PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kul İhvani Asr Suresi Sohbeti



nur-ye
Mon, 03.05.2010, 21:06
KUL İHVANÎ ; ASR SÛRESİ SOHBETİ

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah.

Euzübillâhimineşşeytânirracîm!

Bismillâhirrahmânirrahîm!

Allahümme ve sellim ve bârik alâ seydina Muhammedîn nuru zatı sırrı sarii fil cemil esmayı vel sıfat. Bi adedike ilmiken daimen kesiren mubareken tayiben fihi Ya Rabbul Âlemin.

Subhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedu en lâ ilâhe ente vahdeke lâ şerike leke!
Estağfirruke veetevbileyke!

El hamdü lillâhi rabbilâlemîn!

Allahümme inne esseluke vel affe ve afiye fiddini vel dünyayı vel ahireh allahümmesturna bi sedrikel cemil.

“Yâ Hayyu Yâ Kayyûm Yâ Ze'l-celâlî ve'l-ikrâm Yâ ALLAHu bike tâhassentü ve bi abdike ve Resûlîke Seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedîn Sallallahu Tealâ aleyhi ve sellime istecertü Allahümme innî eselûke Yâ RAHMÂNu Yâ RAHÎMu bi esmâike'l-izâmi ve melâiketike'l-kirâmi ve Resûlîke aleyhim eftalü's-salavâti ve etemmü's-selâmi Ente'l-mahnî bilemhati ehl-i Bedrin velâ mâhatihim ve tenfahni bi nefâhatihim bi hakkihim aleyke Y RABB!”

“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedîn ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedîn bi adedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîran kesîra.”
Salaten tekunu leke rıdaen vel hakkı edaen

İnşallah iyisinizdir.
Allah kendi iyiliğinden inşallah iyilik versin cümlemize.
Geçen zamanlarımız yani “AN” larımızı zamanlarımızı hakka hayra tebdil etsin.
Geleceklerimizi hakk ve hayr olarak nasip etsin inşallah.
Bu gün nedense dünden beri kafamda Şems Sûresi kalmış Şems Sûresiyle ilgili kalmış halbuki şimdi baktığımda Asr Sûresine bakmamız gerekiyormuş. İniş sırasıyla gelişine göre.
Ama Asr Sûresine bakalım. Şems’e de bakalım.
Halbuki Adiyat geliyor fakat ve Şems de çok harika sûrelerden birisi tabi. Çünkü Şems, Azamet Ez Zahir tecellîsi.
Kamer El Bâtın tecellîsi ve Şems Nurullah.
“Allahunurussemavatı vel ard.”
El Kamer Rahmetenlil Âlemin Nuru Mim.
Ve Şems; güneşin, Rahmaniyetin bütün muhteşemliğini muazzamlığını gösterirken.
Ve Kamer de Rahimiyetin gecenin bütün setrettiği sırları gösterir tamamlayıcıdır, tümleyicidir.
Antalya da ezan okunuyor. Yatsı oldu.
“Eşhedu Enne Muhammeder Rasûlullah!”
Allahümme salli Alâ seydina Muhammed.
Ben de şahidim Muhammed aleyhis selatü vesselâm Allahın Rasûludür. “Hayyalas selah!” Salaha dirilmeye gelin!
Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. Çift oluyor.
Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
“Hayyalel selah!”
Ancak bundan önce Arapça ters tercüme olduğu için muhakkak islah olmanız gerekir. Sulha gelmeniz lâzım.
Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
“Allahuekber! Allahuekber! Lâ ilahi illâllahu Vallahuekber Allahuekber velillâhil hamd!.”
Bunlar tamamen zâten öyledir bizim dememizden dolayı değildir.
Sadece insanın kendisine karşı olan insanlık icabını yerine getirip getirmemesinden dolayı söylenmesi, tesbih edilmesi, zikredilmesi gereken şeylerdir.
Yoksa hakikaten öyledir.

“Allahümme salli ve vesellim ve bârik alâ seydina Muhammedîn abdike ve nebiyyike ve rasûluke nebiyyil ümmîyi ve alâ alihi ve sahbihi ve ehli beytihi.”

“Allahumme rabbe hâzihî’d-da’veti’t-tâmmeh ve’s-salâti’l kâimeh, âti Muhammeden’il vesîlete ve’l-fadîlete ve’d-daracete’r-rafiah
ve’b'ashu makamen Mahmûden ellezi veadteh. İnneke lâ tuhliful mîâd.”

“Birahmetike ya erhamer rahimin! Birahmetike ya erhamerrahimin! Birahmetike ya erhamer rahimin! Ya Rabbul Âlemin.”

Allahım, o Yüce rasûlullah’ına!
Zuhurat Aynına, Zuhurat Noktana!
Yaradılışın, Muradullahın Emrullah ezel ve ebed arasındaki dilemenin murad etmenin, iradenin İradetullahın mazhar aynası olana.
Zuhur Tahtası olan VAR-lığın temeli olan ASLI AYNASI olan o Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e salatu selâm et.
“Allahumme rabbe hâzihî’d-da’veti’t-tâmmeh”
Bu daveti tamamlat bize ve El Tamm diye esma vardır.
El Tamm, Muhammedîyetin ikinci şahısta yani sende tamlanmasıdır yaşanmasıdır.
Fiilen sizin muhatab olmanız. Onu fiilen yapmanızdır tam olmak.
Sizde tümlenmesi lâzım eksiksiz olması lâzım o işin, o fikrin ya da o zikrin her neyse.
“Ve’s-salâti’l kâimeh” Bu ulaşımımızda, namazımızı kâim kıl!
Bunun için gereken ulaşımlarımızı tam kıl.
“Âti Muhammeden’il vesîlete”
Bize Muhammedî bir vesile ver.
Vesile Sıla-nın görünmesidir.
Sıla-nın yolunun bilinmesi, bulunması, olunmasıdır.
Oradaki vesile yine SILAdır.
Her şeyde böyledir.
Ulaşım için bir yol bulmuşsanız VESİLEdir.
“Ve’l-fadîlete” Bu eklemedir hadiste yok bildiğim kadarıyla.
Fazlasını da ver. Yani çokca ver anlamında.
“Ve’l-fadîlete ve’d-daracete’r-rafiah”
Derecelere bizi yükselt.
Neden?
Vesileyi bulmak ulaşım gerektirir, aşamalar gerektirir, denemeler gerektirir çok iş gerektirir.
“Ve’b'ashu makamen Mahmûden ellezi veadteh”
Ba’s et, gönder, doğur, olmayanı ver ba’s etmek peygamberin gelişi de böyledir.
Vahyin gelişi de böyledir.
Onda olması mümkün değil lâzım ve lâyık ama yok.
“Makamen Mahmûden ellezi veadteh”
Hamd Makamına bizi ulaştır, gerçek Hamd Makamına.
Hamd “He, MiM De” dir.
Mâsivâ Muhammedîyyetinin Allah’tan başkalığı Nuru Mimin daha doğrusu yaratılmışlığın Daimiyet payının Hakk olması.
Bunlar tüm zuhurattır.
Kötü değildir, eksik değildir. Ayıp değildir.
İKİ-lik, hakkın kendisinin halk ettiği tecellîdir bir hakikattır ve imtihan sorusudur.
Onun için biz Muhammedî Melâmette MiM Terazisinde ölçerken daima iki gözlü ölçeriz.
Bir tarafta GÜBRE bir tarafta GÜL.
Bir tarafda İNKAR bi tarafta İKRAR.
Bizim işimiz Muhammedî SEVİYE yye getirmek için Hasbî Hizmet yapmaktır.
Ayırmak kayırmak Rabbu Teâlâ’nın Esma Zuhuratlarını yermek değildir. Basit bir TEVHİD TERCİHİdir.
Kulluh tercihidir. Ortada olan.
İnsanları yanıltan kendi akıllarıdır.
OL-AN olaylardan ziyade akıllarıdır.
Çünkü akıllar SEVİYE-lenmediği sürece kemâlâta eremez.
Bütün olaylar insanlara bir hizmetçidir.

Bakınız Hamd Makamı Bâtın Makamıdır.
Hamidiyet Makamıdır, Mahmudiyet Makamıdır ancak o nokta bulunduğu zaman orası gözükür ve yaşanabilir, fiilen yaşanmış olur.
Onun içindir ki Makam-ı Mahmud’a ulaşabilmek için Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in İlminin Edebinin BİL-inip BUL-unması şarttır ve mutlaka lâzımdır.
Ondan sonraki aşamalar çoktur ve “Kâbe kavseyn” e kadar çıkar.
“Cennet 7dir ve Sekizincisi nedir?”
Diye sorduğumuzda bir Meczub Büyüğümüze demişti ki:
“Hani sefer tasları vardır ya kat kat, onun üzerinde bir de kubbe gibi bir tane olur. İşte sekizincisi budur. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesselleme aittir de ancak yüreğinde olanlar görür!”
Misafireten görülen bir yer anladığım kadarıyla.
O kadar çok özellik ve güzellikler vardır ki anlatmak mümkün değil.
Bütün bunlar insan aklının, insan kendi içindeki güzelliklerin oluşumudur.
Zamana bağlıdır. Mekana bağlıdır. Hallere bağlıdır.
Biz hep kaybediş noktamız ZANN-ımıza uyuştur.
Oysa ZANN her zaman yanılacaktır.
Öyle anlar gelecekti hayr zannettiği şer, şer zannettiği hayr olacaktır.
İnsan aklı kendisi eleştirirken, şeriatta ölçüp biçerken yine şeriatı kendisi vurur öldürür.
Öyle şeyler duyarsınız ki onlar ağır şekilde taşa tutulur.
Halbuki görürsünüz ki o nefsin o yoldaki tekemmül kademesindeki bir denenmesidir.
Açıkca öyledir yani.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin kendi hayatına baktığnızıda öyle olaylar yaşamıştır ki.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem o olaylardan dolayı dışarı çıkamamıştır.
Olan olaylardan dolayı.
Öyle zamanlar yaşamıştır ki tümünüz işte annelerimiz için: “Tümünüz babalarınızın evine gidin ve gelmeyin. Bir ay gelmeyin!” buyurulmuştur.
Sebeb?
Sebeb bir iftiradır.
Neden tüm annelerimiz öyle olmuştur?.
Buyurun şeriat hakkıyla oturun ya da bir ham kafayla çözün. Çözdürün bakalım.
Müftüye soralım kime soracaksak soralım şunu demek istiyorum tüm bunlar bizim hayatımızda yer tutacağı için, yer bulacağı için ve lâzım olacağı için yaşanmışlardır..

Aynı şekilde bütün benim inancıma göre, ben öyle anlıyorum ki anladığım kadarıyla insan nefsi Muhammedî Kemâlâtta 7 nefis aşamasını 4 ekolda geçirir.
Buna kısa bir tâbirde olduğu için Şeriat, Tarikat, Marifet Hakikat desek her okul sanki 7 sınıflı gibi.
Yani her okulun bir kendine mahsus bir;
Nefs-i Emmaresi,
Nefs-i Levvamesi,
Nefs-i Mulhimesi,
Nefs-i Mutmainnesi,
Nefs-i Radiyesi,
Nefs-i Merdiyyesi ve
Nefs-i Kamilesi varmış gibi görülüyor.

Bu aşamalar ilerledikçe sanki derslerin görülen derslerin kapasiteleri içerikleri büyür.
Anlaşılır ve başka şekillere dönüşür demek istiyorum.
Öyle ki, ilk okulda okunan farz-ı mahal coğrafya dersi ile aynı coğrafya dersi ortaokulda, lise ve üniversite de okunsa.
İsimleri benzer gözükse de bunların içindeki bilgiler vs. çok değişik olmaktadır.
Onu demek istiyorum ve bütün bunlar birbirinden önemli ya da önemsiz değildir. SEVİYE esastır.
Her yerde her zaman ve her halde en iyi en doğru en güzeli yapmak gerekir.
Bir çocuk için, bir genç için, bir başkası için, bir kadın için, bir erkek için ne lâzımsa ve lâyıksa yapılması gerekir.
Bir deli için, bir akıllı için, iyi için, kötü için neler lâzım ve lâyıksa Muhammedî SEVİYEde, Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellemin SEVİYE-sinde yapılması gerekir, bu anlamda söylüyorum.
O zaman doğru tekemmül olur.
Savruk, meçhul, sonuçsuz olmaz.
“Neden öyle olur?”
Çünkü o zaman Allahu Zülcelâl ; İrsal edicilerine, SALL-cılarına Peygamberlerine kıasaca, tümünü cem’ eden Rasûlulullah sallallahu aleyhi vesselleme DUY-ulmuş UY-ulmuş OL-ur.
Bir şeyi yapıp yapmamak o kimsenin elinde değildir.
Allahu Zülcelâl yaptıracaksa yaptırır zâten.
Tercih sadece EMREDİLENi YAP-maktır.
Yapmaya azmetmek, çaba sarf etmek, bütün imkanları kullanmak ve aynı zamanda REDDEDİLENi YAPMA-maya çalışmaktır.
Yoksa yapacaksa yapar onu zâten, yaptıracaksa yapar onu.
Elinizdeki bardağı kıracaksınız mutlaka kırarsınız.
Çünkü sizin kırmanız gerekiyor ve Muradullah bu ise KAZA ise ve değişmezse.
Önemli olan bardağı tercihinizle duvara mı çarpacaksınız?.
Kalkarken eliniz mi değecek de istemeden mi kıracaksınız.
İkisinde de siz varsınız ve bardağı kırmaktasınız.
Buna bir bakmak gerekecek.
Bu çok önemli bir husustur.
Bu çok çok çok önemli bir husustur.

Bakınız zaman nasıl hızlı geçiyor.
Her AN-ın kaderi var.
Her AN-ın kaderi var.
Her yarım nefesin kaderi var.
Ve her şey bir sanal, her şey bir hayal gibi gel-geçtir.
Yaratıklar açısından bu hep böyledir.
Sonsuz bir ŞE’EN içindedir.
Her AN var edilip yok edilmektedir kayda geçmektedir.
Daha doğrusu âyette YOK edilme yoktur da HER AN YENİDEN YARATIŞ vardır.
Bunu sürekli sanmamızdan dolayı HER AN YENİDEN YARATIŞı farkedmemekteyiz ki yoksa hayat çekilemezdi.
Hayatın kuruluş tarzı, sistemi, Sünnetullah tavrı, tarzı, sitili böyledir.
Bu nedenle kurulmuştur bütün kainat ve bu nedenle oluşum bu yüzden vardır ve rahattır.
Bunu belirtmeye çalıştım…

nur-ye
Mon, 03.05.2010, 21:07
Bu gün bir ara zevkler yazıyordum.
Biliyorsunuz ben zevkleri yollarda, sokaklarda, câmilerde çeşmelerde nerde denk gelirse oralarda,
cebimde bir kağıt kalem sürekli taşırım ve o AN-ı tespit etmeye çalışırım.
Ve bunları dürtükleyen şeyler tamamen kontrol dışı şeylerdir.
Yanınızdaki bir kişinin söyleyeceği bir söz.
İlk duyduğunuz bir şarkı.
Bir neşelenmeniz, üzülmeniz bir şey hissetmeniz etmemeniz hepsi bunlar sürekli bir kayda geçer.
Bunların faydaları şudur, insanların tekemmül etmelerinde yardımcı olabilecek misiniz?.
Bütün kainatı;
Bismillâhirrahmânirrahîm.

--- “Kulhu Vallahu Ehad Allahussamed: De ki: O, Allah birdir. : Allah, Samed'dir (her şey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır).” ile doldursak.

Gök yüzünün her noktasına bunu yazsak, insanların tümü inanacaklar mı? Her kese bunu söylemeye mecbur etsek inanmış mı olacaklar?.
Ben lisedeyken “Harb ve Sulh” u okumuştum.
Adana Erkek lisesindeydim.
Levi ordaki başrol oyuncusunun adı.
Aklımda öyle kaldı Levi.
Son pararafı hiç unutmadım.
Levi sırt üstü çayırların üzerine yattı gökyüzüne baktı seyretti seyretti gözünden bir damla yaş kaydı ve dedi ki: “İnanmak bu mu Rabbım!”
Bu kendinden kendine “Yakın-Karib” OL-AN ı DUYuş, DUYduğuna UYuştur. ÇÖL Çiçeği ve Gerçeğidir.

Çölde İbrahim Makamı var. Haceri var Sârâ’sı var.
Kurban hazır, bıçak elde Kalb Kabının darası var.
Dört dağın dört kuşunun kafasını koparıp, gövdelerini hamur edip de TEVHİD eylesek, cennetle cehennem komşu, Arasat var arası var.
Nerden biliyor, kim diyorki cennetle cehennemi?.
İyi olmayan SEVİYEsizliktir, cehennemi cenneti SEVİYEleyememektir. .
Arasatı görmeyiş, arayı bulamayış, araya Aşk Köprüsünü kuramayış, neden buyuruyor ki “Hepiniz cehenneme uğrayacaksınız!”

وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا

--- “Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen) :İçinizden hiç biri istisna edilmemek üzere mutlaka Cehennem’e varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem 19/71)

Ve buyuruyor ki:

وِمِنْهُم مَّن يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

--- “Ve minhum men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr(nâri) : Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der.” (Bakara 2/201)

Nardan koru?
Neden nurdan koru yok.
Nar nedir?
Nar, kendi adına sahbini kendi sanıp nura sahip çıkıştır.
Kendinden biliştir. Aklın isyanıdır.
“Ve kalu semiğna: Duy-duk!” demeyen akıl ve “Kalu aseyna: İsyan ettik!” dediği için, duyduğuna isyan ediyor.
“Bana verdiğin halifeliği kendi krallığıma dönüştürdüm!” gibi bir yanlışın içine düşer.
Bu ikili fiiller CERReler, SARRalar, DARRalar, zarar vermeler, sırra sahiplikler, Rububiyet Sırrına sahiplikler.
İbrahim Aleyhisselâm Makamında Sârâ Vâlidemiz ve Hacer Vâlidemizin masalları ne güzel anlatılır değil mi?
Üstüne yazmışım ben de Kudüs’ünde Sâriye, Mekke-Kâbe’sinde Câriye.
Câriye çeken demektir.
Haceriye de budur zaten.
Câriye gerçekten Mısırdan getirilmiştir ve köledir.
Ama Kâbe’nin temelinde o vardır.
Sârâ Vâlidemizde öyledir. Kudüs’ün temelinde o vardır.
Bazen düşünürüm kendi kendime: “Ne hikmettir ki?” derim.
Ama ben karışamam kimse karışamaz.
Kudüs’te kalmış Sâriye Vâlidemiz kendisi o imkanları hazırlamış bütün imkanları amma.
Çünkü çok yaşlandığı için, İbrahim Aleyhisselâmı çok sevdiği için ve çocuk bırakamadığı için kendi teklifiyle kendi imkanları hazırladığı için ne yapmıştır.
Hacer Vâlidemizi gitmiştir köleler içerisinden en çirkini olsun diye kendisi en çirkini bu demiştir.
“İşte ben bunu kabul ederim ve de kıskanmam!” demiştir. Seçmiştir.
Ama ne zaman karanlıktan İsmail doğduğu AN-da ŞARKı göstermiştir, sürgün yeri olarak en uzağı ve gidilip-gelinemezi! .
Dikkat eder misiniz hiç?
Meryem aleyhasselam da ŞARK-a gitmişti.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا

--- “Vezkur fil kitâbı meryem(meryeme), izintebezet min ehlihâ mekânen ŞARKıyyâ(şarkıyyen) :Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu-ŞARK tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem 19/16)

Hacer aleyhasselam da ŞARKa yol aldı kaderince..
Ama çok uzak şark, en şark ama en şarkta Kâb oldu orda, KÂBE ye TEMEL oldu..
İşte CERR, çekişler budur.
Muhitin Merkeze Aşk koşuşu CERRdir.
Merkezin Muhiti çekişi daima CEZBdir.

Ama muhittekinin merkeze çekişi vardır ona koşuş diyelim biz ikisi birbirini çekiyor aslında ona cerr denilir.
Muhiti çekiş cerr, Merkezi çekiş cezb gibidir.
Bunun için CERR ü CEZB daima KÂBE’de bütün ibadetler bir noktaya toplanır.
Bakışların tümü bir noktaya toplanır.
Onun için Kâbe de namaz kılarken yere bakamazsın.
Kâbe’ye bakmak zorundasın.
Başka yere de bakamazsın.
Kâbe’yi seyretmek ayrıca bir namaz kılmak gibi nafile bir ibadettir. Bakmadan namaz kılamazsın.

İşte Kabb, Kalb Kabının darası var.
O dara ne olacak.
Bunlar hep esma zuhurudur.
Kim diyor ki ED- DÂRRU Zarar verici Esmas,ı EN- NÂFİ'U menfaat veren esmasından daha mı eksiktir?
Hâşâ öyle şey mi olur?..
Eksik olan insanın aklıdır.
Anlamayıştır ben buna önemli bir husus diye öyle bir dokunmak için söyledim.
Mesele hani bu çölde eğer kaderimizde varsa tekemmüllerimiz çeşitli derecelerde derekelerde hallerde haber sahnelerinde geçerken oralardan hep geçeceğiz.
Allah hayırlar versin..

