PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : VELÂYET – NÜBÜVVET SIRRI; Kulihvani sohbeti



nur-ye
Tue, 04.05.2010, 10:02
VELÂYET – NÜBÜVVET SIRRI

(29 MART 2009 sohbeti )

Euzu billahis semi’ilalîmi mineşşeytanirracim min hemzeti ve nefhai ve nefsihi.

Bismillâhirranmanirrahîm.

Hasbîyallahi Lâ İlâhe illa Hu aleyhi tevekkeltu ve hüve Rabbü’l arşi’l azîm.
Hasbîyallahi Lâ İlâhe illahu aleyhi tevekkeltu ve hüve Rabbü’l arşi’l azîm.
Estağfirullah El Azîm. Estağfirullah El Azîm El Kerîm ellezi Lâ İlâhe illa Hu El Hayyu’l Kayyum ve etevbi ileyh.
Ve Hüve’r- Rahîmü’l- Vedûd Celle Celâlehu
Kul Lâ İlâhe İlla Rabbu’l- Âlemin.
Allahümme neselüke vel affa vel afiye fiddini ve’d dünyayı ve’l âhire. Allahümmesturna bi setrikel cemil.

Yâ Hayyu Yâ Kayyûm!
Yâ Ze'l-celâlî ve'l-ikrâm!
Yâ ALLAHu bike tâhassentü ve bi abdike ve Resûlîke Seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedîn Sallallahu Tealâ aleyhi ve sellime istecertü!
Allahümme innî eselûke Yâ RAHMÂNu Yâ RAHÎMu bi esmâike'l-izâmi ve melâiketike'l-kirâmi ve Resûlîke aleyhim eftalü's-salavâti ve etemmü's-selâmi!
Ente'l-mahnî bilemhati ehl-i Bedrin velâ mâhatihim ve tenfahni bi nefâhatihim bi hakkihim aleyke YÂ RABB!

Yâ Hayyu Yâ Kayyum!
Yâ Ze'l-celâlî ve'l-ikrâm! Yâ ALLAH!
Sana sığındım (siper edindim) ve Senin kulun ve Resûlün Seyidimiz ve Efendimiz Muhammed Sallallahu Tealâ Aleyhi Veselleme (teslim ve tâbi' olup) boyun eğdim!
Allahu zü’l- Celâl’im!
Yâ Rahmân yâ Rahîm Senden Azîm isimlerin, keremli meleklerin ve Salâvâtların en fazîletlisi ve selâmların en tamı kendisine olan Resûlün ile (yüzü suyu hürmetine) istiyorum! (ki) Beni imtihan eden (deneyici-sınayıcı) Sensin, Bedir Ehlini bir lemhada (göz açıp kapayıncaya kadarlık sürede) bir üfürüşle (merhametle hayat verişle) mahvolmaktan (silinip yok olup gitmekten) kurtardığın gibi; onların Senin üzerindeki (hatırı) hakları hakkı için, onlara olan rahmet üfürüşünle (imdat edişinle) bana da üfür ve hayat ver (meded kıl) Yâ RABBi!

Evet bir salavat yapalım ondan sonra devâm ederiz.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ana vasfı İLK ŞEYle KÜLLÎ ŞEY arasında oluşu.
Yani öyle bir ara kesit gibi değil hâşâ da öyle bir şeydir ki öyle bir şey ki bu İLK ŞEY.
Mutlaka bilinmesi lâzım.
Çünkü bu tüm ikililerin ortasında “Lâ İlâhe İllâ Allah” ın ortasında.
Madde-Mânâ ortasında. Ne varsa iki her şeyin ortasında.
Hatta nefis eşleşmelerinde bile ortada.
Er Rahîm ve Er Rahmân ortasında gibi.
Kalb, berzah olduğu için tamamen kendisi gibi.
Hülasa Beden, Nefis, Ruh ve Sır ortasında gibi.
Çünkü sır da bir anlamda ruhun cilalanmış hali gibi sanki.
Pırıl pırıl hali gibi sır. Sır biliyorsunuz radiyeten mardiyeten sırrına sahip oluştur.

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

“Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü : Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis” (Fecr 89/27)

Ey tatmin olmuş nefs ki bu itminan makamıdır, tatmin olma makamıdır.
Nefiste bilinen, kalbte bulunan, ruhta olunan bir makamdır.
Bu makam Ruh Emr Âleminden olduğu için emin bir makamdır.
Tatmin olmuş bir makamdır. Burada bir şek ve şüphe olamaz.
Çünkü mutmain olmuş bir nefis yani mutmain ne demek?
İçerdeki iman zâten.
İman ne demek?
Nurullahın mimlenmişi. Mutlaka olmuşu yani illa oluşu.
Yani Nur-u Mim içerisinde Allah’ ın Nuru var.
Te daima muhataba çeker.
Fikir dediğimiz zaman bir kavramdır.
Ama tefekkür diyorsunuz siz onu anlamışsınız demektir.