Yolumuz bir gün Eyüp Aleyhisselâmın Çölüne girdi mi,
O zaman akıl fikir ermez beden dertleriyle baş başa kalıvereceğiz.
Öyle olmuştur ki bir dağa çıkarın beni demiştir.
Bu halimi insanlar görmesin.
Kurtlar düşmüştür yaralarına da SABR etmişti SABIR ÇÖLÜ Onundu.:

وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

--- “Ve eyyûbe iz nâdâ rabbehû ennî messeniyed durru ve ente erhamur râhimîn(râhimîne) :Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.” (Enbiyâ 21/83)

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ

--- “Festecebnâ lehu fe keşefnâ mâ bihî min durrin ve âteynâhu ehlehu ve mislehum meahum rahmeten min ındinâ ve zikrâ lil âbidîn(âbidîne) : Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.” (Enbiyâ 21/83)

وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ

--- “Vezkur abdenâ eyyûb(eyyûbe), iz nâdâ rabbehû ennî messeniyeş şeytânu bi nusbin ve azâb(azâbin) :Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti.” (Sâd 38/41)

ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

--- “Urkud biriclik(biriclike), hâzâ mugteselun bâridun ve şerâb(şerâbun) :"Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk (su, diye vahyettik)." (Sâd 38/42)

وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ

--- “Ve vehebnâ lehû ehlehu ve mislehum meahum rahmeten minnâ ve zikrâ li ûlîl elbâb(elbâbi) :Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.” (Sâd 38/43)

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ

--- “Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihî ve lâ tahnes, innâ vecednâhu sâbira(sâbiren), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun) : (Eyyûb bir işten dolayı karısına kızmış ve hastalıktan kalktığı vakit ona yüz değnek vurmayı yemin etmişti. Hem yemini bozmamak, hem de hafifletmek için Allah ona şöyle buyurdu): “- Eline (yüz başaklı) bir demet sap al da, onunla (zevcene) vur; yemininden durmazlık etme.” Doğrusu biz, onu sabırlı bulduk... O ne güzel kuldu! Gerçekten o, tamamen Allah’a teveccüh etmişti.” (Sâd 38/44)

Hanımının ismi Rahîmedir o güzelim anne vefakâr bir insandır sadık bir eştir.
Ne var ki şeytanla o da denenmiştir de Eyyûb Aleyhisselâm hastalıktan kalktığı vakit ona yüz değnek vurmayı yemin etmişti.
“Nefsun Vahidetün” den bir nefistir .
İşte ne buyuruyor Allahu Zülcelal: “Biz ona mislini verdik” buyurmakta.
Neden?
Çünkü en zor olan SABRı yapmıştır.
Beden, sabırların en zorudur.
Beden kullukta en zor makamdır.
En uç makamdır.En yüce makamdır bana göre.
Ez Zâhir Esmasıdır tümünü CEM’ ettiği için.
Deri gibidir. İçinde ne varsa toplar.
Basit gözükür.Önemsiz gözükür çünkü insan gönlünün gözü taaa Allahtadır.
O onun için: “Meğer Mevlam üryan imiş!” dediğimizde kahkahayla güler ahmak.
O illâki giydirecek.
Gizleyecek, bulamayacak, arayacak, tarayacak bir şeyler yapacak çünkü. Bunlar Muhammedî Melâmetin içinde söz konusu değil, bence uygun değil.
Al gözüm ver gözüm, Allah Rabbul Âlemin.
İşte Eyüp Aleyhisselâm sabrı.
Urfaya gidenler ordaki kuyusunu göreceklerdir.
Bir mescidi vardır önünde.
Eyüp Aleyhisselâmın kuyusundan su içmek şifâdır.
Yıkanmakta şifâdır. Güzel bir şeydir.
Hepsinin de bir kuyusu vardır zaten.
Kuyu suyu vardır.

AŞKI DUYAN BİR KUYU
UYARIR BİN KUYUYU
ŞEKER ŞERBET BAL KESER
BİR KUYUNUN SUYU.

Biz Muhammedî Melâmîler böyleyiz.
Yer altı suları gibi kuyuları gibi birbirimize içerden özden bağlıyız.
Barbaros Basildon da bir torba şeker atar kuyuya çok sürmez biraz sonra ses verir.
Binbir kuyu şeker şerbet bala dönüşür çünkü seviye bakımından iç SEVİYEleri ulaşım imkanları böyledirler.
Bin bir kuyunun suyu şeker şerbet kesilirler.
Bu BİZ oluştur. Bir duyuştur. BİR oluştur.
“BİZ-BİR” liktir aslında...

nur-ye
Thu, 13.05.2010, 08:29
Diğer peygamber Aleyhisselâmlarda böyledir.
Öyledir gün olur Süleyman Aleyhisselâmın karınca çölünden geçersiniz. Gün olur kahkahayla karıncalan size güler sizi güldürür ve size şükür namazları kıldırır onlardan öğrendiğiniz hizmetleri için.
Görürsünüz Sâbâ neresi, Belkıs kim?.
Köşkler Kavarira köşkleri saf saf elmastan ya diyelim ya da kristalden başka tercüme edemediğimiz için kavarirayı ve illâ ki bir şey söylememiz de gerekir ya mecburuz bir şey demeye çünkü.
Kristalden köşler gibi görüyor suyu, havuzun suyunu.
Eteğini çemliyor biliyorsunuz. Islanmasın diye.
Ve

إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

--- “İnnehu min suleymâne ve innehu bismillâhir rahmânir rahîm(rahîmi) : "Gerçek şu ki, bu, Süleyman'dandır ve 'Şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla' (başlamakta)dır." (Neml 27/ 30)

Tek besmeledir Kur’ân içinde Sûre Başlarında olmayan.
Neden o söylüyor Sâbâ Melikesi Belkıs?.
Neden Tevbenin Sûresinin Başında besmele yok?
Nerde bu 113 Sûrenin başında olan besmele, Tevbe Sûresinin başında kayıp, nereden çıkıyor bu?
Neden ordan çıkıyor?
“İnnehu min suleymâne” şüphesiz olan bir şey var ki o Süleyman ve “Bismillâhir rahmânir rahîm” bunlar harika şeylerdir.
Çok güzel ve özel şeylerdir.

Diğerleri de böyledir 28 harf gibidir 28 Peygamber Makamı.
Farkında oluruz olmayız ama normal gidişatta ve pek çok büyüklerimizde bunlar fiilen yaşanmıştır.
Ama insanın aklı AŞKa uyunca bunu anlar.
AŞKa uyanmamış bir akıl bu yolu bilemez.
Bizim yörükçe de bir tâbir vardır “yağız” derler; yavuz, aksi, ters, zıt demektir.
“Bu ne yağız koyunmuş sağıma yakalanmıyor!” gibi.
Gitmesi gereken yere gitmiyor .
Tam tersini yapıyor.
Ne yağız insanmış bu hiç doğru işe gitmiyor.
Yol yağız çıktı doğru sandık eğri çıktı gibi.
Bunu düşündüm bu gün saat 6 civarında da.
Aklın aşka uyanınca da yolun yağızın bilirsin
Kitlenir kalır gırtlağın belâ boğazın bilirsin
İki arada bir derede “Yer Demir Gök Bakır” olur.
Kesse dersin geveler ya, Makasın Ağzını bilirsin kesmeyip gevdiğini de!.
İkilik Makası evet TEVHİD doğurur.
Gevelerse değil, keserse doğurur yalınız.
Hanı makas geveler ya kesmez onun için:
“Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah!”
“Eşhedu Enlâ İlâhe İllâ Allah ve Eşhedu enne Muhammeder Rasûlullah!”
Allahu Zülcelâl izni ve inâyetişle inşaallah.


Evet. Vel Asr Sûresi bu günkü sohbetimizin konusu idi.
Asr Sûresi için;

---Ebu Huzeyfe: "Resulullah'ın ashabından iki kişi birbiriyle karşılaştıklarında biri diğerine Ve'l-Asrı Sûresi'ni okumadan, sonra da biri diğerine selam vermeden ayrılmazlardı " (Taberânî , Evsat; Beyhakî , Şuab)

İmam Şafii (ra): “Kur’ân’dan başka hiçbir sûre nazil
olmasaydı şu pek kısa sûre bile, insanların dünya ve âhiret mutluluklarını
sağlamaya yeterdi. Bu sûre Kur’ân’ın bütün öğrettiklerini kucaklıyor.” demiştir.

Bendeniz ne zaman Kur’ân okurken Asr Sûresine geldiğimde, zaman kavramı olarak Kur’ân deyimleriyle;

1- Dehr: Batan sona sonsuz zaman küllü. Var gibi yok, yok gibi var olan zaman sonsuzluğu.
2- Zaman: Akıp giden ve olayların münasebetinden doğan algı.
3- Vakit: İşlerin işlendiği zaman dilimi. İnsan oğlu için iki önemli gereken sıhhat ve zamandır.
Bunları iyi kullanmak ise hayatın amacıdır selim akılda.
Bunedenle Tasavvufta saf Sufînin İbnü'l- Vakt (vaktin oğlu) olması yani vakti Emrullah doğrultusunda kualansında, Nefsin hevâ hevesinde kullanan İbnü'z- Zaman (zamanın oğlu) olmaması istenir.
4- AN Aklıma gelmiştir. An, her AN yeniden HALKedilen Şe’endeki “Kün feyekün” OL-uşumunu Aklın algıladığı minik zaman süreci gibi..

Asr için; İkindi namazı, ikindi vakti, dehr ve zaman, özellikle Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem'in asrı, yani Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem'in gönderildiği zaman, ahir zaman.. Bence sonsuz çok zaman olan Dehr olduğu kadar en küçük zaman olan AN veya bir insan için yarım nefeslik süre ki alıp-veremese yok olmaktadır.

Duhayı, Elemneşrahı gördük.
Arkasından Vel Asr geliyor.
Asr, ısr, esr bütün bunlar hep aynı köktendir.
Yusr, usr kolaylık yusr, usr zorluktur. İsr yüktür.
Bu çözüldüğü ANda yusr olur yaşama sokulduğu ANda kullanılır hale geçtiğinde kolaylığa dönüşür.
Asr zaman dilimleri, kuşaklar, oluşum yığınları anlamında, yüzyıl anlamında kullanılan çok güzel bir ifade Asr.
Nübüvvet Asrı olan Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’in Tevhidi Tebliğ günleri akla gelir.


Bismillâhirrahmânirrahîm

وَالْعَصْرِ

--- “Vel asr (asri) : Asr'a andolsun” (Asr 103/1)

Kısaca ve burada Asrı, Azametullah ve Kudretullahla Allah ortaya koyuyor. Kendi Varlığı Birliğiyle.
Asra Yemin ederim ki.
Yemin iman etmem için gereken adı üstünde zâten.
İmanı sağlayan şeydir yemin.
Sağlamıyorsa zâten yemin değildir.

إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ

--- “İnnel insâne le fî husr (husrin) :Gerçekten insan, ziyandadır.” (Asr 103/2)

İnsan mutlaka hüsrandadır.
İnsan oğlunun bu âlemde yaratılmasının ve maadî âlemin sebebi onun ahret hesabında başarması içindir.
Bu âlemdeyse çalışması şarttır.

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى

---“Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ: Hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur;” (Necm 53/39)

Ve herkesin kendisi işlediğine karşı rehindir.

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ

--- “Vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum bi îmânin elhaknâ bihim zurriyyetehum ve mâ eletnâhum min amelihim min şey’in, kullumriin bi mâ kesebe rehînun: İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.” (Tûr 52/21)

Hüsaran o ki bir insan kâr-kazanç elde etmek için ticarete bir sermaye-ana para koyar, ancak işleri ters gider de bırak kazancı ana parayı da kaybederse işte buna HÜSRAN denilir.

Ne varki bakınız tüm insanlar hüsaranda buyrulurken, hemen gelen âyette ancak ile istina başlamakta 4 grup insan hariç buyrulmaktadır.

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

--- “İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr (sabrı) :Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr 103/3)

Âyette geçen Tevasi; Vasiyetleşme. İki şahısdan birinin diğerine bir şeyi tavsiyede bulun¬masıdır.

“İllellezîne” ancak şunlar hariç.
“Âmenû” iman edenler, ve “amilûs sâlihâti” salih amel işleyenler.
Vetavassav vasiyetleşenler bil hakki hakkta.
“Ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr” Hakkta ve sabırda vasiyetleşenler hariç olmak üzere bütün insanlar hüsrandadır.
Bu kadar küçük olan bir sûre sahabe-yi güzün gözünde o kadar değerli ki bakınız:

---Ebu Huzeyfe: "Resulullah'ın ashabından iki kişi birbiriyle karşılaştıklarında biri diğerine Ve'l-Asrı Sûresi'ni okumadan, sonra da biri diğerine selam vermeden ayrılmazlardı "
(Taberânî , Evsat; Beyhakî , Şuab)

“Biz sahabe aynı kişi yolda giderken aramıza bir ağaç girseydi. Ayrılsaydık birbirimizden iki adım sonra karşılaştığımızda yine birbirimizin ellerini tutar Ve’l- Asrı okurduk.”
Bir daha okurduk Ve’l- Asrı dörtlü tutarak elleri.
Musafaha halinde sıkı tutarak. Bu çok önemli bir şeydir.
İmanda, Salih Amelde, Hakkta ve Sabırda vasiyetleşmek.
Sadakat, İmanda şarttı.
Samimiyet, Salih amelde şarttı. İhlastır zâten.
Sabır, kendisi zâten Sabırdır.
Hakk Selâmet dileğidir.

Burada bu âyeti celilemizde sabır sondadır.
Neden?
Biz sabrı, selâmetin sonrasına aldık.
Bizde öyle mesela çünkü bizde sabr, Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem Makamıdır.
Es Sabır, Esmasının tecellisi ondadır.


ES SABÛRU: Çok sabır gösteren, sabbar. Mutlak sabrın sahibiolan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL.

Sabera : Birini bir şeyden alıkoymak. Tutmak. Sabretmek. Dayanmak. Musibet ve belâlara dayanmak.
Sabbera : Birini sabra davet etmek.
Tesabbera : Sabretmek. Kendini sabretmeye zorlamak.
Sabbar : Çok sabırlı.
Sabr : Sabır, tahammül.
Sabîr : Sabırlı, kefil.

Es SABÛR celle celâlihu..
Sabr kökünden kendini tutmak, tahammül etmek, sızlanmamaktan mübalağadır Sabûr..
Aslında aklın ve naklin yapılmasını gerekli gördüğü hususları yapmak ve yasakladıklarından uzak durmak için Nefsi kontrol altında tutmaktır.
Allah celle celâlihu için ise günahkarlar anında ceza vermemesi ve lütfuyla muamelesidir.

El Sabûr, İnsanla ilgili Kevnî İsim ve Sıfat grubundadır. El Halîm İsmiyle anlam yakınlığı vardır.
Kur’ânda kullara, peygamberlere ve Allah celle celâlihu’ya nisbet edilerek çokça geçer.
Hadislerde de çokça geçer.

---Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem: “Başkalarından duyduğu eziyete Allah ‘dan daha çok sabreden bir kimse yoktur. İnsanlar Allah celle celâlihu’a ortak koşup denginin ve çocuğunun bulunduğunu söyledikleri halde O yine de insanları rızıklandırmakta, kendilerine sıhhat ve afiyet vermektedir..”
(Ebû Musa el Eşâri ra dan; İ. Ahmed, Müsned, IV-395; Buharî, Edeb, 71; Müslim, Münafikun, 49-50)

Es Selâm, Allahu Zülcelâlin kendisidir.

eS SELÂMÜ, Kökü masdar olan tek esmâdır.

Es Selâmü : Selâm, selâmet ve esenlik sahibi. Fâni, gelip geçici olmaktan, ayıp, âfet ve zevâlden beri' ve selâmette olan. Her selâmetin menbağı ve selâmete erdiren... Mutlak eman, sulh ve teslim kaynağı olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL.

Allahümme ente’s- selâm ve minke’s- selâm.
Allahım ente’s- selâm: Sen Selâmsın.
Ve minkes selâm ve selâmda Senden Sanadır.
Tebârekte yâ ze’l- celâli ve’l- ikram.
Tebârekte: Bereketli kıl!
Yâ ze’l- celâli ve’l- ikram: Ey celâlinden ikram eden Rabbu’l- Âlemin. Evet.

nur-ye
Thu, 13.05.2010, 08:29
Asr Sûresi, Kur’ân-ı Kerimde iniş sırası 13. cüdür.
Dehr zaman kavramının en üste olanıdır. En üste olanıdır.

Barbaros: Hocam ben Asr ın sözlük mânâsını yazdım aşağıya buna ek olarak sizin söylediğiniz en büyük SIRR diye daha önceki konuşmalardan bildiğim için onu en başa koydum.
Bir devrelik zaman, ikindi vakti.
Zamanın bir cüz’i.
Korunan kimselerin başkalarıyla beraber yaşadığı müddet.
Yüzyıl. Eskiden bazılarınca kırk elli ve atmış yıllık müddet.
İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
Gece gündüzden her biri.
Birinin aşireti.
Men’ etmek.
Suyunu çıkarmak için bir yeri sıkmak.
Bu anlamı greyfutun suyunu sıkar gibi sıkıyorlar bazı insanları ki sıktıkça biliyorsunuz meyvelerin bazısını sıkarsınız ama hiç te tatlı bir su çıkmaz içinden böyle zehir gibi acı bir su çıkar.
Kimisinden de tatlı bir su gelir.
Demek ki insanların bazısı öyle bir zehirimsi bir su çıkarıyor ku bu hayat cenderesinden geçtikte bu filitreden o geçiş içerisinde öyle bir daralır öyle bir sıkılıyor farkında olmadan o filitrelerde ondan sonra limon gibi sıkılınca ne varsa artık içerde dışarıya çıkıyor eeee!.
“Fiillerine dökülüyor” mu deyim nasıl deyim kimi kötü olarak döküyor bunu kimi iyi olarak döküyor.
O kötü olarak dökene yazıktır hayatı hüsrandadır der gibi bu en sondaki suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkmak tâbiri bana onu anımsattı bakınca şimdi.
Her biri için bir şey söylemek mümkün hocam bayağı geniş bir.
Üç âyet ama deniz gibi derya gibi maşallah.

Kulihvani:
Evet usare, vücud bezlerinden akan bezelerin çıkardığı tüm hayatı fonksiyonları temin eden öd kesesi vs. tümünde yalınız sayısız bezlerin çıkardığı suyun adıdır.
Ayna zamanda usare öz sudur bitkilerdeki.
Esr, esre diyoruz ya sırrı okutuş özelliğidir Elifi okutuşudur.
İsr, Usr zorluktur. İsr de öyledir.
İsr yolun zor yolun izidir.
İsr bütün bunlar zorluk olsun iz olsun hayatın anasıdır.
Bitki hayatın temelidir zâten.
Hayvan hayatı, insan hayatı bitki hayatına bağlıdır.
Gıda bakımdan direk bitki kökenlidir.
“Dirilik” ancak bitkiden elde edilir.
Bitki de güneşten alır.
Dolayısıyla buradaki usr, öz su, temel su, bir damla suyun yaşaması için gereken olan su.
Bir damla sudan yarattık mea.

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا

--- “Ve huvellezî halaka minel mâi beşeren fe cealehû neseben ve sıhrâ(sıhran), ve kâne rabbuke kadîrâ(kadîren) : Ve insanı bir sudan yaratıp onu, neseb ve sihriyyet (sahibi) kılan O'dur. Senin Rabbin güç yetirendir.” (Furkân 25/54)

Muhammedî Elif Bileşimi Bileliğidir.
Mea ile demektir.
Mâe Sudur.
O öyle bileliktir ki Habli’l- Verid ve şah damarından yakın-karib olanın bileliği gibi bir Mâe su demektir.
Hadisler vardır.
İşte arş suyun üzerinde gibi.
Ve izahatı çok zordur ama vardır.

Usr, zorluktur.
Yusr, kolaylıktır.

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

--- “Fe inne maal usri yusra(yusren) : Demek ki, zorlukla beraber bir kolay var.” (İnşirâh 94/5)

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

--- “İnne maal usri yusrâ(yusren) : Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.” (İnşirâh 94/6)

Usr, mehir demektir, zaman demektir, devir demektir.
Melce demektir. Sığınılacak yer demektir sır demektir a’sâr demektir.
Eser demektir.
Tüm kök olarak hep bundan doğar.
Ve Arapça da zâten 3 işaret ve elif eklemesi 4 ses verir ki; e, a, i ve u sesleri..
Bu esr ya da asr esr de öyledir esirliğin temeli zorluktur.
Sırrın kitlenmesidir.
Ayn, Sad, Re dir.
Burada gerçek sırrın sadla yazılan sırrın rububiyet sahibliğinin A’yan-ı Sâbiteye çıkışıdır bu.
Bütün fiilleri yaratan Rabbu’l- Âleminin fiillerini yapmaya başlayıştır çünkü.
Âlet olarak kullanıştır zorluğu da buradandır zâten.
İnsan kendi sırrını kendine yüklenen ana kartına işlenen sırları fiilen hayatta yürütmektedir.
Bunların sıralanışından dolayı asırlar doğmaktadır.
Anlar anlar anlar…

Önce TEK ŞEY var, ses yok yalnız..
Sonra iki Şey ve Eşya var iki “ŞEY”in münasebetinden tabiî ki “OLAY” doğacak.

İki olayın münasebetinden “ZAMAN” doğacak dediğiniz “AN”da ASR doğar.
Siz zaman içinde olayları incelediğiniz ANda SIRR ortaya çıkmıştır.
Bunları kıyasladığınız zaman zamanları “ZANN”a kapılırız.
Zann iki nura zâhir ve bâtında sahib oluştur.
Bu tutar ya da tutmaz. sahib oluşa bağlıdır.
İki tarafa da kaçabilir onu demek istiyorum.
Ve’l- Asr asra yemin olsun ki, zaman olarak alsak.
En büyük zamah dehr, “Dehre küfretmeyiniz Dehr Allahtır!” diye hadis vardır.
Dehrîler, bütün tabiata inanan küllü şeyin tabiattan ibaret olduğunu söyleyen dehrîler vardır.

Zaman sonsuzdur bitmez ilelebettir.
Zamanın kendi öyledir.
Onun için zaman Allah gibidir gibi.
Bitmeyen bu zaman doğuruyor gibi küfür şeyler söylediklerinden dehrî denmiştir.
Özellikle Araplar arasında çok meşhurdur Dehrîler.
Ve Hz. Ali Keremullahi Vecheye: “Kader nedir?” diye soran bir Dehrî işte.
“Kader bir uçsuz yoldur giriş yapma!”Bir gün daha geliyor soruyor
“Kader bir denizdir dalış yapma. Dibi yoktur!”Üçüncüsünde buyuruyor ki:
“Ey Dehrî sana mı soracaktı Allahu Zülcelâl ne yapacağını?”
Bu şekilde dehrîler vardı…

Sonsuz zamana yemin olsun ki,
Küçük olsa kısa olsa az olsa nereye kadar gelir bu yarım nefese kadar gelir.
Çünkü o yarım nefesi alamadığınız ya da veremediğiniz mi siz yoksunuz.
Sizin bittiğiniz noktadır o.
Sizin için en limit noktadır daha sı yoktur .
Çünkü siz yoksunuz.
Baygınlık geçirir gibi bir anda ne yapıyorsunuz devre dışı kalıyorsunuz. Fişiniz çekilmiş gibi.
İşte buna yemin olsun.
Güneşin doğduğu güne yemin olsun.
“Rahmetenlilâleminin” yaşadığı devirlere yemin olsun.
Asr-ı sadete yemin olsun çok şey söylenebilir.
Sırların açaca çıktığı zamana yemin olsun.
Sırlarının A’yan-ı Sâbitelerimize yüklenişine ve tüm esmadır bunlar yemin olsun.
Bunların kullanılamayışına ve “innemeal usru yusra” nerde A’yan-ı Sâbite varısa o yaşama çekilecektir “yusra” olacaktır .
Bizzat yaşayışa “ıyş”a çekilecek.
Muhakkak böyledir Allahu Zülcelâl bunun için halk etmiştir .
Bunun bunu sağlamak lâzımdır asrdan yusra geçiş Lâ İlâhe İllâ Allah'tır zâten.
Yapmamız lâzım ve lâyık olanı yapmalar tüm bunlar
“innel insane lefi husr” şüphesiz olan bir şey vardır ki “el insan” kim “el insan?”
“El” herkesin bildiği keçi değil koyun değil insan sûretinde olup aklı olan herkes.
Lefi hasr husr muhakkak muhakkak bak inne var iken inne şüphesizken le burada muhakkak diye bir daha geldi gerçekten hakikaten husrandadır.
Nedir husr, hüsran çok basit bir anlatımla kar etmek için bir ticaret yaparsanız.
Koyduğunuz sermayeden bir kâr elde edecektiniz anayı da yerseniz buna hüsran denir.
Hüsran böyle çok kötüdür.
Çünkü asr zorluklar sırlar kendi içinde gizlediği insan imtihanındaki zorlukları zâten getirir beraberinde belâları.
Gelişi belâdır zâten. Belâ, Lâ Bileliğidir.
Lütuf var ancak lâ da vardır burada .
Burada sırt sırtadır tercihinize göredir.
“Lefi husr” muhakkak hüsrandadırlar.
İşte burada neden hüsrandadırlar, çünkü insan aklı tabiat ve tabiatta gördüğü bir numara boyut gibi hemen gördüğü zaman mefhumu.
Tabiattan doğan olay ve zaman onun en büyük çeldiricisidir.
Dehr, insan sûresinde de geçecektir zâten bir nuramara âyet olarak geçecektir .

Burada neden insan hüsrandadır.
Çetin bir imtihandan geçeceği için çünkü hiçbir akıl nakilden akıllı değildir.
Hiçbir akıl kendi kendisinin idrak ettiğini idrak edemez.
Burada insan “Vel asr” fe şah damarımızdan yakın olan Rububiyetten kaynaklanmaktadır şu anda fiilen akmakta olan esma akımı.
Bize teorik olarak ya da sanal olarak biz esma yüklenmemiş değil esma bize her AN yok edilip var edildiği için her AN yüklenmektedir zâten.
Ve sürekli bir merkezden akım cereyan akımı gibidir.
Her şey yerli yerindedir.
Şah damarımızdan yakın olan yerindedir Habli’l- Verid gibi Muhammed aleyhisselatü vesselâm yerindedir onun dışında ne bileyim diğerleri yerindedir yerindedir yerindedir.
Sistem zâten yürüyor.
Şimdi ben bilmiyorum diye bendeki ne bileyim ben, tirioit bezi çalışmıyor mu?
Ya da bir bizim dağdaki çoban hiçbir şey bilmiyor diye çalışmıyor mu? Çalışıyor o bilmiyor sadece.
Ama sistemde hiçbir fark yok.
Kraldaki de köledeki de aynı âletler, burada biri biliyor biri bilmiyor.
Onun için zâten hüsran bilemediği için, bulamadığı için olamadığı için ve yaşayamayacağı için hüsrandadır.
Hüsran, hasr kökü hasr kökü öyle bir şeydir ki içerdeki doğrudan doğru sinle sindir sadla sin değildir.
Sad samedî sahibliği getirir.
Sin insani sahibliği de getirir.
Nedir samedi sahiblik dediğimiz muhtaç olmayan Allahu Zülcelâlin muhtaç olanlar için halk ettiği bir Rububiyet Sırrıdır bu asrdaki.
A’yan-ı Sâbiteye ondan pay yüklenmiştir.

A’yan-ı SâbiteTas: İlm-i İlâhide eşyanın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatları. Mevcudat-ı ilmiyedir
Onun için insan gerçekten inanır.
Hakikaten inanır hepimiz inanıyoruz inanmazsak o kadar inanıyoruz ki hatta bu inancımız o kadar fazla ki tek var olana şâhidiz .
Gerçekten var olana biz şâhidiz bu inancımızda bu kadar kaviyiz .
Hasr sırrın halk edilişinde şüphe ve şirk demektir.
Rububiyet sırrının fiilen her AN oluşundaki halk ediş endişesi ya da anlaşmaması anlayamamayışımızdan doğar demek istiyorum.
Zaman şüphesiz ki eşyayı kim yarattıysa onundur.
Zaman halk edilen bir şey midir bir oluşum zinciri midir?.
Oluşum zinciridir.
Eski tefsirlerimizde zamanın her AN yaratıldığı söylenirken teferruata girmiştir.
Ananın yaratılması ilk “AN” nın yaratılması yeterlidir.
Geceyi gündüzü ilk Allahu Zülcelâl yaratıyor dediğimiz zaman doğrudur yaratıyor.
Şimdi geceyi yarattı yarın sabahta gündüzü yaratacak dediğiniz anda 10 kilometre yukarıya çıkınca gece gündüz kalkıverir ortadan.
Onun için âyetlere doğru bakmamız gerekir...

nur-ye
Thu, 13.05.2010, 08:30
En’am Sûresi 12. âyet de ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?”
Cevap yine Allahu Teâlâ'ındır:

قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُل لِلّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ

--- “Kul li men mâ fîs semâvâti vel ard (ardı), kul lillâh (lillâhi), ketebe alâ nefsihir rahmeh(rahmete), le yecmeannekum ilâ yevmil kıyâmeti lâ reybe fîh (fîhi), ellezîne hasirû enfusehum fe hum lâ yu’minûn (yu’minûne) :De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah'ındır." O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.” (En'âm 6/12)


Burada esas nedir mekandır.
Mekan nedir şeydir.
“Şey” çok ve ya yok “Külli Şey” dedin mi bir “ŞEY” dir.
Gece ve gündüzde bulunan her “ŞEY” onundur En am 13 yine.

وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

--- “Ve lehu mâ sekene fîl leyli ven nehâr(nehâri), ve huves semîul alîm(alîmu) :Geceleyin ve gündüzün barınan her şey O'nundur. O, işitendir, bilendir.” (En'âm 6/13)

Gece ve gündüzde bulunan buradaki Leylün Neharlar..
Leyl, Lütfullahın yaşayışa bâtını Lütfullahın zâhiri Lütfullah olarak fiilen yaşayışa geçiş aşamasındaki mekanın adıdır leyl.
Yoksa şimdi İzmir gece başka İzmir, gündüz başka İzmir değil.
Güneşin olup olmamasına göre gece İzmir, gündüz İzmir demekteyiz. Yoksa aynı “ŞEY” demektir ondan-mekandan, kendisinden dolayı değildir.
Şunun için söylüyorum ki, ZAMANı çok iyi anlamamız lâzım zaman sürelidir, miadlıdır.
Aslında miadlı olan bize bağlanan Rububiyyet Cereyanıdır.
Bizim benliğimizde Tecellî Kaderi Takdiri taşıyan OLUŞUM diyelim ki sayılıyorsa eğer sayısı kadardır ve takdim ve tehir âyetleri vardır.

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَلاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ

--- “Kul lâ emliku li nefsî darran ve lâ nef'an illâ mâ şâallâh(şâallâhu), li kulli ummetin ecel(ecelun), izâ câe eceluhum fe lâ yeste'hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn(yestakdimûne) : De ki: "Allah'ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler.” (Yûnus 10/49)

Ne takdim edilir ileri alınır.
Ne tehir edilir geri alınır.
Ecel geldiği ANda indirilir aşağıya gibi bu bir oluşum bize sırr olarak
gözükmektedir.
Bir milyon tane resim izleyecektik de hızlı geçti bir film izledik.
Tümünün AN ve AN kaderi vardır.
Ama BİZ İZ-lerken hareketliydi tek tek değildi, sürekliydi..
Asra yemin olsun ki insanın A’yan-ı Sâbiteye sahib oludğu Rububiyyete, Rububiyyet Sırrına, Rububiyyetin tecellî edişine çünkü bütün esmalar Rububiyyet Esmasının zuhuru olarak geçerde “Rabb” Teâlâ olan “Abd” “OL-AN” a aktarır .
Bu “KûN feYe KûN!” OLUŞ Sistemi budur.

Rabbaniyet Rububiyyet Sırrı, fiilen yarattıkların kendi âlemine yöneliktir bunun adıdır buradaki oluşuma buradaki sıfat ve esmaların tümünün âlemidir.

Evet. Burada bir şey daha vardır.
Mülk Âlemi, Meleküt Âlemi.
Mülk Âlemi bu gün mülkün sahibi kimdir Kahhar olan Allahtır.

يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

--- “Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri) : O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah'ındır.” (Mu'min 40/16)

Meleküt Âleminin Sahibi de Allahu Zülcelâldır.
Zâhir ve bâtın meleke, melek dediğimiz insan aklının kendi sınırları dışında olduğu için anlayabilmesi için prize fişi sokması gerekecek ki bilgisayar açılabilemediğini bilir hale gelebile.
Meleküttür meleke sağlansın.
O imkanı, meleke nedir.
Kün lütfuna Muhammedî sahibliktir Bi anlamda söylüyorum.
Benim söylediklerim hiçbir zaman bunun tam karşılığı anlamda söylemiyorum ama zevk bakımından söylüyorum melekte aynı anlama benzer.
Manevî insan aklının zâhirde göremediği oluşumları ya da zâhiri olayların oluşumu izahta böyledir.
Efendim yer yüzünden bir toz zerresi çıkıyor da gök yüzündeki buharlaşmış H2O ları tohumlama yapıyor.
Bu artıdır buradan çıkan bildiğimiz toz zerreleri çok küçük mikroskobik belli semalara dağılmıştır bu buharlaşanlar belli bir yüksekliğe belli bir ısıya belli bir yere çıktıklarında buunn etrafında kümeleşirler o zaman bu top haline gelirler.
Hayır hayır öyle değil.
Yaa belli bir büyüklüğe gelince yükleri karşıdaki yükün zıddı olur birbirini iterler.
İşte bunu yapan melektir.
Böyle hadislerde vardır olur da.
İşte bu oluşumu yapan İlahî Kanunların ilahî oluşum sistemin melekesi biz illâki varlık olarak görürüz her şeyi.
İsteriz ki bir şekil olsun sûret olsun cisim olsun ama Buraktır, Refreftir, Melektir çeşitli şeylerdir bunlar zaman içerisinde anlamı daha önemli olduğu için onları bulmamız gerekecektir.
Bilmemiz gerekecektir.
8 tane cennet vardır.

KUR’ÂN-ı KERİM’de geçen sekiz CeNNet ismi şöyle zikredilmektedir:

1-Firdevs CeNNeti:

اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا
--- ‘’ İnnellezine amenu ve amilus salihati kanet lehum cennatul firdevsi nuzula.: Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde ebedî kalacakları Firdevs cennetleri bir konaktır. Oradan ayrılmak istemezler.’’(KEHF suresi 107. ayet) (Resmi:18/İniş:69/Alfabetik:54)


خَالِدٖينَ فٖيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا
--- ‘’Halidine fiha la yebğune anha hivela.: Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde ebedî kalacakları Firdevs cennetleri bir konaktır. Oradan ayrılmak istemezler.’’
(KEHF suresi 108. ayet) (Resmi:18/İniş:69/Alfabetik:54)


2-Adn CeNNeti:

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فٖى جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
--- ‘’Veadellahul mu'minine vel mu'minati cennatin tecri min tahtihel enharu halidine fiha ve mesakine teyyibeten fi cennati adn, ve ridvanum minallahi ekber, zalike huvel fevzul azîm.: Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va’detti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.’’
(TEVBE suresi 72. ayet) (Resmi:9/İniş:113/Alfabetik:104)


3-Me’va CeNNeti:

وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى
--- ‘’Ve le kad raahu nezleten uhra.:Andolsun ki, o, Cebrail’i bir başka inişte daha (aslî suretiyle) görmüştü.’’
(NECM suresi 13. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)


عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى
--- ‘’İnde sidratil munteha.:Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında.’’
(NECM suresi 14. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)

عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰى
--- ‘’İndeha cennetul me'va.:Me’vâ cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır.’’
(NECM suresi 15. ayet) (Resmi:53/İniş:23/Alfabetik:80)



4-Naîm CeNNeti:

وَاجْعَلْنٖى مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعٖيمِ
--- ‘’Vec'alni miv veraseti cennetin neîm.:Beni Naîm cennetinin varislerinden eyle.”
(ŞUARA suresi 85. ayet) (Resmi:26/İniş:47/Alfabetik:94)



5-Huld CeNNeti:

قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتٖى وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كَانَتْ لَهُمْ جَزَاءً وَمَصٖيرًا
--- “Kul e zalike hayrun em cennetul huldilleti vuidel muttekun, kanet lehum cezaev ve mesira.: De ki: Bu mu daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dedilen ebedîlik cenneti mi?” Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir.’’
(FURKÂN suresi 15. ayet) (Resmi:25/İniş:42/Alfabetik:29)


6- Dârü’l-Karar CeNNeti:

يَا قَوْمِ اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِىَ دَارُ الْقَرَارِ
--- “Ya kavmi innema hazihil hayatud dunya meta'uv ve innel ahirate hiye darul karâr.: Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir.”
(MÜ'MİN suresi 39. ayet) (Resmi:40/İniş:60/Alfabetik:69)

7- Dârü’s-Selâm CeNNeti:

لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
--- “Lehum darus selami inde rabbihim ve huve veliyyuhum bima kanu ya'melûn.: Rableri katında selâm yurdu (cennet) onlarındır. Allah, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur.’’
(EN'ÂM suresi 127. ayet) (Resmi:6/İniş:55/Alfabetik:20)


8- Dârü’l-Mukâme CeNNeti :

اَلَّذٖى اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِهٖ لَا يَمَسُّنَا فٖيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فٖيهَا لُغُوبٌ
--- “ Ellezi ehallena daral mukameti min fadlih, la yemessuna fiha nesabuv ve la yemessuna fiha luğûb.: O, lütfuyla bizi kalınacak yurda yerleştirendir. Bize orada bir yorgunluk dokunmaz. Bize orada usanç da gelmez.”
(FATIR suresi 35. ayet) (Resmi:35/İniş:43/Alfabetik:24)


8 tane ayrı ayrı yerler midir ayrı ayrı şehirler mi gibidir yoksa.
Firdevs Cenneti ne demektir?
Naim Cenneti ne demektir?
Adn adn adn Cennetleri ne demek?
Bütün bunlar bir anlam içerirler.
ARAPçada ya da KUR’ÂNcada ya da HAKKçada ya da ALLAHçada!..

Araplar da bir eski âdet vardı hep zamana bağlarlardı işte şu aylar uğurlu şu aylar uğursuz şu günler uğurlu şu günler uğursuz gibi.
onların öyle görmelerini de İslam reddetmiştir .

وَالْعَصْرِ

--- “Ve’l- Asr (asri) :Asr'a andolsun;” (Asr 103/1)

إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ

--- “İnnel insâne le fî husr(husrin) :Gerçekten insan, ziyandadır.” (Asr 103/2)

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

--- “İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı) :Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr 103/3)

Hüsrandadır!.
Ve’l- Asr!
İnnel insâne le fî husr!
Şüphesiz ki insan hüsrandadır.
Ve’l- Asr!
Asra yemin.. SALL-ı AHMED-e yemin!
Asr-ı Ahmed Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ’e!.

--- Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem : "Sizin ve sizden öncekilerin misali, ücretle bir işçi tutup da şöyle diyen kimsenin hali gibidir. Kim sabah namazından öğle namazına kadar bir "kırat" ücret mukabilinde çalışır? Yahudiler, (sabahtan akşama kadar), bu ücret karşılığında çalıştılar. Daha sonra bu kimse, "Kim, öğleden ikindiye kadar, bir "kırat" ücret mukabilinde çalışır?" der, bu ücret mukabilinde de Hristiyanlar çalışır. Daha sonra da, "Kim, ikindiden, akşam namazına kadar iki "kırat" ücret mukabilinde çalışır?" der. İşte, ey Muhammed, bu ücret mukabilinde de sizler çalıştınız. Bunun üzerine yahudi ve hristiyanlar öfkelenerek, "Biz, işin çoğunu yapıyoruz, ama ücretin azını alıyoruz, öyle mü?" dediler. Cenâb-ı Hak da, "Biz sizin ücretinizden herhangi bir şeyi noksanlaştırdınız mı?" buyurunca onlar, hayır dediler; bunun üzerine Allah Teâlâ: "Bu, benim îütfumdur; lütfumu dilediğim kimselere veririm" buyurur. O halde, ey Ümmet-i Muhammed, bu demektir ki sizler, daha az iş mukabilinde, daha çok ücrete layık olan kimselersiniz..”
(Benzer Hadis: Buhari, enbiya, 50.)

Ve’l- Asr, ikindi vakti olarak da isim yapılmıştır neden?.
Gündüz zorluğa girmiştir bitmektedir kâr zarar neyse artık sona gelmiştir ömürlerde de böyledir.
Son dönemler olarak görülebilir, düşünülebilir o verimli çağların gelip geçtiği artık sanki Bazar kapanıyor sanki çarşı kapanıyor iş bitmiş ömür bitiyor gibi bir zaman vardır.
Hüsr, asra yemin olsun ki insanlar zamanı, asrı iyi değerlendiremediler kendilerine yüklenmiş olan sırrı bilgileri, belgeleri, imkanları, mekanları hiç birini tam kullanamadılar hüsrana düştüler.
Kâr edecekler derken zarar ettiler.
İkindi vakti Orta Namaza dikkate din buyurulduğunda ikindi namazı olduğu çok husus “Salat-ı Vuska, Vasat Namaza dikkat edin!”
Vasat, iki şeyin arası, orta, merkez, ara demektir…

حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ

--- “Hâfizû alâs salavâti ves SALÂTİL VUST ve kûmû lillâhi kânitîn(kânitîne) : Namazları ve -ını (üstlerine düşerek, titizlik göstererek) koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun.” (Bakara 2/238)

Doğrudur da SEVİYE-lenmiş bir namaz da anlarım ben bundan namaz ortalamak vasat namaz kılmak ne fazla ne eksik ne taşkın bir uygun bir namaz, Rasûlallah Sallallahu Aleyhi Vesseleme uyan bir namaz i’tidal üzere bir namaz.
OPTİMİM OL-AN, MAKSİMUM MİNİMUM değil OPTİMUM SEVİYE-li bir namaz burada ikindi asr-dır biliyorsunuz ismi.
Ve’l- Asr, ikindi demektir.

--- Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem: "Kim, ikindiden sonra, bile bile yalan yere yemin ederse, kıyamet gününde Allah onunla konuşmaz ve ona bakmaz!.." buyurmuştur.
(Müslim, İman 174 (1/403)

Asırdan sonra, asırı burada yine aynı şey vardır.
Çünkü bu bu son dönemlerdir.
BİL-inmiş BUL-unmuş OL-unmuş bir zamandan sonra olmaması gerekenler olmaması gerekir diye.
Bir başka yerde “Ve’d- Duha” kuşluk vaktine yemin olsun derken burada da “Ve’l- Asr.”Asr dan sonra ne gelecek Leyl gelecek Ve’d- Duha neydi?
Ve’d- Duha, Neharın girişiydi Ve’l- Asrda Gündüzün çıkışıdır.
Azamet Giriş-Çıkışıdır!.

Sanki Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Güneşine giriş Ve’d- Duha-yla alkışlanıp: “Allahuekber!” çektirirken,
Ve’l- Asr, asr asra yemin edişle Muhammedî Selâmetten SalLdan çıkış bu azametten bu Muhteşemlik, Muazzamlık, Mukaddeslik ve Mübâreklikten kaçış şiddetle reddediliyor.

Nedir Hizbullah?
Hizbullah, Ve’d- Duha ile Ve’l- Asrın ARAsında OL-uştur.
Bunun dışında bunda olmayış nedir?
Bunun dışında bir şey yok zâten.
Bunun dışında oluş lafı yok!
Haaa, Ham AKIL, NAKLi DUY-up UY-mamakta tercihli ve israrlı ise: Hizbu’ş- Şeytan lık vardır elbette!..

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:31
ASL-ında “CeNNet” dediğiniz anda “CeheNNem” diye bir şey yok. Cehennem, Cennetin olmayışıdır.
Ben bunu tam açıklayamam, yapamıyorum.
Başkaları için konuştuğumuz için vardır.
Bu çok önemli bir husustur.
Anlaşılması zor bir husustur.

“Subhanallah Ben güneş doğdu diyorum sen gece nere gitti diyorsun?”
Buyuru ya Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem !..
Sen hangi geceden gündüzden bahsediyorsun güneşin varlığından ve yokluğundan bahset!.
“Cennet var mı?”
“Var!” diyorsan;
BİL-iyorsan, BUL-uyorsan, Ol-uyorsan ve YAŞA-yorsan ne cehennemi?.
Cennet olmazsa, cehennem vardır.
Onun için âyetler vardır “siz onların cennete yerlerine varissiniz.”
“Onlar da sizin cehennemde yerlerinize varistir sizin yerinize”
Demekki insanlar çift kaderli gibidir neden?
Tercihlerinden dolayıdır.
Hizbişeytan ve Hizbullah Tercihlerinden dolayıdır.

Bunun içinde Asr sözü ikindi namaz olarak da alınmıştır.
ASR İkindi vakti denmiştir.
Ve İkindi namazıyla ilgili çok hadis vardır:

--- Amr bin Râfi'den: “O Hafsa'ya mushaf yazıyordu. Hafsa ona:
"Hâfızû ale's-salavâti ve's-salati'l-vusta : Namazlara ve özellikle orta namazına devam edin!" âyetine varınca bana bildir!” dedi. Bu âyete gelince ona bildirdim. "Şöyle yaz!" dedi: "Ve's-sâlâti' l-vustâ ve salâtil-asri ve kûmu lillahi kânitîn : Orta namazına ve ikindi namazına devam edin ve Allah'a huşû ve taat ile (namaza) durun."
(İmam Mâlik, Muvatta)

--- Âişe'nin azatlısı Ebû Yûnus'dan: “Âişe bana kendisine bir mushaf yazmamı emretti ve dedi ki: "Namazlara ve özellikle orta namazına devam edin" âyetine geldiğinde bana haber ver!"
Oraya gelince kendisine bildirdim ve o âyeti bana şöyle yazdırdı: "Namazlara ve özellikle orta namazına ve ikindi namazına devam edin ve Allah için huşu ve taat ile (namaza) durun!" (Bakara 2/238)
Devamla Âişe: "Bunu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem 'den duydum."
(Buhârî hariç altı hadis imamı)

--- el-Berâ' radiyallahu anh'dan: "Hâfizû ala 's-salavât ve-salâti' l-asr (Namazlara ve özellikle ikindi namazına devam edin)" âyeti nazil oldu. Biz onu epey zaman okuduk. Sonra Allah onu nesh edip şunu inzal etti: "Hâfizû ala's-salavât ve's-salâti'l- vustâ (=Namazlara ve özellikle orta namaza devam edin!)"
Bir adam dedi ki: "Öyleyse orta namazı ikindi namazıdır."
el-Berâ şöyle dedi: "O âyetin nasıl indiğini ve Allah'ın onu nasıl neshettiğini sana bildirdim. Allah en iyi bilendir."
(Müslim)

Mâlik'den dedi ki: "Bana ulaştığına göre Ali ile İbn Abbâs Salâlu'l-vustâ'nın (yani orta namazın) sabah namazı olduğunu söylemişlerdir.
Ayrıca Tirmizî bunu İbn Abbâs ve İbn Ömer'den muallak olarak rivâyet etti.

--- Zeyd bin Sâbİt radiyallahu anh'dan: "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem öğle namazını zevalden sonra sıcağın en şiddetli anında kıldırırdı. Ashabına bundan daha meşakkatli namaz kıldırmamıştır. Bunun üzerine: 'Namazlara devam edin ve orta namaza da devam edin!' mealindeki âyet nazil oldu. "(Zeyd): 'Ondan önce iki namaz (yatsı ve sabah) ondan sonra da iki namaz (ikindi ve akşam) vardır.' dedi" (Ebû Dâvud)

--- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtuvesselâm buyurdular:
"Üç kişi vardır ki, Allah Kıyamet gününde onlarla ne konuşur, ne onların yüzüne bakar, ne de onları günahlarından arındırır, onlara can yakıcı bir azab vardır:
-Sahrada, fazla suyu bulunduğu halde ondan yolcuya vermeyen kimse. Kıyamet günü Allah onun karşısına çıkıp:
"Bugün ben de senden fazlımı (lütfumu) esirgiyorum, tıpkı senin (dünyada iken) kendi elinin eseri olmayan şeyin fazlasını esirgediğin gibi" der.
İkindi vaktinden sonra, bir mal satıp müşterisine Allah Teâlâ'nın adını zikrederek bunu şu şu fiyatla almıştım diye yalandan yemin ederek, muhatabını inandıran ve bu sûretle malını satan kimse.
Sırf dünyevi bir menfaat için bir imama biat eden kimse; öyle ki, dünyalıktan istediklerini verirse biatında sadıktır, vermezse sadık değildir."
(Buharî, Şirb 2, Hiyel 12; Müslim, İman 173, (108); Ebu Dâvud, Büyü' 62, (3474, 3475); Nesâi, Büyû', 6, (7, 247)

Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellemin daha pek çok hadisi vardır.

İkindi namazını kılmayan kimse için ise:

--- Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem : "İkindi namazım kılmayan kimse, sanki çoluk-çocuğunu ve malını-mülkünü kaybetmiştir!.." (Buharî, Mevâkit, 14; Müslim, Mesâcit, 200 (1/436).

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz hiç beddua etmezdi ancak
Hendek Savaşında ikindi namazını kılamadı ve akşam oldu.
Ellerini kaldırıp, SALL-ımı kestiler, emredilen salatı kestiler diye beddua
buyurmuştur.

--- İmam Ali kerremullahi veche :"Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Ahzâb günü “Hendek savaşında” şöyle dedi: “Güneş batıncaya kadar bizi (ikindi) orta namazından menettikleri için Allah onların kabirlerini ve evlerini ateşle doldursun!”
Diğer rivâyette: "Bizi orta namazdan ikindi namazından alıkoydular."
Diğer rivâyette:"Sonra (kılamadığı) o namazı akşamla yatsı arasında kıldı."
(İ. Mâlik hariç altı hadis imamı.)

--- İbn Mes'ûd radiyallahu anh'dan: "Müşrikler Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem 'in güneş kızarıncaya ya da sararıncaya dek ikindi namazım kılmasına engel oldular. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Bizi orta namazı olan ikindi namazından menettiler. Allah da onların karınlarını ve kabirlerini ateşle doldursun. —Ya da şöyle dedi—Allah onların içlerini ve kabirlerini ateşle doldursun.” (Müslim)

Evet bu Ve’l- Asr neden bizim aramızda büyük bir bağ!.
Çünkü iman, amel ve sabrın hakk oluşuna bağlı.
Eğer hakk değilse, eğer bunlar hakk değilse yapılan her şey boşunadır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin Asr-ı Saadetine yemin, asrdan bu da kastedilmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in yaşadığı zaman dilimine yemin olsun ki bu şekilde de söylenmiştir.
Neden önemlidir bu asr.
Ve’l- asr’da neden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin zamanı olarak da önemlidir?
Çünkü İslam Dini o zaman doğmuştur o zaman büyümüştür ve bütün zorlukların tümü orada çekilmiştir.
“Yük” orda çekilmiştir.
“İZ” orda kurulmuştur.
Bir daha İZ bulunmamıştır.
Kimse Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin bastığı yerin dışında bir yere basıp da buraya Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bastı diyemez...

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ne yaptıysa, gerek Kur’ân-ı Kerim ve gerekse hayatı boyunca tüm işlediği işler Sünnetullahtır ve Hükmullaha uygundur.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem NUTK-undan konuşmaz âyeti vardır.

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

--- “Ve mâ yentıku anil hevâ : O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.” (Necm 53/3)

Ve mâ yentiku: ve konuşmaz.
An(i) el hevâ: Hevasından, heveslerine göre kendiliğinden, kendi nefsinden.

Her şey gelmiştir başına ama çözümler Allahu Zülcelâlce olmuştur.
Aişe Vâlidemize yapılan iftiradan dolayı Nur Sûresi inmiştir Daha başka âyetler inmiştir iftiradan dolayı.
Zina ile suçlanmıştır hâşâ. Açıkça. Net olarak ve “müslümanız!” diyenlerce.
Bunlar hep olmuştur.

Meryem aleyhisselâmda zinayla suçlanmıştır.
Hâşâ “dağda Yusuf diye bir çobandan aldın geldin” denmiştir.
“Size karşı söz orucum var.”

فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا

--- “Fe eşâret ileyh(ileyhi), kâlû keyfe nukellimu men kâne fîl mehdi sabiyyâ(sabiyyen) :Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. "Biz, dediler, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?” (Meryem 19/29)

Diye eliyle işaret edince çocuk: “Ben Allahı kulu ve peygamberiyim!”

قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا

--- “Kâle innî abdullâh(abdullâhi), âtâniyel kitâbe ve cealenî nebiyyâ(nebiyyen) :Çocuk şöyle dedi: "Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı." (Meryem 19/30)

deyince:
“Gördünüz mü Allahın oğlu konuştu!”
Hâşâ Allahtan hamile kaldı iftirası!.
Allahın oğlu doğdu.
İşte onun için “Babası Anası Oğlu” Teslis Çıkarmak.
Bunları kusuyoruz demek.
Bu da birileri ifrat diğerleri tefritte küfürdeler.
Zina isnad edilmesi tefritte.
İfratta hâşâ Allahın oğlu diyerek Allahu Zülcelâlin karısı varımış gibi. İ’tidalde olanlar Marifet Makamında olduğu için sigara kağıdı gibi kalırlar.
Öyle meçhule girdi ki irfan makamı olduğu için ancak oraya çıkanların görebileceği bir haldir.
O ancak o dağın tepesine çıkınca görülebilecek yerdir.
Çok ilginçtir, İsa aleyhisselâm ve diğerleri bunlar tüm olmuş olaylardır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem de fiilen yaşanmıştır.
Zorlukların tümü en ağır şekliyle ödenmiştir.

Zeyd Radiyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in gençliğinde daha da gençliğinin bir zamanlarına yakın ilk evlendiği zamanlara yakın dönemde çok çocuk yaşta Hatice Vâlidemizin çok sevdiği kölelerinden birisidir Zeyd İbn-i Harise radiyallahu anhu.
Evlendiğinde azad ederek Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in hizmetine vermiştir.
Çok sadık bir insandır çok. Muhteşem bir insandnır.
Ama garibim çirkincedir, eğri büğrü bir adamdır.

Zeyneb Vâlidemiz Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in halası Ümeyye binti Abdulmuttalibin kızıdır.
Muhteşem güzelliktedir. Ama çok gençtir.
O devrin köklü ve değişmez bir geleneği olarak üst tabakaya mensup, asil ve zengin kızların fakir ve kölelerle evlenmesi yasaktı.
Ne olmuştur?
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kendisi Zeyneb Vâlidemiz çok genç olmasına rağmen ve RasûRasûlullah sallallahu aleyhi vesellem i istediği halde, açıkca belirttiği halde söylediği halde belki bunu durdurabilmek için kendisi “Seni Zeydle evlendiriyorum” demiştir ve evlendirmiştir.

Zeynep Annemiz, Zeyd kölelikten azad edilmiş olduğundan dolayı kendine denk saymaz ve ona varmak istememiştir.

Oysa Cenâb-ı Hak teâlâ buyurdu ki:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبٖينًا

--- “''Ve ma kane li mu'miniv ve la mu'minetin iza kadallahu ve rasuluhu emran ey yekune lehumul hiyeratu min emrihim, ve mey ya'sillahe ve rasulehu fe kad dalle dalalem mubina.: Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. '' (Ahzâb 33/36)

Burada şunu iyi Anlayamayan Batılılar durmadan fitne çıkarmıştır.
Alt tabakadan biri hemde azadlı bir köle, asil bir aile kızı ile asla evlenemez iken İslamiyet, insanlar arasında eşitlik ve birlik hükmü ortaya koyarak ilk defa bu cahiliyet geleneğini ortadan kaldıtmıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Şeriat-ı Garranın bu uygulaması ile, İslam Dininde ve ilk kez İNSAN EŞİTLİĞİNİ ortaya koymuştur.

Bir diğer husu ise;
İslam'dan önceki Cahiliyyet Döneminde yaşayan güçlü örf ve geleneklerden biri de evlatlığın öz evlat gibi ve evlatlığının hanımının öz oğlunun hanımı gibi kabul edilmesiydi.
Hatta Zeyd b. Harise'ye Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin evlatlığı olduğu için "Zeyd bin Muhammed" deniyordu. Yani "Muhammed'in oğlu, Zeyd".
İslam Dinimizde âyetle evlatlığa hüküm indi ki:

اُدْعُوهُمْ لِاٰبَائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُوا اٰبَاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِى الدّٖينِ وَمَوَالٖيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فٖيمَا اَخْطَاْتُمْ بِهٖ وَلٰـكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحٖيمًا

--- “''Ud'uhum li abaihim huve aksetu indellah, fe il lem ta'lemu abaehum fe ihvanukum fid dini ve mevalikum, ve leyse aleykum cunahun fima ahta'tum bihi ve lakim ma teammedet kulubukum, ve kanellahu ğafurar rahîma.: Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'' (Ahzâb 33/5)

Bir ciddi sorun vardı ki:

"Evlatlık hanımlarının, evlat edinenler tarafından alınamayacağı" cahiliye âdeti kalmalıydı:

وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا

--- ““Ve iz tekûlu lillezî en’amallâhu aleyhi ve en’amte aleyhi emsik aleyke zevceke vettekıllâh ve tuhfî fî nefsike mallâhu mubdîhi ve tahşen nâs(nâse), vallâhu ehakku en tahşâh(tahşâhu), fe lemmâ kadâ zeydun minhâ vetaran zevvecnâ kehâ likey lâ yekûne alel mu’minîne haracun fî ezvâci ed’ıyâihim izâ kadav min hunne vetarâ(vetaran), ve kâne emrullâhi mef’ûlâ(mef’ûlen) :Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın" diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzâb 33/37)

Aradan zaman geçmiştir sonra sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin evlatlığıdır herkesin bildiği bu.
Öyle hadisler vardır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in büyütüğü evlatlığı anlamında mülküne varis değil.
Ne zaman Zeyneb Vâlidemiz demiştir ki: “Yâ Rasûlullah beni Allahu Zülcelâl ve Sen bu adamla böyle evli olarak ölünceye kadar yaşamaya mecbur mu kılıyorsunuz? Ben onu beğenmemekteyim, açıkca istememekteyim.” demiştir.
Âyet inmiştir Evlatlıklarınızın boşadıkları hanımları sizin için helaldır diye.

Bu âyet indiği anda da hiçbir şey söylemeden Zeyd radiyallahunh gelmiştir: “Yâ Rasûlullah ben Zeynebi boşuyorum!” demiştir.
Kısa bir süre sonrada Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem le evlenmiştir.

Zeyneb Annemiz, Çok cömert ve eli açıktı.
Yetimlere ve giydirmek için El İşi örerdi.
Kendi eliyle deri işler, hazırlar ve bundan da para kazanırdı, kazandığınıda fakirlere dağıtırdı.
ELİ UZUNdu..
0nun için Onun adı: “Ümmü’l-Mesâkîn” Fakir, Yetim ve Muhtaçların Annesi idi.
"Zeyneb Binti Hüzeyme radiyallahu anha” Annemize rahmetler olsun!

--- Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştu: "Bana en çabuk ve erken olarak kavuşacak olanınız, eli en uzun olanınızdır"

Gerçekten de Rasûlullah sallallahu aleyhi veselleme ilk önce o kavuştu 641 yılında vefat etti.

Ve bu olayları Yahudiler ve Batılılar dillerine dolamışlardır yüz yıllardır hep.
Hâlâ Cemil Sena Ongun diye bir soytarı vardı felsefeci.
Onun bu hususta çok ilginç saçmalıkları vardı.

Halbuki bir İslam Şeriatı için bir din kuruluyor ALLAH celle celâlihu tarafından!.
Kâinât yıkılıncaya kadar, kıyamet kopuncaya kadar yaşayacak bir İslam Dini kuruluyor.
Bütün olaylar fiilen Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemce yaşatılmıştır.

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:33
Müminlerin annesi... Hazret-i Zeyneb bint-i Cahş r.a.

İsmi Zeyneb, künyesi Umm-i Hakem. Beni Esed kalesine mensup idi. Anne tarafından Resulullah'ın akrabasıdır. Annesi, Peygamberimizin halası, Ümeyme binti Abtülmuttalib'tir. Babası Mekke'ye dışarıdan gelip yerleşmiştir. Mekke'de 588 yılında doğmuştur. Hicretin beşinci yılında Zatı Saadetleriyle evlenmiştir.

Zeynep binti Cahşr.a., Hz.Peygamberin hanımları arasında hakkında İslam düşmanları ve bilhassa Hristiyanlar tarafından en fazla gürültü koparılanıdır. Onun gerek ilk evliliği gerekse, ikinci evliliği farklı çevrelerce değişik şekilde yorumlanmış ve daima gündemde kalmıştır. Hz.Zeyneb'in Resulullah ile olan evliliğini anlayabilmek için tarihi ve sosyolojik bazı gerçekleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde yanlış bir değerlendirme yapılmış olur. Çünkü o zamana kadar bir din haline gelmiş bulunan adetler kaldırılmaktadır.

İlk evliliği

Köklü ve değişmez bir gelenek olarak üst tabakaya mensup, asil ve zengin kızların fakir ve kölelerle evlenmesi yasaktı. Ancak Hz.Zeyneb'in ilk kocası Hz.Zeyd İbn-i Harise r.a. Resulullah'ın azadlı kölesiydi. Bu zatı, Zatı saadetleri evlatlığa kabul edip, azat etmişler ancak o Resulullah'ın yanından ayrılmamışlardı. Resulullah'ın emirleri gereğince, Hz.Zeyneb r.a. ile evlendiler. Fakat bu çok acayip bir durumdu. Hiç alt tabakadan biri hemde azatlı bir köle asil bir aile kızı ile evlenemezdi. Fakat, İslamiyet, insanlar arasında eşitlik ve birlik hükmü ortaya koyunca, böyle bir cahiliye geleneğinin ortadan kalkması gibi tabi bir şey ne olabilirdiki? Resulullah (s.a.v) bu uygulama ile, İslam da insan eşitliğini ortaya koyuyordu.

Bilindiği gibi Allah elçisinin en önemli tebliğ metotlarından biri de Allah tarafından gelen emir ve yasaklar önce kendisinde uygulaması, şayet bunları kendi şahsında uygulama imkanı yoksa veya böyle bir imkanı bulamamışsa, o emir ve yasakları en yakın akrabalarına uygulaması idi.

Bu uygulama doğrultusunda; Resulullah (s.a.v.) halası "Ümeyye binti Abdulmuttalib"in kızı Zeyneb binti Cahş'i, Zeyd b. Hârise'ye birbirleriyle evlenmek üzere aday olarak belirler, Zeynep Zeyd kölelikten azad edilmiş olduğundan dolayı kendine denk saymaz ve ona varmak istemez..

...ve Cenab-ı Hak buyurur:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبٖينًا
---''Ve ma kane li mu'miniv ve la mu'minetin iza kadallahu ve rasuluhu emran ey yekune lehumul hiyeratu min emrihim, ve mey ya'sillahe ve rasulehu fe kad dalle dalalem mubina.: Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. ''
(AHZÂB suresi 36. ayet) (Resmi:33/İniş:97/Alfabetik:4) (1)


Bunun üzerine Zeyneb, Allah ve Resulünün emrine itaat etmek için Zeyd ile evliliği kabul eder. Hz.Zeyneb r.a., şahsı için değil, İslamını hükmünü herkes anlasın, diye rıza gösterir ve evlenir.

Evliliğin üzerinden bir sene kadar geçmiş olay bir örnek olmuş kök salmıştı.

Ancak, Hz.Zeyneb r.a sırf Resulullahın emrine itaatla Zeyde varmış, fakat gereği gibi ısınamamıştı. Ara sıra Peygamber'e akrabalığından dolayı şerefli olması ve asaletiyle övünerek Zeyd'e karşı büyüklenmek istiyordu. Gerçekten kumandanlığa layık olarak yaradılmış olan Zeyd buna bir süre sabretti ise de Resulullaha varıp Zeyneb'den ayrılmak istediğini arz eyledi. Resulllah (s.a.v.)da bunu nefsinde uygun gördüğü halde, birdenbire müsade etmeyip buyurdular ki:
- Hanımını kendine sıkı tut Ve Allah'tan kork. Kadını boşamanın, önemsiz bir mesele olmadığını, Allah katında sorumluluk getiren bir iş olduğunu düşün, Allah katında helallerin en çirkini boşamadır.

Zatı Saadetleriyle Evliliği

İslam'dan önceki Cahiliyye döneminde yaşayan güçlü örf ve geleneklerden biri de evlatlığın öz evlat gibi muamele görmesiydi. Hatta bu sebeple başlangıçta Zeyd b. Harise'y "Zeyd bin Muhammed" deniyordu. Yani "Muhammed'in oğlu, Zeyd". bu anlayışa göre hareket edildiği takdirde elbetteki öz evlat ile baba arasındaki hükümler neyi gerektiriyorsa evlatlık ile baba arasındaki hukuk bunu gerektiriyordu. Evlatlığın hanımın evlatlığı, öz oğlun hanımlığı gibi kabul ediliyordu.

... ve sıra bu kötü adetin ortadan kaldırılmasına gelmişti.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

اُدْعُوهُمْ لِاٰبَائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُوا اٰبَاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِى الدّٖينِ وَمَوَالٖيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فٖيمَا اَخْطَاْتُمْ بِهٖ وَلٰـكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحٖيمًا
--- ''Ud'uhum li abaihim huve aksetu indellah, fe il lem ta'lemu abaehum fe ihvanukum fid dini ve mevalikum, ve leyse aleykum cunahun fima ahta'tum bihi ve lakim ma teammedet kulubukum, ve kanellahu ğafurar rahîma.: Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. ''
(AHZÂB suresi 5. ayet) (Resmi:33/İniş:97/Alfabetik:4) (2)

Bu ayeti kerimenin nuzülünden sonra Zeyd'de, Zeyd b. Harise diye çağrılmaya başlandı. Evlatlık müessesinin böylece, Kur'an-ın emri ile kaldırılması ile bunun bir kalıntısı olan "evlatlık hanımlarının, evlat edinenler tarafından alınamayacağı" anlayışınında ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu durum için en uygun durumda olan bu sefer Resulullah idi. Ortaya çıkacak fitne ve dedikodudan çekiniyordu. Ama İslam'ın gerektirdiği bu prensip, kesinlikle kendisi üzerine uygulanacaktı.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّذٖى اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْفٖى فٖى نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْدٖيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰیهُ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَیْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ حَرَجٌ فٖى اَزْوَاجِ اَدْعِيَائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولًا
--- ''Ve iz tekulu lillezi en'amellahu aleyhi ve en'amte aleyhi emsik aleyke zevceke vettekillahe ve tuhfi fi nefsike mellahu mubdihi ve tahşen nas, vallahu ehakku en tahşah, felemma kada zeydum minha vetaran zevvecnakeha li key la yekune alel mu'minine haracun fi ezvaci ed'iyaihim iza kadav minhunne vetara, ve kane emrullahi mef'ula.: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.'' (AHZÂB suresi 37. ayet) (Resmi:33/İniş:97/Alfabetik:4) (3)


Hz.Zeyneb r.a. Resulullah'ın emriyle Zeyd ile evlenmeğe razı olmuş ve sonra da boşanmıştı, çok üzüldü. Zatı saadetleri, onun gönlünü almak maksadıyla kendisi onunla nikahlamaya karar verir. Kendisi için isteme görevide iddeti bitince Zeyd b. Harise verilir. Zeyde bu görev başlangıçta çok ağır geldiysede, görevi yerine getirmiştir. Zeyneb bu konuda Allah'ın emrini beklediğini söyler bunun üzerine yukarıdaki ayeti kerime nazil olur. Nikah işi hemen tamamlanır. Resulullah beklemeksizin Hz.Zeyneb'in yanına gelirler. Bu arad düğüne icap edenler yemeklerini yemiş, oturmakta çene çalmaktaydılar. Müslümanlar devamlı gidip geliyorlar, vakit geçtikçe geçiyordu. Resulullah bu durumdan müzdarip olmasına rağmen bir şey diyemiyordu. Tam o sırada vahy nazil oldu:



يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِىِّ اِلَّا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرٖينَ اِنٰیهُ وَلٰكِنْ اِذَا دُعٖيتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَاْنِسٖينَ لِحَدٖيثٍ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِى النَّبِىَّ فَيَسْتَحْيٖ مِنْكُمْ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْيٖ مِنَ الْحَقِّ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَسْپَلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَا اَنْ تَنْكِحُوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهٖ اَبَدًا اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظٖيمًا
---''Ya eyyuhellezine amenu la tedhulu buyuten nebiyyi illa en yu'zene lekum ila taamin ğayra nazirine inahu ve lakin iza duiytum fedhulu fe iza taimtum fenteşiru ve la muste'nisine li hadis, inne zalikum kane yu'zin nebiyye fe yestahyi minkum, vallahu la yestahyi minel hakk, ve iza seeltumuhunne metaan fes'eluhunne miv verai hicab, zalikum atheru li kulubikum ve kulubihinn, ve ma kane lekum en tu'zu rasullellahi ve la en tenkihu ezvacehu mim ba'dihi ebeda, inne zalikum kane indellahi azîma. :Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.'' (AHZÂB suresi 53. ayet) (Resmi:33/İniş:97/Alfabetik:4) (4)

Bundan sonra Resulullah evlerinin kapısına perde astılar. Hz.Zeyneb'in düğününde Resulullah bir keçi kestirmiş ve gelen misafirlere ikram ettirmişti.

Bir gün Hz.Zeynep r.a. Peygamberimize arz eder.
-Ya Resulullah, ben sizin diğer karılarınızın hiç birine benzemem. Bu hatunlarınızın hiç birisi benim gibi değildir. Bunların hepsinin de nikahlarını, babaları, kardeşleri, yahut da aileleri veya velileri kıydırmışlardır. Yalnız benim nikahım Melekutte kıyılmış ve zevceliği Hak Teala tarafından size bildirilmiştir"

Münafıkların "Oğlunun hanımını nikahladı" dedikodularına Cenab-ı Hak şu ayet-i kerime ile cevap verdi:

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰـكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّٖنَ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمًا
--- " Ma kane muhammedun eba ehadim mir ricalikum ve lakir rasulellahi ve hatemen nebiyyin, ve kanellahu bi kulli şey'in alima. : Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." (AHZÂB suresi 40. ayet) (Resmi:33/İniş:97/Alfabetik:4) (5)

Ahlak ve Adetleri

Çok cömert ve eli açıktı. Fukaranın dayanağı idi. Elinden iş gelirdi. Kendi eliyle deri işler, hazırlar ve bundan da para kazanırdı, kazandığınıda fakirlere dağıtırdı.

Hz.Ömer r.a. zamanında kendisine onbin dirhem geçim masrafı tayin edilmişti. Fakat bu parayı sadece bir kez aldı ve şöyle dedi:
"Ya Rabbi, gelecekte böyle paralar benim yanımda bulunmasın zira para demek fitne demektir" Aldığı parayı hemen fakirlere dağıttı. Hz.Ömer bunun üzerine "Bu hatun büyük hayır sahibidir" deyip bu sefer dağıtmaması elinde tutması haberiyle bin dirhem daha gönderir. Hz.Zeyneb ise o parayıda fakirlere dağıtır.

Hz.Ayşe r.a. buyuruyor:
"İster dini muameleler olsun, ister takva ve sadakat olsun, ister sıgayı rahim olsun, ister cömertlik ve fedakarlık olsun, Zeyneb'den daha iyi hiç bir hatun yoktur"

---Resulullah şöyle buyurmuştu:
"Bana en çabuk ve erken olarak kavuşacak olanınız, eli en uzun olanınızdır" Eli en uzun olmamasına rağmen Zatı saadetlerine ilk önce o kavuştu, uzunluktan maksadın onun eliyle kazandığını, sadaka ve hayrata sarf etmesi olduğu ortaya çıktı.

Vefatı

641 yılında vefat etti. Ölmeden önce, kefenini hazırlamıştı. Hz.Ömer ona ikinci bir kefen gönderdi. Hazırladığı kefen sadaka olarak verildi. Vasiyeti üzerine mezara kadar Resulullah'ın tabutunda götürüldü. Cenaze namazını Hz.Ömer r.a. kıldırdı. Java o kadar sıcaktıki mezarı üzerine çadır kuruldu.

KAYNAK:
1) Ahzab Suresi- 36
2) Ahzab Suresi, 5
3) Ahzab Suresi, 37
4) Ahzab Suresi, 53
5) ahzab Suresi, 40
6) Elmalı Tefsir, Ahzab Suresi,
7) Kadın Sahabiler, Mevlana Niyaz, Tercüme: Prof Ali Genceli, Toker Yayınları
8) Şamil İslam Ansiklopedisi

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:34
Bütün peygamberler de yaşamışlardır.
Basit gibi gelir o gün, bu gün.
Bu gün uçakla zor gidilen yerlere İbrahim aleyhisselâm Kudüs’ten Kâbe’ye kadar Mekke’nin olduğu yere kadar yürümüştür.
Hacer anamız ve İsmail aleyhisselâm yavru daha ve belki bir devesi vardır bilmiyorum.
Başka ne olacaktı ucağı mı olacaktı ya da Mercedesi mi olacaktı?
Yeni doğmuş İsmail aleyhisselâm ve Hacer Vâlidemizle taşıyabildikleri ne ise azıkları suları kaynar suları o sıcakta .
“Nereye gidiyor?”
Nere gidiyor, oraya bırakıp gelmeye gidiyor. Kim?
Hanif Dininin ilk bânisi.
Lâ İlâhe İllâ Allahın mecbur edildiği ilk peygamber.
Şeriatın Temeli.
Ebu Rahîm OL-AN İbrahim aleyhisselâm, peygambermiz Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem DeDesi.
Oraya gidecek: “Siz burada kalın ben gidiyorum başınızın çaresine bakın!” diyecek dönecek.
Kendisi ebu Rahîm. Rahmed Rahmedenlil Âleminin Dedesi, Babası .
Bunlar fiilen yaşatılmıştır. Masal değildir.
Bu işlere Ham, çiğ,yoz ve Fıtraten dünyaperest yaratılan AKIL Köleleri akıl erdiremez NAKİLsiz..

Öyle İslamiyet, öyle Zâhir Bâtın kilitlemesidir ki Allahu Zülcelâlin kendi Allahlık-Uluhiyyetinin fiilen insan aklına akılları durduracak şekilde sunmasıdır ve buyurun bakalım demektir.
Ve gerçek Muhammedi Şuur Kemâlâtı da budur.
Af edersiniz Sığır Seyr ü Sülüğü de değildir.
Tasavvuf diye Erenköyde şu köyde, orda burada yiyip, içip, bir takım alevere dalevere yapıp konuşup ya da bazı şeyleri esma coşkularıyla tezgâhlamak vs. olacak şeyler mi bunlar?
Onun için diyorum.
28 peygamber aleyhumesselâmlarla ilgili âyetleri hadisleri topladığımız da bakacağız ki mozaikleri birbirine eklediğimiz zaman diyeceğiz ki: “İşte bunun tümü bir İSLAM DİNİdir.
Tümü bir İslam Üniversitesidir buradan mezun olan kişi hakikaten bir ehliyet sahibi olur.
Ne ehliyeti sahibi olur.
“Eşhedu EnLâ İlâhe İllâ Allah ve Eşhedu enne Muhammedin abduhu ve rasûluhu!” DE-meye EHLİYET kazanır.
“Eşhedu EnLâ İlâhe İllâ Allahve Eşhedu enne Muhammedin abduhu ve rasûluhu!” DEDİRm-eye EHLİYET kazanır.
İslamı, yargılamaya mahkum etmeye değil, art niyetle araştırmaya değil!
Araştırsın neresini araştıracak araştır bakalım.

Bakınız ham AKLa NAKİLsiz olunca ters gelen şu İbrahim aleyhisselâmın İŞ-ine:

İbrahim aleyhisselâmın yıllarca bir olduğu Eşi Sâre Anamızdan çocuğu olmayınca:

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ
--- “Rabbi heb lî mines sâlihîn(sâlihîne) :" (Oradan kurtulan İbrahim:)Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et." (Sâffât 37/100)

Diye niyazlarda bulundukça içi yanan ve çok seven Sâre Anamız OĞLU OLsunu cok istiyordu, ama yaşı geldi geçti vecocuğu olmuyordu.
Kaderin kendisine verdiği kölesi-Câriyesi Hâcer'i azad edip Ibrahim aleyhisselam’a çocuk doğur diye verdi evlendirdi elleriyle.
İsmail aleyhisselâm dogdu.
Muhammed aleyhisselam’ın Nur-u MîM’i İsmail aleyhisselâm’ın ALNında parlayınca Sâre’ Anada kıskançlık volkanı patladı.
İbrahim aleyhisselam'dan Hâcer ile İsmail aleyhusselamı çok uzak çöllere götürüp bırakmasını istedi.
Halilallah bu istegi Allah Teâlâ’nın emriyle yerine getirdi. Onları alıp şimdiki Mekke'ye götürdü ve onları orada bıraktı ve döndü…

O günlerde olsalardı orada!
Kudüste o gün yola çıkarken İbrahim aleyhisselâmın yakasından tutarslar: “Bu ne iş?” diye hesap sorarlardı Ham Akıllarıyla:
“Nasıl götürürsün sen bir Anne ile Yavrusunu bu Kulihvanî Kıtmirinin Çile Çölünün ortasına ve bırakıp gelecekmişsin, bu yeni doğmuş çocukla öz oğlunla eşini oraya bırakıpta gelilyorsun haa? Neresinde bunun MERHAMET?” diye tutmazlar mıydı yakasından?
Oysa o Kızıgın ÇÖLde dik ve yalçın dağlar arasındaki Şimdiki Kâbe'nin bulunduğu Vâdide, in yok cin yok yalnızlığında terk edilecek olan Hacer aleyhasselâm ne demekte Kocası İbrahim aleyhisselâm’a:
"Sen bizi kime bırakıyorsun. Bize kim bakacak?"
Sorusuna İbrahim aleyhisselam:"Ben sizi Allah'a bırakıyorum!" demiştir.
Hacer Annemiz: "O zaman işini yaptıysan gidebilirsin!" demiştir

Kâbetullah Nasıl doğmakta ham aklı körlüğü bırakıp GÖRlüğe geçebilse!.
“Nerdeymiş Rahmetullah?”
Nerde olacak Ahmed aleyhisselâmın doğduğu yerde Mekke’de!
Onun için de oraya; Câriyesinden Mekke, Sâriyesinden Kudüs DOĞan Ebu Rahîm EMİN BELDESİ buyuruldu ve milyarların KÂBEtullahıdır el-AN…

Kudüs de öyle doğmuştur.
Buralarda öyle ilginç şeyler vardır ki bazen bakar kalırım.
Sâriye Vâlidemizden İshak aleyhisselâm doğmuştur bir tecellîdir bunlar hep.
Temelinde kıskançlık vardır ve Yahudi milleti İshak aleyhisselâmın İzini terk ederek ihanaet etmiştir.
Tarih boyunca yok edilmiş ve yeniden türeyerek Dünaynın başına sinsi
Dert olmaktadır hâlâ…
Ben şaşar kalırım o gündür bu gündür Kudüs te kan durmamıştır.

Hacer Vâlidemiz câriyedir.
Köledir.
Sokakta satılan, resmen satılan bir kadın yari câriye dediğimiz.
Kadın Köle Bazarından alınmıştır.
Kötü anlamında söylemiyorum bas bayağı Kadın Bazarı .
Parayı verip alıyorsun. Beğenip beğenip alıyorlar.
O ona satıyor o ona satıyor böyle bir şey. Câriye ya.

Bunlar İslamiyetin dokunulmayan yaralarıdır.
“Elinizde olan câriyelerle” diye âyetler vardır sayısı yoktur.
Bunlar kimdir nedir?
Erkek muamelesi görür.
Câriye kadın belinden üst tarafı açık olsa namaz kılabilir.
Erkek muamelesi görür çünkü.
Kadın muamelesi yapılmaz.
Ve ben bir kere Siirtli Hocamla sohbet yaparken: “Bu günkü devrimizde çalışan kadınların başları açık çeşitli şeyleri var böyle zorlukları var nasıl ve öbür taraf bu kadar onlar için kapalı ve kitliyken buna ne diyorsunuz?” dediğim zaman:
“Ula oğlum ne yapalım işte câriye durumuna düşürdüler kadınlarımızı, onlar en edecekler yazık ki ne yazık!!” demişti.
Ham Akıl Düzeni onları câriye gibi yaptı.
Ama çok şükür: “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah!” diyorlar ve câriyelerde diyordu.
Kötü değildi .
Zaman öyle yapmıştı onları.
Harp esiriydiler köleydiler vs. idiler
Sonra İslam Dini Câriyeliği kaldırmıştır.
Ama kaldırılana kadar sistem işlemiştir onu diyorum.
Hocam merhameten öyle derdi: “O günün câriyeleri kadarda yok bunlar! Niye bu kadar üstlerine gidiyorlar. Başı açık şunlar bunlar diye bir çoklarına aşağılama muamelesi yapıyorlar bu da büyük yanlış ve günah!.” diyordu .

“O gün “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah!” diyen bir câriye gibi başı açık namaz kılsın” demiyorum.
Çünkü câriye değil!
Bu gün bunlar harp esiri değil ki ama öyle olanı öyle yapan bir İslam Dini bu gün öyle oluverdi diye kafasını kesiyor demek istiyorum bu yanlışı belirtmek için söylüyorum.
Testtür âyetlerimiz “Gafuru’r- Rahîm” diye bitiyor hep.
“Lânet etsin!” diye biten var mı?
Örtü âyetlerinin sonuna bakın, içki âyetleri de öyledir “artık yapmayacaksın değil mi?” diye biter.
Var mıdır “lânet olsun!”
Asla yok bu âyetlerde.

Oysa “Lânet olsun!” diye biten âyetler vardır.
“Allah melekler ve lânet edenler lânet etsin!” diye de vardır.
Neyin şiddetli neyin hafif olduğuna dikkat etmemiz gerekir.
Öyle halk ya da insanlar kendi câhil kafalarına göre kendilerine göre hükmetmemesi lâzım.
İşte bütün bunlar fiilen yaşanmıştır onu söylemek istiyorum.

Küfran ve hüsran küfr-kefr fiili kapatmak, örtmek.
Kötü bir şeyi pis bir şeyi, iyi olmayan bir şeyi, şerri örtmek anlamında kullanılır.
Husr kelimesi ise iflastır Türkçesi iflas etmektir.
Bu şaşılan dünya için, küfran âhiret için kullanılan kelimelerdir.
Hüsr olan yerde küfr olmuştur zâten.
Bu âlemde imanını amelini hakkı ve sabrı kullanışını başka sahada şeytan sahasında kullanmış bir kişi için bu kesinlikle sonu oraya götürecektir o kişinin.
Görünürde tevhid etmiş gibi ama aslında bu tevhid çürük tevhiddir hüsra hüsran en sonuçta belli olan bir şeydir.
Bittiği zaman ortaya çıkan bir şeydir.

Allahu Zülcelâl:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
--- “Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn(ya'budûni) : Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)

Buyurur iken Muradullahın insanların hüsrana düşmesi değil, insanların: “Muradullah içerisindeki Allah’tan başka ilah bulamadım!”a gelmesidir.
Bütün ibadetler bunun içindir.
İman bunun içindir.
Salih ameller bunun içindir.
Hakk budur ve bunda sabırlı olmak sabır etmek bundan vaz geçmemek bu âyete perçinlenmiştir.

Lânet âyetleri hüsranla ilgili yetim mallarıyla ilgili bazı sözlerdeki çok büyük mahviyetler getiren faiz yemek faiz helaldir demek vs için söz konusu olmuştur.
Neden? Neyi var faizin de bu kadar üstüne gidiliyor?
Çokça âyetler var.

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لاَ يَقُومُونَ إِلاَّ كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا فَمَن جَاءهُ مَوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَانتَهَىَ فَلَهُ مَا سَلَفَ وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ وَمَنْ عَادَ فَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
--- “Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemal bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne) : Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/275)

Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır.
Ticaret gibi değil mi değil neden.
Çünkü faiz en alttaki en zayıfın ödediği bir paradır, daima.
En altta olan ve en zayıfın ödediği bir paradır.
Hiç hak etmediği halde ödediği bir paradır.
Katma değer gibi işte ondan alıyor ondan alıyor ondan alıyor geliyor en son kimden alıyor ensonda kim var galender var ver bakalım diyor.
Ötekiler ne yaptı?
Yoo ötekiler satarken ondan aldılar ondan aldılar ötekide ondan aldı ondan aldılar hiç birbirlerine bir şey yok bunun.
İşte bu yüzden faiz şiddetle reddedilmiştir.
Bütün faizler ayağımın altındadır.
İlk aldığım faiz de amcam Abbasın faizidir.
Bu anlamdadır.

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:35
وَالْعَصْرِ
---“Vel asr(asri) .: Asr'a andolsun;” (Asr 103/1)

إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ
--- “İnnel insâne le fî husr(husrin) : Gerçekten insan, ziyandadır.” (Asr 103/2)

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
--- “İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr (sabrı) : Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr 103/3)

Asr'a andolsun. Gerçekten insan, ziyandadır.
Ancak iman edenler, “İllellezîne âmenû “ iman edenler hariç olmak üzere ve “ve amilûs sâlihâti” ve salih amel işleyenler hariç olmak üzere,
“ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr” vasiyet, vassa köküdür aslı.
Kökü vasiyet buradan gelir ne demek vasiyetleşmek sahibliğin gözükmesi Türkçesi.
Birbirimize sahib çıkışın fiilen ortaya çıkması lâzım.
Ne ise bu doğru olması lâzım.
Bununla ilgili pek çok âyetler vardır.
İşte tavsiye etmekte vasiyetten dolayıdır.
Arapçasa vasiyet etmektir tavsiye “te” yapmaktır tavsiye yapmaktır tavsiye etmektir.
İman ve Salih amel o kadar çok geçmektedir ki Kur’ân-ı Kerimde ve Şafiî î Mezhebinde amel İslamın şartıdır.
İman yeterli değildir amel olmazsa.
Şafiî î namaz kılmıyorsa namaza iman etmiş saymaz.
Ameli Salih ameli esas kabul eder.
Şafiî î ezhebi ve bazı mezhepler böylede, bizim Hanefi Mezhebimiz serbest mi bırakmıştır?
Hayır, bizde de amaelsiz iman manasızıdır ve içi boş sözdür.
Bizde de onlar kadardır ama o kadar kesin değildir farz-ı ayn gibi kabul etmemiştir.
“Bu gün kılmıyor yarın kılacak” der.
Orda pek çok hadisler vardır kesin büyük hadisler.
“Müşrikle müslümanın arasındaki fark namaz kılmamasıdır.”

---Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “(Müslüman) kişi ile küfür (inkâr) arasında olan (fark, perde, engel) namazı terketmektir.” buyuruyor.
(Cabir İbni Abdillah (radiyallahu anhu) dan; İmam Ahmed, Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir.)

--- Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem : (Müslüman) kişi ile şirk arasındaki fark namazı terketmektir.” (Müslim, İmân, 134 (82)

--- Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem “Kul ile küfür arasında sadece namazı terketme farkı vardır. (Yâni, namazı terkeden küfre girer.)
(Ebu Dâvud, Sünnet 15 (4678; Nesâî)

---Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Küfürle imân arasındaki fark namazı terketmektir.” (Tirmizî, İmân 9 (2622))

---Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Kul ile küfür arasındaki fark namazı terketmektir.” (İbni Mâce, Salât 77 (1078)

Bu hadisleri görmemek mümkün mü?..
Ama küfretmiş değildir namazı kabul etmekte kılamamakta..
Bu âyeti almıştır kılmayı farz-ı ayın kılmıştır Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem farz kılmıştır diyor.
Zâten Şafiî Mezhebinde sünnet yoktur.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ne yaptıysa farzdır hiç bakmaz ona.
Bu gün Cumada yanımda bu otellerden Araplar bindi.
Tabi bilmiyorlar câmi yerini, Cumaya gideceğiz ya tamam beraber gidiyoruz bende oraya gideceğim.
İşte şoföre soruyorlar kağıtlara yazmışlar işte Cuma için en yakın câmiye götür diye okutmaya çalışıyor.
Bizde konuşuyoruz.
Birlikte gittik câmide beraber yan yana oturduk hemen tabi adamlar aydın adamlar zâten hemen ordan Kur’ân getirip bağdaş kuruyorlar oturuyorlar hep.
Bitinceye kadar Kur’ân okudular hep.
Ben dikkat ettim bütün sünnetleri iki kıldı.
Şafiî ler 4 sünnet kılamaz.
İkişer ikişer kılmak zorundalar.
Hatta vitiri bile tek kılarlar.
Şafiî Mezhebinde sünnetle ikişer rekattır.
4 ancak farz namazlarda kılınır, kılmıştır Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem diye hadisler var.
Onlar ona iman etmişler o şekilde uyguluyorlar.
Vitiri bile tek başına kılıyor iki kılan kalkar tek başına bir daha kılar.
Böyle hadiste var.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem gece boyunca namaz kıldı kıldı kıldı ikişer ikişer sonra kalktı tek rekat namaz kıldı.
O namazın ortasında tekbir aldı tekrar “Allahu Ekber!” dedi ve kunut okudu.
Neden tek kıld? Neden tekbir aldı tekrar?
Ve orda kunut okudu ve neden ordaki duaları senelercı kıldığı halde “şunları okuyun, deyin!” buyurmamış.
Kendisi dediği var ben duydum ki şöyle dedi diye hadisler var.
Ama kendisi buyururdu ki şunları okuyun.
Neden insanları serbest bıraktı.
Vitir, o kunut dualarında neler olduğunu biliyoruz açıkca.
Bir yerden Kur’ân öğretmeni istemek için geliyorlar “bize Kur’ân öretmenleri ver!”
En iyi hafızlarından veriyor.
Hem de sahabeler: “Ben gideceğim ben gideceğim!” diye.
Ama biliyorsunuz o meşhur Bi’ri Maune-Maune Kuyusunda Yetmiş kurrâ sahabenin şehit edilmesi olayıdır.
Maune Kuyusuna varıldığında hepsini şehid ediyorlar.
Bir tanesi yaralı kaçıp geliyor diyor ki hepsini öldürdüler.
İşte o zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem namazın içinde açıyor ellerini ve beddualar ediyor.

Daha sonra (tilaveti) neshedilen şu ayetle Allah azze ve celle bu olayı Rasulüne bildirmiştir.: (Şehitlerin lisanı üzere) “Kavmimize tebliğ ediniz ki biz Rabbimize kavuştuk. O bizden razı oldu biz de O’ndan razı olduk.” Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bu yetmiş kurrâ sahabeye yandığı kadar hiçbir seriyyeye yanmamıştır.

Tamamı şehit edilmiş sahabelerden ümit kalmayınca, Rasulullah onları şehit eden kâfir kabilelere bedduaya devam etmiştir kunutta..
Onların peşine gönderdiği yakalıyıp hepsini öldürün diye gönderdiği kişiler geldi mi diye namazın içerisindeyken geri geri belli bir yere kadar yürüyordu.
Geri dönmeden yürüyerek namaza kaldığı yerden devam ediyor sehiv secdesi yapıyor namazın arkasından, böyle şeyler var incelikler var.
Evet. Hep Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in kendi hayatında yaşadığı şeyler bunlar örenkler..

“İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr”
İman edenler, Salih amel işleyenler, hakta ve sabırda vaisyetleşenler hariç, dört grup hariç.
Ancak İman edenler, Salih amel işleyenler, hakta ve sabırda vaisyetleşenler hüsranda değilir.
Yoksa herkes hüsrandadır.
İnsan olan herkes hüsrandadır açıkca.
“İllellezîne âmenû” Ancak iman edenler hariç!
Kime iman edecek Allaha ve Rasûlune!
“Başka?”
Başka yok!
“Var!” diyen getirsin Kur’ân-ı Kerimi bakalım!
nerde yimiş!
Onun için iman ancak Allaha ve Rasûlune olur.
“Ve amilûs sâlihâti” Salih Amel işleyenler.
“Nasıl işleyelim?”
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem gibi.
Zaman uygun değil mekan uygun değil insanlar uygun değil.
Değil keyfine göre hareket ediyor insan.
Kur’ân’a göre ya da Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e göre değil.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ne yaparsa yapsın o kendisi hele şimdi kendi kafa kanunları var ya.
Her konuda bakın. Her konuda!
Bütün islamı askıya almıştır.
Sadece Miras Hukuk değil Evlilik hukuku değil diğer diğer hukuklar değil neler neler neler.
Nereye gitmiştir?
İş zora gitmiştir asra gitmiştir hüsrana gitmiştir şimdi tam denenmenin zamanı işte!
Ne diyordu Hacı Osman Baba:“Hasandağının tepesinde su satamazsın!”
Orda insan gövdesi gibi kar suyu fışkırıyor dağlardan.
Ne suyu satacaksın kime satacaksın?.
Kime satacaksın?
Ama git Kerbelâ Çölüne bir tas suya bin deve!.
Bin devenin sahibi öleceğini anlasın bir tas suya verir binini de.
İşte kıymet.
Öyle sıkıntılı bir ortamda öylesine iman bir ateş gibi kor köz gibi avucunuzda olacak.
Atsanız imansız kalacaksınız atmasanız canınız yanacak.
Güzel kelimeler hoş kelimelerle.
Dünyayı tezgahlamış ahreti de tezgahlamaya çalışana insanlar.
Haramı yalanı her şeyi mübah bulan kendi keyfine göre bir İslam doğuran kurallar koyan o tarafına binen öbür tarafını hiç görmeyen zavallılar.
Bütün devletin imkanını kullananlar.
Tümünü aynı aileden milletvekili şunlar bunlar çıkarıp siyasi entikaların tümünü zaptırap altında tutan tarikatlar.
Ekonomik din baronları.
Fabrikalar bütün paraları eskiden düpedüz bankadaydı şimdi de kendi kurdukları bankalarda hiç kurtulamazlar hiç değil Allahu Zülcelâlin elinden kurtulmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in elinden kurtulmak yemin ederim ki hepimiz göreceğiz ki mahşer günü istismar ettikleri ZÂTların elinden kurtulamayacaklardır en başta.

فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ فَأْذَنُواْ بِحَرْبٍ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُوسُ أَمْوَالِكُمْ لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ
--- “Fe in lem tef’alû fe’zenû bi harbin minallâhi ve resûlih(resûlihî), ve in tubtum fe lekum ruûsu emvâlikum, lâ tazlimûne ve lâ tuzlemûn(tuzlemûne) : Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara 2/279)

O faiz yiyen ve yedirenlere karşı ALLAH celle celâlihu ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem savaş açmışlardır âyetini başlarına cehennem gibi geçirecektir.
İslam çok narin bir dindir.
Harika bir dindir.
Cehennemin ortasında cennet doğurur.
Hanif dinidir İbrahim aleyhisselâmın dinidir.
Nemrut’un dini değildir. Firavun’un dini değildir.
Öyle iş sarpa sarınca: “Aman Yâ Rabbi!” diye yata düşecek.
Her zaman Allahu Zülcelâl vardır hükmü vardır ve geçerlidir.
İşte bunu neden söylüyorum öyle güzel ayarlıyorlar ki şaşmamak mümkün değil.
Hayretler içinde kalıyorsunuz bunları tahminen felan söylemiyorum.
Fiilen şâhid olduğum olaylar var ve yüreğim yanmıştır .
Demişimdir demişim bizzat: “Be adam Allahtan korkun!” diye.

“Şu Zâtın vakfını ele geçirmişsiniz bari faize yatırmayın adamcağızın adıyla!” demişimdir.
X zâtın vakfı diye bankaya ismi geçiyor adamcağızın düşünebiliyor musunuz?
Yunus Emre Vakfı kuruyorum İş Bankasına hesap açıyorum ve diyorum ki faiz hesabı Yunus Ermenin hesabına getirin yatırın diyorum iyi mi Allah korusun!
Allahu Zülcelâl da diyor ki şöyle, şöyle.
Faiz yiyen ve yedirenler Allah ve peygamberine savaş açmışlardır.
Bu lütfullahın olmayışıdır bu.
Nasıl cehennem, cennetin olmayışıysa.
Lânet kelimesi de öyle bir kelimedir ki burada Allahın Lütfu yok demektir.
Yoksa yok ne yapalım elektrik demek gibi ya bu hüsrandır işte.
Elektrik kesildiyse hüsrandır.
Bir milyar tane âlet sayarım sana ki çalışmıyor diye.
Bir milyon kere iş kaldı.
Bir milyar plan proje kaldı.
Gözüm göremiyor derim.

İşte bütün bunlar, ne elektriğinden bahsediyorum.
Ben Muhammed Aleyhisselatı Vesselâmın nurundan bahsediyorum daha Türkçesi şah damarımızdan da öteden gelenden bahsediyorum.
Bize bizzat gelenden hayalen değil dışardan alma değil satın alma değil.
O domatesten patatesten ottan çöpten değil.
Dosdoğru anasının aslının özünden geldiğini söylüyorum ambalajlar sebeplerdir.
Allahu Zülcelâl ne bileyim ben geçen nerde idi ithal malı bir şey yemek zorunda bıraktılar bizi.
Adam gitmiş teee ne bileyim ben Brezilya bir yerde yetiştirmiş.
Ona gelmiş illâ israr ediyor yav bir lokma yeyin bir lokma yeyin.
Yav bu nerden?
Etiketinden okuyor bak şurdan gelmiş bak görüyor musun?
Bakın bakın Allahu Zülcelâl Brezilyadan bir meyve ürettirip de bize getirip yedirmek felan bunları bunlar bizim için lâzımdır.

Kün fe yekun!
Allahu Zülcelâlin maddesi mânâsı, projesi planı olsunu olmasını eski malzemeyi kullanalım değil bunlar değil bir saniye de yok bir saniye de yenisi var sistemin.
İşte husr, hasar zarar ziyan gerçekten çok kötü. Çok acı.
Çünkü husrda sırrı kendisinin halk ediş zannı vardır.
Temelindeki hata esas buradan kaynaklanmaktadır.
Sîn daima insanla ilgilidir benim anlayabildiğim kadarıyla Ve Yâ-Sîn sanki doğrudan doğruya İnsan Sûresi, Beden Sûresi diğerlerini içinde toplayan bir sûredir...

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:35
Bi’ri Maune-Maune Kuyusunda Yetmiş kurrâ sahabenin şehit edilmesi olayı.


Hicretin 4. senesi, Sefer ayı idi. Benî Âmir Kabilesinin efendisi ve reisi Ebû Berâ' Âmir bin Mâlik, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i ziyaret maksadıyla Medine'ye geldi. Ebû Berâ, samimi bir insan, Resûl-i Ekrem ve Müslümanlara dost biriydi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize hediye etmek üzere de iki at ve iki deve getirmişti. Ancak Resûl-i Ekrem, "Ben, müşriklerin hediyesini kabul edemem. Eğer hediyenin kabul edilmesini istiyorsan Müslüman ol!" diyerek onun hediyesini kabul etmedi ve kendisini Müslüman olmaya dâvet etti.
Ebû Berâ o anda Müslüman olmadı, ama İslâmiyete karşı gösterdiği alâkadan da vazgeçmedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize, "Yâ Muhammed! Beni dâvet ettiğin din, pek güzel, pek şereflidir. Kavmim benim sözümü dinler. Eğer Sahabîlerinden birkaçını Kur'an ve Sünneti öğretmek üzere gönderecek olursan, ümit ederim ki, dâvetini kabul ederler" dedi.1
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Necid halkına pek güvenmiyordu. Ashabına bir hâinlikte bulunabilirler endişesini taşıyordu, "Göndereceğim kişiler hakkında Necid halkından korkarım" diyerek de bu endişesini izhar etti.
Ancak Ebû Berâ' teminat verdi. "Onları ben himâyeme aldıktan sonra, Necid halkının onlara dokunması hadlerine mi düşmüş?" dedi.
Ebû Berâ'nın güvenilir, sözüne itimad edilir biri olması, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin endişesini giderdi. Sonunda 40 veya 70 kişiden ibâret irşad heyetini göndermeye karar verdi. Altısı Muhacir, diğerleri Ensardandı. Hepsi de Suffa ehli idi. Başlarına Münzir bin Amr tayin edildi. 2
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Ayrıca Necid halkına ve Benî Âmir reislerine verilmek üzere heyetle birlikte bir de mektup gönderdi.
İrşad ve tebliğ heyeti Bi'r-i Maûna denilen mevkie vardı. Burası Medine'nin doğu tarafına düşen Süleym ile Âmiroğulları yurtları arasında kalan Benî Süleym'e âit bir su kuyusu idi. Burada Hz. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'ın mektubunu Amir bin Tufeyl'e götürmek vazifesini, Haram bin Milhan üzerine aldı. Bu Sahabî mektubu getirip ona teslim etti. Ne var ki, mektubun muhatabı Âmir, okuma gereği bile duymadan elçi Sahabîyi orada şehid etti.13 Aziz şehidin bu adamın darbeleri altındaki son sözleri şunlar oldu:
"Allahü Ekber! Kâbe'nin Yüce Rabbine yemin olsun ki, kazandım gitti!"4
Âmir bin Tufeyl, bu ma'sum Sahabîyi şehid etmekle de yetinmedi. Âmiroğullarını heyetteki diğer Sahabîleri de öldürmek için yardıma çağırdı. Ancak, Âmiroğulları önceden Ebû Berâ, gelecek irşad heyetine dokunmayacaklarına dair söz vermiş bulunduklarından, bu adamın yardımına yanaşmadılar.
Benî Âmir'den yardım konusunda red cevap alan Âmir bu sefer kendisi gibi gözleri ve gönülleri kan ve kinle dolmuş Süleymanoğullarından bir kaç kabilenin yardımını temin etti. Hep birlikte Maûna Kuyusu mevkiinde olup bitenlerden habersiz bekleyen masum Sahabîleri de şehid etmek üzere harekete geçtiler.
Bu arada, mektubu götüren Sahabinin geciktiğini gören irşad heyeti, dinlendikleri Maûna Kuyusu mevkiinden durumu öğrenmek üzere Necid bölgesine doğru yol almışlardı. Tam o sırada, karşılarında elleri silahlı kalabalık bir müşrik topluluğu buldular.
Sahabîler kılıçlarını sıyırarak kendilerini çepeçevre kuşatanlara, "Vallahi bizim sizinle hiç bir işimiz yok. Biz sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin verdiği bir vazife için yolumuza gidiyoruz" dediler. 5
Fakat, kana susamış müşrikler, bu sözlere aldırış bile etmediler.Kararları kesindi. İslâm ve îmânı öğretmek kudsî vazifesiyle yola çıkan bu fedakâr Sahabîleri, teker teker şehid edeceklerdi.
Başlarına gelecekleri fark eden Sahabîler, el açarak Rabb-ı Rahîmlerine şöyle yalvardılar:
"Ey Rabbimiz! Durumumuzu Resûlüne haber verecek burada kimsemiz yok. Selâmımızı ona Sen ulaştır! Peygamberin vasıtasıyla kavmimize haber ver ki: Biz Rabbimize kavuştuk. Rabbimiz bizden razı oldu ve bizi de razı etti." 6

Aynı anda Cebrâil (a.s.) bu kahraman Sahabîlerin selâmını ve durumlarını Resûl-i Kibriyâ Efendimize ulaştırdı. Selâmlarına, "Aleyhimüsselâm" diyerek karşılık veren Resûl-i Ekrem, Ashabına dönerek müşriklerin bu fedakâr kardeşlerini şehid etmek üzere olduklarını haber verdi ve onlar için mağfiret dilemelerini istedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Ashabına bu haberi iletirken irşad heyetinde bulunan Sahabîlerin bir kaçı müstesna diğerleri hâin düşman mızraklarıyla delik deşik edilmiş ve şehid olmuşlardı. Kurtulan Sahabîlerden ikisi, deve gütmeye gitmişlerdi, biri ise öldü diye şehidler arasında terk edilmişti. Develeri güden iki Sahabî, bir müddet sonra Bi'r-i Maûna mevkiine dönünce dehşetli manzarayla ürperdiler. Bu ciğer parçalayıcı sahne karşısında gözyaşı döktüler. Kendine hakim olamayan biri, müşriklerin arkasına takıldı ve şehid oluncaya kadar kendileriyle çarpıştı. Diğeri ise esir alındı, ancak sonradan serbest bırakıldı. Şehidler arasında öldü diye terk edilen Ka'b bin Zeyd Hazretleri ise müşrikler ayrıldıktan sonra, çıkıp Medine'ye geldi.7

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin Bedduâsı;
Bu seçkin Sahabîlerinin haince bir suikaste kurban gitmelerinden dolayı Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz son derece üzüldü.
Enes bin Mâlik, "Resûlullahın Bi'r-i Maûna'da şehid edilen Ashaba yanıp üzüldüğü kadar hiç bir kimseye, hiçbir şeye yanıp üzüldüğünü görmedim"8 der.
Duyduğu derin üzüntü, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi, bu canilikte bulunanlara bedduâ etmeye kadar götürdü. Haber aldığı gecenin sabah namazında birinci rekâttan sonra ikinci rekâtın rükûundan doğrulunca şu bedduâda bulundu:
"Allah'ım! Mudar kabilelerini kahreyle. Allah'ım! Onların yıllarını Yusuf Peygamberin kıtlık yılları gibi çetin yap, başlarına dar getir. Allah'ım! Lihyanoğullarını, Adal, Kare, Zi'b, Rı'l, Zekvan ve Usayya kabilelerini sana havale ediyorum. Zira, onlar Allah'a ve Resûlüne karşı geldiler."9
Peygamberimiz, bu bedduâsına bir ay boyunca, vakit namazından sonra devam etti. Sahabe-i Kiramda "Âmin" dediler.10
Fahr-i Kâinatın bu duâsı kabul olundu. Kısa bir müddet sonra adı geçen bölgede kıtlık, kuraklık başladı. Yağışlar, sular kesildi, her taraf yanıp kavruldu. Diğer taraftan Ebû Berâ da Resûl-i Ekrem Efendimizin, "Bu; Ebû Berâ'nın başımıza getirdiği bir iştir" sitemine ve yapmış olduğu himâye taahhüdünün yeğeni Âmir bin Tufeyl tarafından böylesine canice çiğnenmesine tahammül edemedi ve üzüntüsünden hastalanarak kısa zaman sonra öldü.
Ard arda meydana gelen Reci' ve Bi'r-i Maûna faciâlarında seksen kadar güzide Sahabî şehid düşmüştü.
Faciâdan, Mudarilerden olduğunu söylemekle kurtulan Amr bin Ümeyye, Medine yolunu tuttu. Yolda iki adama rastladı. Bi'r-i Maûna'da Sahabîleri şehid eden kabileye mensub kimseler olduğu zannıyla bir fırsatını bulup onları öldürdü.
Medine'ye gelip durumu haber verince, Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Sen ne kötü bir iş yaptın" buyurdu.
Zira, bu iki kişi Âmiroğullarından idiler ve Medine'ye gelerek Peygamberimizle görüşmüşlerdi. Ayrılırken de Resûl-i Ekrem kendilerine bir emân ve dokunulmazlık yazısı vermişti. İşte Amr'ın öldürdüğü emân verilmiş bu kimselerdi.
Dokunulmazlık yazısını, öldürülen iki kişiyle Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizden başkası bilmiyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem, verdiği sözün, bu sözünden haberi olmayan bu Sahabî tarafından ihlâl edilmesi sebebiyle öldürülenlerin diyetini ödedi. Böylece verdiği söze ve yaptığı antlaşmaya sadakatını göstermiş oldu.

1. Sîre, 3:193-194; Tabakât, 3:514; Taberî, 3:34.
2. Sîre, 3:194; Tabakât, 2:52; Buharî, 3:28.
3. Tabakât, 2:52; Buharî, 3:29.
4. Buharî, 3:29.
5. Buharî, 3:28.
6. Buharî, 3:29; Müslim, 6:45.
7. Sîre, 3:194; Tabakât, 2:52.
8. Tabakât, 2:54.
9. A.g.e., 2:53.
10. Ebû Davûd, Sünen, 2:68.

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:36
KUL İHVANÎ ASR SÛRESİ SOHBETİ

(Devamı)

Evet burada “ve tevâsav bil hakkı” hakkı tavsiye, gerçeği tavsiye, neydi gerçek?
İmandan ve Amelden sonra gelen bir gerçek.
İman şeriatta şart, amel tarikatta şart.
Peki marifette hakk olan gerçek ne?
Nedir Hakikat-ı Muhammedîyye.
Âyet kendi yerine o kadar güzel oturuyor ki.
Hakikat-ı Muhammedî nedir hakk olan nedir?
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in oluş makamında Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in eli elimizde yüreği yüreğimizde olsa.
Bizim fişimiz prizinde olsa olsa ne alırız biz nedir hakikatı.
Bize aktaracağı şey nedir.
Musluğu sola açtığımda ne yapıyor.
Suyunu buyur iç diyor.
Düğmeye bastığımda buyur ampulden aydınlan diyor.
Makineye bastığımda açıyor, hakikatını bana seriyor.
Sırrını bana veriyor zâten.
Ayanıma direk dikiyor.
Sabır nedir Rububiyyet bileliğine sahibliktir.
Rububiyyet bileliği El Rabb celle celâlihu ile şah damarından yakın oluşun sürekli korunuşu kolay iş midir.
Biz iş yapmak bakımından düşünüyoruz.
Bize göre eğer tablo olsaydık duvara çivileyip asalarda dünyanın en temiz adamı olurduk.
Tabi ki Allahu Zülcelâl da:
"Eğer siz günah işlemeseydiniz sizi yok eder yeni bir millet yaratırdım onlar günah işler derlerdi ki :A"man Ya Rabbi bizi affet!" derler de ben de onları affederdim!."
Sen niye üzülüyorsun Ya Muhammed Allah isteseydi tümünü melek yapardı o kadar çok âyetler var ki.
Sen onların sözlerine mi üzülüyorsun.
Bakmaz mısın şu insan oğluna biz onların içini dışını biliriz bakmaz mısın insanoğluna biz onu bir nutfeden halk ettikte hasimin mubin oluverdi.
Şimdi kalkıpda diyor ki Allah vardır diyor yoktur diyor bir şeyler söylüyor kim.
Firavunlar, Ebu Cehiller nerde onlar.
Yok yok ama bu gün başkaları var.
Peki kim var?
Ben varım.
İşte mesele bu ya zâten bende onu söylüyorum.
Ben ne zaman Eyyüb aleyhisselâm kimle mücadele etmişse onlarla mücadele edeceğim de Eyyübî olacağım.
Yusuf aleyhisselâm kimlerle mücadele ne şekilde yapmıştı da ben yaparak aynı Yusufî olacağım tüm bunları yaşamayacak mıyım?
Ben Firavunumu Müslüman edersem Musevî olurum zâten benim nefsimin kurtulanlardan olur.
Ben elbette Nemrudumu “Lâ İlâhe” mi “illâ Allah” yaptığım ÂN-da İbrahimleşirim İbrahimî olurum..
Tüm bunlar elbette cehâletimi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem de Kemâlâta SEViyelemeliyim!
Çünkü benimde bir Ebu Cehilim vardır.
Bende AKIL Kartıma yüklenen esmalar vardır.
Ebu Cehil, cehâlet esmaları vardır.
Her insanda vardır bunlar, İmkanla İmtihanda KULLUK gereğidir .
İnsan denenmek için gelmiştir yeryüzüne.
İmtihanda YOL gösterilmiştir imkan da sağlanmıştır.
İrade-yi cüz’iyye ve Güç verilmiştir.
El verilmiştir, kol verilmiştir akıl ve can verilmiştir.

Ceryan verilmiştir el-AN verilmektedir bütün bunlar bize prototip olarak örnek olarak ABDULLAH da OL-AN Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem !
Bakın haa işte şöyledir Kur’ân-ı Kerimde ya da anlatımda bir tane Nemrud yaşadı da masal mı bu?
Yaşamıyor muyuz İbrahim aleyhisselâmın yaşadığı halleri?
Yaşamıyor muyuz diğerlerinin tüm hallerini?.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in başına gelenler başımıza gelmiyor mu?
İşte bütün bunlar hepisi Hakikat-ı Muhammed sallallahu aleyhi vesellem!
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in Hakikatı.
Bir tek BİZ mi uğraşmaktayız “Adüvvün Mubîn” OL-AN ŞEY-tAN la?..
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem uğraşmamış mıydı?

--- Aişe (ra) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde) diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince hâlimi anladı ve: "Kıskandın mı yoksa?" dedi. Ben de: "Evet! Benim gibi biri senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?" dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Sana yine şeytan gelmiş olmalı!" dedi. Ben de: "Benimle şeytan mı var?" dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "ŞEYTAN-ı olmayan kimse yoktur." dedi. Ben de: "Seninle de var mı?" dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Evet, ancak ona karşı ALLAH (celle celâluhu) yardımcı oldu da MÜSLÜMAN OL-du!" buyurdu.
(Mülim, Münâfikûn 70-2815; Nesâî, İşâretü'n-Nisâ 4-7,729)

--- Âişe (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i bekliyordum. Yanıma gelir gelmez elimi saçları arasına soktum. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Şeytanın sana geldi yine” buyurdu. Ben de: “Senin şeytanın yok mu?” diye sordum. O da: “Evet ama Allah ona karşı bana yardım etti de Benim şeytanım Müslüman oldu” buyurdu.
(İ. Ahmed, Müsned: 23701)

Vasiyetleşmek kimde vasiyetleşelim.
Elbette Vasiyeti, Vasiyetin “VaV” Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem dir.
Öyledir zâten.
Elbette ordan buraya gelen direkleri vardır, vardır tabi Zâhirdeki
babalarımız gibi Bâtında Allah Dostları el ele, el ele gelmektedir.
Aynen Zâhirin aynı ANTİPOT-udur o olmasa Zâhir olamaz.
Kesinlikle OL-amaz...
Bir şey varsa, O ŞEY-in en az İKİ YÜZÜ kesin vardır, mutlaka.
Elinize bir kağıt alın, sigara kağıdının ince bir kalınlığı ve iki yüzünün olduğunu göreceksiniz.
Mecbur vardır.
Bu âlemde VAR-lık İKİ-likle mümkündür!
ALLAH celle celâlihu içindir TEK-lik!..
Tavsiye Allahu Zülcelâl’in kendisinden gelmektedir.
Bakınız Kur’ân-ı Kerimin çoğunda bizim yerimize dualar eder Allahu Zülcelâl: “Şöyle şöyle deyin!” diye.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in: “Ümmetî Ümmütî: Ümmetim! Ümmetim!” hadisi meşhurdur biliyorsunuz.

--- Enes radiyallahu anh'dan: Ma'bed bin Hilâl el-Anzî dedi ki:
"Enes'in yanına varmak istedik. Ona gidebilmemiz için Sâbit'i aracı yaptık, beraberce gittik. Daha namaz kılıyordu. Sabit ondan içeriye girmemiz için izin istedi. O da İzin verdi. İçeriye girdik. Sâbit'i yatağına oturttu. Sabit ona şöyle dedi:
“Ey Hamza'nın babası! Basralı kardeşlerin senden, şefaat hadisini rivayet etmeni rica ediyorlar.” Şöyle dedi:
“Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bize şunu anlattı: Kıyamet gününde insanlar kalabalık halinde birbirlerine girmiş bir vaziyette Âdem Aleyhisselâm'a gidecekler:
“Zürriyetine şefaat et!” diyecekler. O şu cevabı verecek:
“Benim buna yetkim yoktur, siz İbrahim'e gitmelisiniz. Çünkü o, Allah'ın dostudur.”
Hemen ibrahim'e gidecekler. O da:
“Benim buna yetkim yoktur, en iyisi mi siz kelimullah olan Musa'ya varın!” diyecek. Derhal Musa'ya varacaklar. O şöyle diyecek:
“Benim buna yetkim yok; siz Allah'ın Ruhu ve Kelimesi olan isa'ya gitmelisiniz.”
Ona vardıklarında ise o:
“Benim buna yetkim yok. Siz en iyisi Muhammed sallallahu aleyhi ve seHem'e gidin!” diyecek. Nihayet bana gelecekler.
Ben de Allah'a varıp izin isteyeceğim. O da bana izin verecek.
Huzurunda simdi yapamayacağım (fakat) o zaman bana ilham edeceği hamdü senâlarda bulunacağım.
Sonra Rabbime secdeye kapanacağım. Söyle buyuracak:
“Ey Muhammed, kaldır başını! Söyle, sözün dinlenecek, iste, istediğin sana verilecek. Şefaat yetkisi dile, bu yetki de sana verilecek.”
Ben de şöyle yalvaracağım:
“Ey Rabbim!Ümmetî!-Ümmetim, Ümmetî!-Ümmetim!”
Şöyle denilecek:
“Haydi git, kalbinde bir buğday ya da arpa danesi kadar imanı bulunanları oradan çıkart!”
Gidip buyruğunu yerine getireceğim.
Gelip aynı hamdü senâları yine yapacağım.
Huzurunda secdeye kapanacağım. Bana şöyle denilecek:
“Ey Muhammed! Kaldır başını! Söyle, sözün dinlenecek, iste, istediğin verilecek. Şefaat yetkisi dile, o da sana verilecek!”
“Ey Rabbim!Ümmetî!-Ümmetim, Ümmetî!-Ümmetim!” diyeceğim. Şöyle buyuracak:
“Haydi git oradan kalbinde hardal tanesi kadar imanı bulunanı çıkart!”
Gidip bu emri de yerine getireceğim.
Sonra gelip Rabbime aynı hamdü senâlarda bulunacağım, sonra secdeye kapanıp O'na yalvaracağım. Bana şöyle denilecek:
“Kaldır başını, söyle, sözün dinlenecek; iste, istediğin verilecek, şefaat yetkisi iste, o da sana verilecek!”
Bunun üzerine: “Ey Rabbim!Ümmetî!-Ümmetim, Ümmetî!-Ümmetim!”diyeceğim. Bana şöyle denilecek:
“Haydi git, hardal tanesinden daha az, daha az, daha az imanı bulunanı da oradan çıkart!”
Hemen büyük bir neşe ile gidip O'nun buyurduğunu yerine getireceğim.”
İşle Enes'in bize naklettiği hadis budur.
Onun yanından çıktık, geri dönerken sahranın bir tepesine varınca, dedik ki: “Ebû Halîfe'nin evinde gizlenen el-Hasan'a varıp selâm versek de bir de bu hadis hakkında ona sorsak.”
Evine girdik ve selâm verdik. Dedik ki:
“Ey Ebû Saîd! Biz şimdi kardeşin Ebû Hamza'nın (Enes'in) yanından geliyoruz. Bize şefaat hakkında şimdiye kadar benzerini hiç duymadığımız bir hadis nakletti.”
“Ne imiş bakâlim, söyleyin!'” deyince, hemen hadîsi kendisine naklettik.
“Daha daha, ne dedi?” diye sorunca;
“Hepsi bu kadar, daha başka bir şey bildirmedi” dedik.
“O, bize bunu yirmi yıl önce anlatmıştı. Bunu bilmeyen yoktur. (Enes) o günlerde bütün hafızasını toplamış bir haldeydi. Şimdi ise
(o hadisin) bir kısmını unutmuş görünüyor. Şeyh (Enes) bunu ya unuttu, ya da tevekkül edip amel etmeyi terketmenizden korktuğu için onu(n devamını) size nakletmemiştir.”
“Nedir o terkettiği ya da unuttuğu şey?'” diye sorduk. Güldü ve şöyle dedi:
“İnsanlar aceleci yaratılmıştır. Ben size Şimdi onu anlatmak istiyorum." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Size dördüncü kez Rabbime dönüp aynı hamdü senâlarda bulunduktan sonra huzurunda secde-ye kapanacağım. Bana söyle denilecek:
“Ey Muhammedi Basını kaldır, söyle, söylediğin dinlenecek. İste, istediğin de verilecek. Şefaat yetkisi dile, o da sana verilecek.”
Şöyle diyeceğim:
“Yâ Rabbi bana '”Lâ ilâhe illallah” diyenler hakkında, da izin ver!” Şöyle buyuracak:
“Bu sana ait değildir. Lâkin izzetim, kibri-yâm, azametim ve celâlim hakkı İçin, oradan “Lâ ilâhe illallah!” diyenleri ben mutlaka çıkartacağım!” buyurdu.
(Buhârî ile Müslim)

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem den Hakkı DUYup Hayrda UYmada
Ali kerremullahi veche gibi bir şahsiyet yoktur.
Ali kerremullahi veche nin zâten hayatı hep öyle geçmiştir.
Ya cihad meydanlarında ya da ilim sahasında geçmiştir.
Hayatında bildiğim kadarıyla bir tek bir tapulu malı olmamaıştır.
Bizim Siirtli Hocamın da tapusu olmamıştı üzerinde hayatında.
Tapusuz gelip geçmiştir.
Siirtli de öyleydi: “Allah bana hiç tapu nasıp etmedi. Babamdan kalan ve ufak tefek şeyleri de bağışladım. Vekâlet gönderdim ben istemem!” dedim derdi. Öylece de geldi geçti bu ÇÖPlükten..
Tapu nasip olmadı ona.
“Tapu kaydım olmadı hayatta derdi Nüfus kağıdımdan başka kağıdım olmadı!” derdi.
Bir kere imamlık çıkmıştı.
“İmam olmak zorundasın dışardan olmuyor” diye mecburi İmam olmuş.
Osman Efendi diye bir zatı vekil tayin etmiş maaşına.
12 sene o adamcağız da almış çoluğu çocuğu epeyce var onları okutsun diye ona bırakmıştı maaşını.
“Ben olursam müzzenlik yap, olmazsan namazı da kıldırırsın bazen bir yere gidiyorum” dedim diyor.
“12 yıl bu halde sürmüştür.
“Eee zengin bir adammış!” derseniz.
Yook yoook zengin bir adam falan değil!
Hanımının ufak tefek şeyleri vardı onlarla geçinir amma o da bir minnetti ama yapacak bir şey yoktu ufak tefek işler yapsa yapmasa da zâten öyle inandığı gibi de gitmiştir öbür tarafa.
“Ekmek parasını veremediğim günler oldu!” diye kendisinden duydum. Vasiyetleştik onunla.
Hakkta ve sabırda vasiyetleştik Antalya da bilmeyen yoktur bizi o cemaat üstünde toplantılarımızı.
Şu anda Aksaray’a da gönderildi, epey sohbet cdleri yıllarca sürdü çünkü o sohbetler hep videoya alınmıştı.
Siirtli Hocamla bizim meşhur sohbetlerimiz vardı, karşılıklı oturur aramızda bir küçük bir şey vardı sehpa gibi.
Kkalb kalbe oturalım!” derdi karşılıklı ve böyle çok enteresan sohbetler olurdu.
Yoksa zâten konuşmazdı basit şeyler konuşurdu.
Bazen de çok açardı açılırdı derunî konuşurdu.
Kur'ân-ı Kerim Hafızı ve Hadis-i Şerif âlimi olduğu için kendisi de çekirdekten Usta ERENlerce yetişmiş Tevhidî Tasavvufçu olduğu için sohbetleri çok hoştu.
Hakkta ve hayrda vasiyetleşirdik.
“Bizi bir araya getiren Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bizi buluşturduğu izin Rabbıma şükrediyorum gece gündüz!” derdi.
Birbirimizi çok severdik.
Çünkü hakkı ve hayrı korumada vasiyetleşirdik…

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
--- “Yâ eyyuhellezîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nâren vakûduhân nâsu vel hicâretu aleyhâ melâiketun gılâzun şidâdun lâ ya’sûnallâhe mâ emerehum ve yef’alûne mâ yu’merûne : Ey iman edenler! Kendinizi ve aile halkınızı öyle bir ateşten koruyun ki, onun tutuşturucusu insanlarla taşlardır. (O ateşin) üzerinde öyle melekler vardır ki, çok sert, çok kuvvetlidirler. Allah kendilerine ne emretti ise, ona isyan etmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar.” (Tahrîm 66/6)

Allahu Zülcelâl: “Ey iman edenler kendinizi çoluk çocuğunu ateşten koruyun!” buyurmaktadır.
Bu hakkta ve hayrda ve sabırda vasiyetleşmenin ta kendisidir.
Bakın hiçbir bunun o kadar çok yansımaları vardır ki Kur’ân-ı Kerimde.
Nerelerde sabredileceği çok önemlidir.
Kur’ân-ı Kerimde çok vardır.
İnnallahe ma sabirin Allah sabredenlerle beraberdir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
--- “Yâ eyyuhellezîne âmenustainû bis sabri ves salât(salâti), innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne) : Ey iman edenler, sabırla ve namazla Allah’dan yardım isteyin. Muhakkak Allah’ın yardımı sabredenlerle bareberdir.” (Bakara 2/153)

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:37
KUL İHVANÎ ASR SÛRESİ SOHBETİ

(Devamı)

Hangi şartlarla hangi işlerle ne zaman nasıl olduğu ise bu âlem bi âlem âlemdir.
Bazen diziler izleriz.
Bütün hızıyla en son imkanlarını kullanarak ceylanı yakalamaya çalışan bir panter, bir çıta, bir aslan bunu hakk bilmekte canı için yapmaktır.
Bütün imkanlarını kullanarak akıl almaz biçimde yay gibi fırlaya fırlaya kaçmaya çalışan ceylan da canı için yapmaktadır.
Ve ben demişim oraya işte: “Can bizde BİR-dir İKİ sanılır!”
İşte bu SEVİYEyi bulmak zordur onu diyorum.
“Ceylan mıyım Aslan mıyım?” a girdiği anda çökecektir.
“CAN BİRLİĞİ” nde bunların hayal olduğunu görecektir.
Gerçekten öyledir zâten.

Siirtli Hocam toprak oldu sanıyorum.
Epey oldu işte bir ayı geçmiştir vefat edeli.
Bütün bunlar bir asra sarılır.
Asır çıktığında bunlar kaybolur gider gibi gözükür ama sarılır.
İşte tavsiye edenlerden olmak HASBİ HİZMET burada işler.
Bakınız onlar, İmanı tavsiye etmiyorlar, Salih Ameli tavsiye etmiyor.
Neyi tavsiye ediyorlar birbirlerine?
Hakkı ve Sabrı tavsiye ediyorlar.
Ötekiler ötekiler zâten doğrudan doğruya “AKIL” lı oluşun belli şartları vardır.
İslam OLmak için;
Rüşde eremiş olacak, hür olacak, aklı olacak, tebliğ duyacak İslam olmak zorundadır artık hiç, hiçbir bahanesi olamaz!.
Onun için zâten HASBÎ HİZMET doğrudan doğruya devreye girer. Tavsiyeyle girer demek istiyorum.

“Ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr” ile..
“Ve tevâsav bil hakkı” burada durmak lâzım.
Hakk Kudretullahtır.
Kaf, tek kelime ile benim en çok hoşuma giden şey Kudretullahtır.
Bu çift Kaf ile yazılır.
Bunun hayata geçişi El Hayy olarak zuhura çıkışı El Hakktır.
Biliyorum ki biliyoruz ki 4 esma vardır.
Rabb teâlâ, tezgah lâzım.
Evet El Huu, hüviyet için birisi lâzım.
Bir şey dediğiniz anda hüviyet vermeniz lâzım.
El Huve devreye girer. Çıktığı anda HAKK tır.
Aslında hepsi Hayydır fakat biz harekete hay dediğimiz için gelişime hayy dediğimiz için haydi diyelim bize göre ürüyor türüyor bir şeyler yapıyorsa hayy deriz.
El Hayy esmasını da aldı mı da dördü bir arada ne olur?
“Lâ İlâhe İllâ Allah” olur.
Bunun adı taş olur kuş olur işte, Barbaros olur başka bir şey olur, İrem olur ne olur?
Herhangi bir şey olur işte bütün bu oluşumu Hakkı El Hakk çift Kudretullah hakikatı bâtın Kudretullahının Zâhirde Kahharî görünümü.
Öyle midir?
Öyledir tabi. Bir tek zerre dahi Allahu Zülcelâlin EKBER liği kadar büyüktür.
Allahu Zülcelâl, Firavun’unun tırnağından vaz geçmez, geçmez kendi EKBERiyyetidir çünkü.
Kimsenin değil O’nundur Firavun’unu!
Firavun’luk yapması bizim akıl için imtihan sorusundan başka bir şey değildir.
Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem: “Allahım, bana eşyanın hakikatini öğret. Hakkı hak bilmeyi, batılı batıl olarak görmeyi nasip et!”
Eşyanın hakikatını öğret nedir?
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kendisi iken EŞYA nın hakikatı.
İşte bütün bunlar ÖZe ulaşım meselesidir ulaşım.
Ulaştıktan sonra câhillik mi kalır.
Bir yere varamayış yolu bilemeyiştendir.
Varamayışlar, orda olamayışlar, boş boş kuru lafınan yaşayamayışlar!.
Kendi kafasından şunundan bunundan kendi içinde bir şeyler doğurup hayal içinde hayal yaşaması hep bunlar, hep yanlıştır.

“Ve tevâsav bis sabr”
Orda biliyoruz ki bereketin sahibi oluştur SABR.
Bereket dediğimiz Re bileliğidir, rıza bileliğidir, rüşd bileliğidir.
Ruyet bileliğidir.
“Rububiyyet Bileliğidir şah damarım var kardeşim muhakkak şah damarımdan yakın biri var kardeşim, AKRABA-KARÎB!” demektir.
Desek de demesek de zâten öyledir.
Bunu “İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr” bunu böyle biliyoruz zâten.

Kısa bur sûre fakat güzel bir sûredir ASR.
Dörtlü Şeriat - Tarikat - Marifet - Hakikat.
Es Sabr esması biliyoruz ki hadisledeki esmaların sonuncusudur ve bu çok muazzam bir esmadır.

ES SABÛRU celle celâlihu

Es Sabûru : Çok sabır gösteren, sabbar. Mutlak sabrın sahibiolan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL celle celâlihu .
Sabera : Birini bir şeyden alıkoymak. Tutmak. Sabretmek. Dayanmak. Musibet ve belâlara dayanmak.
Sabbera : Birini sabra davet etmek.
Tesabbera : Sabretmek. Kendini sabretmeye zorlamak.
Sabbar : Çok sabırlı.
Sabr : Sabır, tahammül.
Sabîr : Sabırlı, kefil.

EL SABÛR celle celâlihu
Sabr kökünden kendini tutmak, tahammül etmek, sızlanmamaktan mübalağadır Sabûr..
Aslında aklın ve naklin yapılmasını gerekli gördüğü hususları yapmak ve yasakladıklarından uzak durmak için Nefsi kontrol altında tutmaktır.
Allah celle celâlihu için ise günahkarlar anında ceza vermemesi ve lütfuyla muamelesidir.
El Sabûr, İnsanla ilgili Kevnî İsim ve Sıfat grubundadır. El Halîm İsmiyle anlam yakınlığı vardır.
Kur’ânda kullara, peygamberlere ve Allah celle celâlihu’ya nisbet edilerek çokça geçer.
Hadislerde de çokça geçer.

--- Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem: “Başkalarından duyduğu eziyete Allah ‘dan daha çok sabreden bir kimse yoktur. İnsanlar Allah celle celâlihu’a ortak koşup denginin ve çocuğunun bulunduğunu söyledikleri halde O yine de insanları rızıklandırmakta, kendilerine sıhhat ve afiyet vermektedir..”
(Ebû Musa el Eşâri ra dan; İ. Ahmed, Müsned, IV-395; Buharî, Edeb, 71; Müslim, Münafikun, 49-50)

وَالْعَصْرِ

--- “Vel asr(asri).: Asr'a andolsun;” (Asr 103/1)

إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ

---“İnnel insâne le fî husr(husrin) : Gerçekten insan, ziyandadır.” (Asr 103/2)

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

---“İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr (sabrı) : Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr 103/3)

Evet şöyle bir göz atâlim.
4 kişi müstesna;
İman edenler
Salih amel işleyenler
Hakkı ve tavsiye edenler vasiyetleşenler
Sabrı tavsiye edenler vasiyetleşenler!..
Burada bir başka şey vardır insanlar Allaha Zülcelâl yolunda Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem yolunda TESLİMİYET ve İSTİKAMET BULmalarında Tâlim-Terbiye, Öğretim-Eğitim bakımından kendilerine eğer yardım bir şey sağlanıyorsa bu hakikatta o kadar önemli ki bir kişinin canını kurtaran bütün canları kurtarmış gibidir.
Tersi ise bir kişiyi öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir.
Manen öldüren bunun dört katı beteridir.
Bir kişiyi dirilten de bütün dünyadaki insanları diriltmiş gibidir âyetler ve hadisler var biliyorsunuz manevîyatta da böyledir.

مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا وَلَقَدْ جَاء تْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ

--- “Min ecli zâlik (zâlike), ketebnâ alâ benî isrâîle ennehu men katele nefsen bi gayri nefsin ev fesâdin fîl ardı fe ke ennemâ katelen nâse cemîa (cemîan) ve men ahyâhâ fe ke ennemâ ahyen nâse cemîa (cemîan) ve lekad câethum rusulunâ bil beyyinâti summe inne kesîran minhum ba’de zâlike fîl ardı le musrifûn (musrifûne) : Bu nedenle, İsrailoğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır.” (MÂİDE 5/32)

Bu gün bizim İslam Milletimiz bir yanlışın içine düşmüştür, nedir bu?
TEVHİD Davası ve dâvetini, kişiler kendilerinde sanmışlar ve göstermeye yeltenmişlerdir.
Allahu Zülcelâle ve Rasûlullah SALLallahu aleyhi veselleme ait ve sıradan bir insanın taşıması mümkün olmayan vasıfları, özellikleri kendi üzerinde var diyerek yanlışa düşmüşler ve düşürmüşlerdir.
Halbuki buna hiç hacet yoktur.
Siz Elektrirk Üreten Keban olmak zorunda değilsiniz, priz olsaydınız biz Keban’dan BİZe lâzım-lâyık olan Nasib ve Kısmetimizi kaderimiz ve kadarımızca alırdık.
“İllâ Keban Merkezi olacağım!” diye öyle saçmalıklara girmenin gereği yok demek istiyorum, mesele budur.
Çok önemli bir şey bu.

Bana bir bilek lâzım bilek, adam bileği lâzım, insan yiğit bileği.
Elimizi elimize kenetlediğimiz ANda elimizin üzerinde Allahın eli var ise.. Allah Dostlarının, Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem in ELiyle Allahu Zülcelâli bulmuşsak bize ne gam ne keder.
Evet eğer SALL edersen SILA SeN-SîN!
Lokman Sûresinde;

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

---“Yâ buneyye ekımıs salâte ve’mur bil ma’rûfi venhe anil munkeri vasbir alâ mâ esâbek(esâbeke), inne zâlike min azmil umûr(umûri) : EY oğlum, oğulcuğum, yavrum, namazı gereği üzre kıl, iyiliği emret ve fenalıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan, çünkü bunlar, kesin olarak farz kılınan işlerdendir.” (Lokmân 31/17)

“EY oğlum, iyiliği emret kötülüğü yasakla- Ma'rufu emret, Münkerden sakındır!” bu nedir Hasbî Hizmettir.
Buradan sana bir şeyler gelir sabret.
Kuşkusuz bunlar Allahın kesin emirlerindendir.

İşte eğer dervişlik demin dediğim gibi, haram ve yalan dinlemeyen sistem içinde fabrikatörlüklerle, para putunun başına oturmakla ve manen hiçbir yer yaşanmadan, hiçbir çöle çıkılmadan hiçbir çile görmeden sadece kurusıkı palavra atıverip de;
Yusuf gibi kuyulara düşmeden, pazarlarda satılmadan türlü türlü hallerde 4 GÖMLEK yırttırmadan “YUSUFİ MAKAM” dayım!” demek haaa!!.
“Yusuf zindanındayım, şunundayım, bunudayım!”
Neyin zindanındasın hayal içinde hayaldesin sadece ve sadece bir elin yağda bir elin balda, derdin Öbür Âlemide kestirmeden tezgâhşamak!!.

Kolay bir iş değildir tasavvuf, zor iştir.
Bilgi edinmek başka şeydir, bilmek başka şeydir, bilginin gereğini salih amelini bulmak başka bir şeydir!
İçinde olmak daha başka bir şeydir.
Yaşamak ise bambaşkadır.
“Ateş yakıyor mu?” Yakıyor.
“Bildin mi?” BİLdim.
“Ateşi gördüm buldum mu?” BULdum.
“Ateşte oldun mu, YAŞAdın mı ateş İÇinde?”
Şimdi konuş hadi bakalım ERsen!
Konuşacak hal mi var, kendi ateş oldu duman oldu.
Ahmed er Rüfaî kaddesallahu sırrahu gibi ŞAH OĞULları işidir.

Seyyid Ahmed Er Rufai, Rufaiye'nin Piri Seyyid Ahmed Er Rufai 1118'de Irak'ta Bağdat ile Basra arasında yer alan Ümmü Abide köyünde dünyaya gelmiştir.
Yedi yaşında iken babası vefat edince tahsil ve terbiyesini dayısı ve mürşidi Şeyh Mansur Batahi üstlenmiştir.
Şeriat ve Tarikat ilimlerini tahsilden sonra icazet alan Seyyid Ahmet Er Rufai, babası Seyid Ali'nin Hasen köyündeki dergahında irşada başlamıştır.
Dayısı ve mürşidi Mansur Bahati'nin vefat etmesi ile Ümmü Abidedeki dergahta posta oturmuştur.
Kendi ismiyle anılan Rufaiye tarikatını kurmuştur.
Eserleri meşhurudur ve inşallah tek tek inceleriz:

• Burhanül Müveyyed
• Kırk Hadis
• Haletü Ehli'l Hakika Maallah
• Nizamü'l has li Ehlil İhtisas
• Ahzab ve Evrad
• Mecalis

Aziz kardeşlerim!
Aziz olmak Allahu Zülcelâle mahsustur.
BİZ ne zaman aziz oluruz?
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem i BİLirsek, BULursak, OLursak ve cidden İamanında, Amelinde, Ahlâkında ve Hâllerinde YAŞAR sak elbette bu BİZim Kulluk Hakkımız elhamdulillahirabbilâlemin..
Bakınız Ancak Allaha onun Rasûlune ve mü’minlere mahsustur.
Hangi âyet Münafık Sûresinin 8. âyeti. Tek âyettir bu.

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

--- “Yekûlûne le in reca’nâ ilel medîneti le yuhricennel eazzu min hel ezell(ezelle), ve lillâhil izzetu ve li resûlihî ve lil mû’minîne ve lâkinnel munâfikîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne) :Derler ki, "Andolsun, Medine'ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır." Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resûlü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar.” (Munâfikûn 63/8)

Başka âyetler var “İZZET Allaha ve Rasûlune aittir” diye.
Bir tek âyet vardır ki mü’minler de içeriye girmiştir.
Bütün bunlar insanın, Halifetullah olan İNSANın gerçekten ne zaman Halife olduğunu bilmesidir.
Ben bakıyorum da insanlara “Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem in varisiyiz!” diyorlar ben de hayretler içinde kalıyorum Barbaros can!
Haklılar, haklılar çünkü onlar bilmezler ki neden buyuruyor Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Biz miras bırakmayız!” diye.
Çünkü bu câhil akıllılar, Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem i kör akıllarınca öldürdüler ve “HAYY değil!” demeketeler de onun için varis oluyorlar.
Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem’imiz ölmedi ki varis olalım.
Biz HAYY olanız!
HAYY gerçekten diriyiz, Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem in dirileriyiz.
Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem Ezel-Ebed HAYY dır.
TESLİMİYYET-İSTİKÂMET MERKEZİdir.
İLK ve TEK NOKTAdır!
BİZde HAYYız bunları düşünün diye söylüyorum.

Veraset peşinde olanlar, varisliği peşinde olanlar “Âlimiz, şuyuz , buyuz da meşayihiz, vs. varisiyiz bizim arkamıza düşün!” diyenler.
Arkanıza niye düşüyoruz kardeşim önümüze niye geçiyorsun?
Neden namaz kılar gibi omuz omuza değiliz Hâlim.
En Önümüzde Ezel-Ebed Dâim-Kâim Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem var zaman içindeyse daha nice nesiller gelmekte kıayamete kadar geliyor.
Demek istiyorum ki Muhammmedi Şuur Sahibi olarak bunları aşmamız gerçekten lâzım ve lâyıktır BİZe!…

nur-ye
Sun, 30.05.2010, 21:38
Ne bakımdan lâzım hani Hakk’ta ve sabrda vasiyetleşecektik ya işte böyle bir Muhammedî Şuur'u BİLiş, böyle bir Muhammedî Nuru BULuş, böyle bir Muhammedî Sururda OLuş ve böyle bir Muhammedî Şerefi onuru haysiyeti o nuru Nurullahı fiilen YAŞAyış hakikatında hakikatı Muhammedîyesinde sabredelim.
Bu Allahu Zülcelâlin bize farz-ı aynıdır emridir.

فَاعْتَرَفُوا بِذَنبِهِمْ فَسُحْقًا لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ
--- “Fa’terefû bi zenbihim, fe suhkan li ashâbis saîr (saîri) : Böylece kendi günahlarını itiraf ettiler. Çılgınca yanan ateşin halkına (Allah'ın rahmetinden) uzaklık olsun.” (Mülk 67/11)

Yoksa ne olur yoksa Salih Ameli kaybederiz yoksa imanı kaybederiz Allah korusun yapma evet hüsrana düşeriz.
Ve Allahu Zülcelâl der ki Asra yemin olsun ki yuh olsun!
Size Rububiyyet sırrı olarak A’yan-ı Sâbitenize yüklenen bütün maddî ve manevî verilenlere yazıklar olsun.
Bu kadar izaha bu kadar hayatın tüm noktalarına gelen rağmen bütün bunları yok ettiniz hüsrana düştünüz şimdi zarardasınız.
Veylanâ keşke toprak olsaydık tüm bunlar nedir.
“Fe suhkan li ashâbis saîr” bizim aklımız olsaydı biz alçaklara uyar mıydık. Şimdi aklımız başımızda değil mi de alçaklara uyuyoruz.
İşte bütün bunlar efendim bu dediğimiz güzelde ama bu gün insanlar başka işlerle uğraştılar hep bizim gibi bu işlerle mi uğraşıyorlar.
Ne yaptılar ne yaptılar Allah aşkına hakta ve hayrda vasiyetleşmedilerse nerde vasiyetleştiler.
Haksızlıkta ve netice olarak onların paylaştığı şey Hizbuşşeytana çıkmıştır.
En azından Hizbullaha çıkmamıştır.
Boş zaman. Bir kötülük yoksa.
Onun için hizmet gerçekten çok muhteşemdir.
Onun için bakın İmamı Tebaranî Evsatta Beyhakî’nin Şuabu’l- İmanda Ebu Huzeyfe radiyallahu ahhumda verdiği hadiste ne diyor.
Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem in ashabından iki kişi birbirleriyle karşılaştıklarında biri diğerine Ve’l- Asr Sûresini okumadan sonrada biri diğerine selâm vermeden ayrılmazlardı hiç öyle bir kenetleme böyle bir Hasbî Hizmet hakiki hizmet ve hizmet içindeydiler.
İmanda amelde hakkta ve sabırda inşaallah.
İnşallah ALLAH celle celâlihu kalan ömrümüzü zamanlarımızı asırlarımızı asrı esrimizi üsrümüzü hakkta ve hayrda kılsın.
Bizi Hakikat-ı Muhammedî SALLallahu aleyhi vesellem de Marifet-i Muhammedîye aleyhisselâmda Tarikat-ı Muhammedîye aleyhisselâmda ve Şeriat-ı Garra Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem de biz ve birimizi bile etsin.
Ayaklarımızı iman ve Salih Amelde sabit kılsın.
Ellerimizi hakk ve sabrın hizmetçisi kılsın İnşaallah!.
Geldiği gibi gitsin.
Bize kokusu bile kalmasın biz zâten öyle kokarız.
Başka kokamayız çünkü. Bunun çâresi yok.
İnsanlar zanlarına göre şöyle böyle derler desinler.
Ne fark eder ki yarın kalkıp güneşe ay deseler güneş ay mı olacak?. İnsanlar neden ölçü oluyor?
Neden Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem in “SEVİYE” si değil ölçü “Ve’l- Asr” Asra yemin olsun hüsrandalar!.
Çünkü onlar, ALLAH celle celâlihu ve Rasûlullah SALLallahu aleyhi veselleme TESLİM Olup, Müslüman OLmadılar!.
Çünkü onlar, Ehl-i Beyt aleyhumusselâmın yaptığı gibi İTİKAD-İnançla SADAKATla Teslimiyyet sahibi Olmadılar!

Çünkü onlar, ALLAH celle celâlihu ve Rasûlullah SALLallahu aleyhi veselleme İMAN edip, Mü’min OLmadılar!.
Çünkü onlar, Ehl-i Beyt aleyhumusselâmın yaptığı gibi İmanları gereği OL-AN SALİH AMELi İHLASla-Samimiyyetle işlemediler.

Çünkü onlar, ALLAH celle celâlihu ve Rasûlullah SALLallahu aleyhi veselleme TÂBİ OLup, VELİYUULAH Olmadılar.
Çünkü onlar Ehl-i Beyt aleyhumusselâm gibi Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem in AHLÂKıyla Ahlâklanmadılar ve SABRedemediler!.

Çünkü onlar ALLAH celle celâlihu ve Rasûlullah SALLallahualeyhi veselleme İTÂAT Edip EHLİULLAH Olmadılar.
Çünkü onlar, Ehl-i Beyt aleyhumusselâm gibi Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem in HÂL-leriyle Hâllenip de SELÂMETe Eremediler!..

Çünkü onlar EL ELe Allah Dostları Zuhurat Zincirini İzlemediler!
Böyle BİLip, BULup, OLup, ALLAH celle celâlihu nun ŞEHÂDETini Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem de YAŞAsalardı HİZBULLAH- ALLAH celle celâlihu TARAFtarı OL-urlardı!

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُوْلَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
--- “Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne) : Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” (Mucâdele 58/22)

OL-mazlarsa ne olur?
Kelâmullahta Hükm-ü HAKK açık ve net ki: Daha buradayken belli olur ki “Ve’l- Asr” Asra yemin olsun hüsranda ve HİZBUŞŞEYTAN- ŞEYTAN TARAFtarı OL-urlardı!

اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُوْلَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
--- “İstahveze aleyhimuş şeytânu fe ensâhum zikrallâh(zikrallâhi), ulâike hizbuş şeytân(şeytâni), elâ inne hizbeşşeytâni humul hâsirûn(hâsirûne) :Şeytan onları sarıp kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mucâdele 58/19)

Aziz kardeşlerim,
ALLAH celle celâlihu nun EMRi açıktır ve tebdil olmaz.
Kulluk İmtihanında ANA Kural Hakkı ve Hayrı Tercih ve Bâtıl ve Şerri raddetmektir.

ALLAH celle celâlihu cümlemize Rasûlullah SALLallahu aleyhi vesellem i DUYup UYmak nasib eylesin İnşâallah.
Âmin!..

Allahümme ve sellim ve bârik alâ seydina Muhammedin nuru zâtı sırrı sarii fil cemiil esmayı ves sıfat.
Bi adedike ilmiken daimen kesiren mubâreken tayiben fihi Yâ Rabbu’l- Âlemin!


Subhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedu en lâ ilâhe ente vahdeke lâ şerike leke!
Estağfirruke veetevbileyke!

Subhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedu en lâ ilâhe ente vahdeke lâ şerike leke!
Estağfirruke veetevbileyke!

Subhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedu en lâ ilâhe ente vahdeke lâ şerike leke!
Estağfirruke veetevbileyke!

Allahümme salli âlâ seyyidinâ ve mevlânâ Muhammedin abdike ve nebîyyike ve resûlüke ve nebîyyü’l-ümmîyyi ve âlâ âlihi ve ehl-i beytihi ve ashabihi!

Benim acizane diyeceklerim bu kadar bu Sûrede çok şey söylenebilir.
Genellikle bildiğimiz şeyler ise, Sabırda bir bereketin temelinde El Birr esması vardır El Berr celle celâlihu esması vardır.
El Birr celle celâlihu esması aynı esmalardır.
Gerçekten sabırda o BİRR, Zâhir ve Bâtında Rububiyyet BİLEliği anlamındadır Bereket BİLEliği budur zâten.
El Berr celle celâlihu esmasını incelemiştik:

EL BERRU celle celâlihu

Birr (iyilik sever, sadakâtli, vefâkâr) kökünden sıfat isimler.
Berr : İtâatkâr, sadık, vefâlı, hep iyilik sever ve birr özellik ve güzelliklerini taşıyan mü'min.

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّٖنَ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَالسَّائِلٖينَ وَفِى الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرٖينَ فِى الْبَاْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحٖينَ الْبَاْسِ اُولٰـئِكَ الَّذٖينَ صَدَقُوا وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
--- " Leysel birra en tuvellu vucuhekum kibelel meşriki vel mağribi ve lakinnel birra men amene billahi vel yevmil ahiri vel melaiketi vel kitabi ven nebiyyin, ve atel male ala hubbihi zevil kurba vel yetama vel mesakine vebnes sebili ves sailine ve fir rikab, ve ekames salate ve atez zekah, vel mufune bi ahdihim iza ahedu, ves sabirine fil be'sai ved darrai ve hînel be's, ulaikellezine sadeku, ve ulaike humul muttekûn.: Birr (iyilik), yüzlerinizi dogu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl birr, o kimsenin yaptığı dır ki, ALLAH'a, âhiret gününe, meleklere, kitablara, nebîlere inanır.Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttâkîler ancak onlardır !" (Bakara 2/177)

Ebrâr : en iyi, en sadık, en vefâlı, en salih, en seçilmiş mü'minler.
Kur'ân-ı Kerîm'de 3 âyette tekil (Meryem 19/14,32;Tur 52/28 bkz.), 7 âyette çoğul ebrâr ve berere olarak geçmekte ve 1 âyette ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL'e nisbet edilmektedir.

إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ
--- “İnnâ kunnâ min kablu ned’ûh(ned’ûhu), innehu huvel berrur rahîm(rahîmu) : "Şüphesiz, biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta kendisidir." (Tur 52/28)

El Berr ismi, yaratıklarına karşı rahmet, mağfiret, nimet, lütûf ve ihsanı bol olan Rahîm, Gafûr, Râzık, Mün'im ve Vasî' olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL'in ezlî ve ebedî bereket kaynağı oluşunun ismi ve zikridir.
Birr öylesine bereketli bir kelimedir ki imân, amel, ahlâk ve hâl dörtlüsündeki tüm hak, hayr, iyilik, güzellik ve doğrulukları cem' eder. Birr'e sahib oluşun ismi ebrâr'ın çoğulu olan berere (Abese 80/16 bkz.), iyi olmak, iyilik yapmak fiili olan teberrû (Bakara 2/224; Mümtehine 60/8 bkz.) …
Hepsi de "birr" kökünden türemişlerdir.
Birr, Muradullah'ı Muhammedî Şuûrla anlayış ve Emrullah'ı Muhammedî Neş'eyle meşkedip yaşayıştır…
Birr, sisteme ve sahibi Rabbü'l-âlemîn'e saygılı oluştur.
Birr, takvânın özü ve özeti, takvâ ise kulun Rabbısıyla "bile" oluşunun sözle söylenişi ve uygulanış iştirakidir.
Birr, hak ve hayrın iyice anlaşılması, takvâ ise bâtıl ve şerden kaçınmadır...

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْىَ وَلَا الْقَلَائِدَ وَلَا اٰمّٖينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُوا وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِ

--- "Ya eyyuhellezine amenu la tuhillu şeairallahi ve leş şehral harame ve lel hedye ve lel kalaide ve la amminel beytel harame yebteğune fadlem mir rabbihim ve ridvana, ve iza haleltum fastadu, ve la yecrimennekum şeneanu kavmin en saddukum anil mescidil harami en ta'tedu, ve teavenu alel birri vet takva ve la teavenu alel ismi vel udvani vettekullah, innellahe şedidul ikâb..: Ey o bütün iyman edenler! ne Allahın şeâirine, ne şehri harâma, ne kurbanlık hediyyelere, ne gerdanlıklarına ne de mevlâlarının gerek fazlını ve gerek rızasını arayarak beyti harâma doğru gelenlere sakın hurmetsizlik etmeyin, ihramdan çıktığınız zaman isterseniz avlanın, sizi Mescidi haramdan menettiler diye bir takımlarına karşı beslediğiniz kin sakın sizi tecavüze sevk etmesiN. Birr ve takvâ üzerinde yardımlaşın, ism (günah) ve udvân (düşmanlık) üzerine yardımlaşmayın. ALLAH'tan korkun; çünkü ALLAH'ın ikabı (cezâsı) çetin (şiddetli) dir." (Mâide 5/2)

İşte birr ve takvâ faziletlerinin ahlâkî hazinesi olan bir âyet-i celile…İlâhî ülfetin ve ünsiyyetin bereket iliği birr…Birr ü takvâ rıza ve ihsanın kesin ve kestirme yolu…

اَتَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
---"E te'murunen nase bil birri ve tensevne enfusekum ve entum tetlunel kitab, e fe la ta'kilûn.: (Ey bilginler!) sizler kitabı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde, insanlara "birr"i emredip nefsinizi (kendinizi) unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Bakara 2/44)


لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَیْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖيمٌ

--- "Len tenalul birra hatta tunfiku mimma tuhibbun, ve ma tunfiku min şey'in fe innellahe bihi alîm .: Sevdiğiniz şeylerden (ALLAH için harcamadıkça) "birr"e nâil olamazsınız (eremezsiniz). Her ne harcarsanız ALLAH onu bilir.'' (Al-i İmrân 3/92)


اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفٖى نَعٖيمٍ

وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفٖى جَحٖيمٍ

--- "İnnel'ebrara lefi ne'îm. Ve innelfuccara lefi cahîm. .:İyiler (ebrâr) muhakkak cennette (nâimde), kötüler (füccâr) de cehennemde (câhimde) dirler." (İnfitâr 82/13,14)

Hadis-i Şerîflerde ana babaya iyi ve saygılı davranmanın "birrü'l-vâlideyn" tâbiriyle ifâde edilmesi de birr ile ihsanın ve hatta Rızaullah'ın yakınlığının ifâdesidir. Birr, zâhir-bâtın rıza bileliğidir…

--- Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Sıdk birre, birr de cennete ulaştırır" buyurmuştur.

--- Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Birr, ahlâk güzelliğidir." buyurmuştur.
(Müslim, Birr, 14,15; Tirmizî, Zühd, 52)

--- Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Sıdk insanı birre (ALLAH'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda ALLAH indinde "sıddîk" diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya (fücûra) götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda ALLAH indinde "yalancı" diye yazılır." buyurmuştur.
(İbni Mesud Radiyallahu anhu'dan, Buharî, Edeb,69; Müslim, Birr,102,103-2606,2607; Ebu Davûd, Edeb,88-4989; Tirmizî, Birr,46-1972)

El Berru celle celâlihu : Ahdinde, iyilikte, hakta, hayırda mutlak sadık olan ve yerine getiren ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL. İkram, lütüf ve ihsân vâ'dinde sadık olan. Ni'metlerini herkese umumâ bahşeden keremkâr olan. İyilik, güzellik ve hayr dileyen ve yerine getiren. Birrin ve bereketin yaratıcısı...
Mutlak birrin sahibi, iyiliği sürekli sever, ahdine sadık ve vefâkâr olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL.

Berre : Sadık ve doğru olmak. İyilik ve ihsan etmek.
Bürru : Buğday.
İbrar : En iyiler, ihsan sahibi salihler.
Birr : İyilik, güzellik, hayr, bağış, ihsan.

EL BERRÛ (celle celâluhu) ZEVKİ:
Üzmez-Üzülmez-Sever-Sevilir. Fedâkâr ve çilekeş âşıklardan olur. Her zaman, her yerde ve her hâlde; her şeye ve herkese iyilik eder. EBRÂR olur.

Bereket, “Kûn!” olarak ortaya çıkıyorsa hakikaten bu berekettir.
Ama bu düşünce bazında şey bazında kısır kalıyorsa birr olarak bekliyor demektir.

Dediğiniz çok doğru Gariban.
Yaaa yaa yaa inşaallah hakikaten birbirimize duamız çok önemli çünkü biz hakikaten gerçekten bağlıyız birbirimize hamd olsun ve sadece Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellem için bağlıyız bu da çok önemli.
Bu da çok önemli mesele biz beşimiz; Nuriye, Hâlim, Barbaros ve Hakan Aksaray da olduk çeşitli yerlere gittik.
BİZ BİR İZ de neyi gördük?

Şunu gördük ki bir böyle basit anlamda bir tarikat cemaat ya da bir parti ya da bir insan topluluğu hatta böyle akraba topluluğu da değil daha başka bir payda da birleşmişiz birleşiyoruz.
O çok önemli bir şey Halbuki başka iklimlerin insanlarıyız mesela Barbaros maşallah şey gibi bir insan Hâlim le bana göre oldukça iri yarı.
Görüntü değişik, şekiller değişik, haller değişik gibi gözüküyor ama bir yer var ki Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellem Efendimizi özlemekte özümsemekte ve fiilen ortaya çıkarmakta onun duyuşumuz anlayışımız ona karşı gerçekten kendi canımız gibi buluşumuz.
Fiilen şu "AN" da buluşumuz hâşâ ölmüş gitmiş gibi değil.
Hazır-Nazır Her Yerde Her Zaman ve Her Halde BİLE OL-uşumuz bu BİZi ortak paydada böyle topluyor.
Bu bakımdan da bizim birbirlerimize dualarımız doğrudan doğruyadır Allahın izni ve inâyetiyle.

Aynen bizim Meczub Yunus Emre Aksarayî gibi döndüğümde Aksaraya yine bulacağım onu inşaallah getirtireceğim, buluşacağız, çağıracağız.
Mesela o çocuk meczub gibi gözüküyor ama sankı dersin ki 50 senedir yada 100 senedir 500 senedir Barbarosla kuzu sarması beraber yaşamışlar.
Yaşıyorlar hâlâ her şeyi haşır neşir böyle rahat.
Bu bu nedir bu bağ.
Muhammed aleyhisselâmın BAĞIdır.
Doğrudur eğer bu priz bu fişten cereyan alıyorsa ve kontak yapmıyorsa mesele bitmiştir.
Evet benim diyeceklerim bu kadardır bir şeyler demek isteyenler varsa buyursun.
Yoksa burada bırakılım inşaallah.
Allahu Zülcelâlin salat ve selâmı hepinizin üzerine olsun!
Bizi hakta ve hayrda ve rızasında kullansın!
Geçen zamanlarımızdaki hatalarımızı noksanlarımızı bağışlasın!
Bütün günahlarımızı hakka ve hayra tebdil etsin!
Bilemediğimiz, anlayamadığımız beceremediğimiz isteyerek ve istemeyerek yaptığımız her türlü hakka ve hayra yakışmayan İmana, Salih amele, hakikata ve sabredemediğimiz şeylerin tümünü, Allahu Zülcelâl kusurlarımızı afetsin bağışlasın!
Kul hakları var ise üzerimizde, onlarla karşılaştırıp çözüme götürsün.
Diğerlerini bağşlısın tümünü kaldırsın!
Bizi Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellemin;
Geçmiş Zaman için “TÖVBE” BİZLİĞİnde BİR etsin!

Gelecek Zaman içinde bizim ailelerimizin çoluk çocuğumuzun hepimizin hakkını ve hayrını versin.
Dualarımızı Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellemin Kur’ân-ı Kerim “DUA” larıyla bile etsin BİZ-BİR etsin!

Yaşadığımız sürece Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellemin “RIZA” sını Allahu Zülcelâlin rızasını takip etmek nasip etsin.
Rızalarımızı biz ve bir etsin Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellemde.

Er geç olacak olan nefeslerimizin kesileceği bir AN-a varacağız öyle ya da böyle mutlaka varacağız.
O kesin en doğru gerçekti tektir ÖLümdür.
En kestirme gerçek eceldir, orada Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellemle BİZ BİR olarak ŞEHÂDETte BİR etsin!
Eşhedu enne Muhammeder Rasûlullah diyelim şimdiden ki,
Tam olarak Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellem hep yanımızda hazır ve nazır dipdiri olsun ki,
BİZ onun Merhametinde Muhabbetinde Hasbî Hizmetinde ve Hakikatında OL-alım ki inşaallah!
“Eşhedu Enlâ İlâhe İllâ Allah ve eşhedu enne Muhammeder Rasûlullah!” şehâdetimiz Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellemin şehâdetiyle BİZ BİR OL-sun ve hepimiz inşaallah birbirimizin DUA-cısı OL-alım YAŞA-dığımız sürece.
Zâten hep OL-duğu gibi Rasûlullah SALLallahu aleyhi vessellemin Güzelliği ve Özelliği içinde olalım.

Hayırlı gecelerimizi, gündüzlerimiz olsun.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve beraketuhu.