Bir muhataba arz ediyorsunuz demektir.
Teşükkür şükrediyorsunuz.
Teşükkür ediyorsanız birine arz ediyorsunuz.
Tenezzül inzal etmek, inmek. Gönüllü olmak.
Muhakkak birine yapıyorsunuz.
Burda Te ikinci şahıs gibidir. Arapçada ikinci şahıs ekidir zâten.
Mutmainne deki te de böyledir.
İmanını arz eden ve muhakkak buna sahip olan yani.
Kendinde olan imanını arz edişe sahip olan kişi demektir.
Bu ne demektir türkçesi Barbaros?
Kendini bilen demektir. Kendisinde var olan imanı takdim ediyor ve buna sahip çıkıyorsa.
Buna hakikaten sahipse Sahip çıkmaktan kasıt nedir?
Enine boyuna biliyor, inanıyor.
Öyle olduğuna kesin inanıyor. İştirak ediyor.
Böyle bir nefis itminan bulmuş bir nefis kendini bilmiş bir nefistir.
Geriye ne kalır?
“Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu.”
Geriye Rabbini biliş kalır.
Bu nerde olur muhakkak ki biraz ilerde olur.
Bu sırda olur.
Sırra baktığımız zaman bir sin görüyoruz. İki tane Re görüyoruz.
İçerde, en içerdekini biliyoruz.
Şüphesiz ki merkezden de yakîn olan daima Zât’tır. Rabbü’l âlemindir.
Onun rızası dır.
İkincisi bu kişinin rızasıdır.
Bu da: “Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü.: Ey itminan bulmuş nefis, tatmin olmuş nefis, Kendini bilmiş nefis!”

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً

“İrci'iy ila rabbiki radiyeten merdiyyeten: Rabbine dönüver, sen razı, O da senden razı olarak.” (Fecr 89/28)

Neden Rabbini bilmiyorsun?
Rücu’ et ona! “Men arefe nefsehu fakat arefe Rabbehu”.
Ne duruyorsun? Rabbini bil!
Bildi. Nasıl? Nasıl bildi?
Razıyeten, razı olarak ve Merziyeten, razı olunmuş olarak.
Bu ne demek?
Demek ki insan nefsi Rabbısıyla BİLişebiliyor, BULuşabiliyor, BİRlikte Oluşabiliyor.
Fecr Sûresi son âyetlerinden bahsediyorum.
Ne kadar uyum içinde olduğunu anlatmak için söylüyorum.
Muhammed Aleyhisselatu Vesselâmın tasavvufuyla Kur’ân-ı Kerîmin nasıl örtüştüğünü anlatabilmek için söylüyorum.
“Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü”
Nefs-i Emmârelikten. Yani Şeytanî bir Nefs-i Emmârelikten, Rahmânî bir Nefsi Emmâreliğe dönen nefis. Kırmızı Nefs..
Sonra Bedenen, Nefsen, Kalben, Ruhen kendisine verilen şeref ve haysiyeti, insanlık onurunu, güzelliğini, özelliğini çar-çur eden bundan dolayı üzüntü duyan, bu doğru değil diyen ama yine de gelişim çağı geçiren Nefs-i Levvâme.
Turuncu Nefis. Ne olacağı pek belli değil.
Geriye dönerse, nerde dönerse dönsün KIBLEye arkasını dönmüş olacaktır.
Hiç fark etmez! Bir kişi Mekke’ye kadar varsa da Mekke’ye girerken geri dönse Kâbe’yi terk etmiştir.
Buradayken dönmüş gibidir. Çünkü bu böyledir.
Ve Nefs-i Levvâme çocuk gibidir.
Yani Çocuktan kasdım mahalledeki 10 yaşındaki 11 yaşında yani.
Bir şeylere aklı eriyor fakat Nefs-i Emmâreye dönerek KIBLEye arkasını dönebiliyor.
Hakka ve hayra, kıbleye. Bu da bir çağdır.
Sonra Nefs-i Mülhime geliyor biliyorsunuz. Üçüncü anlamda.
Yedi aşamada NEFSi görmüştük.
Sekizincisi Nefs-i Akdesti. Kudsî Nefs.
Bu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemle şekil alır fakat özünde Allahu Zülcelâl’in zâtı nefsini taşır çekirdekte.
Bunu söyle düşünelim.
Sanki bir suya taş atmışız, atan Zâttır. Yaratandır.
Her dalga oluşuna bakalım.
Yedi tane dalga geçsin etrafına yani.
En dıştaki dalga Kâinât Dalgasından Beden Dalgasından Nefs-i Emmmâre! Emredilen, her işi yapan, Âletler Âlemi olan Beden Âleminden girdik buraya.
Bu daima Nefs-i Emmârenin kullandığı bir şeydir.
İster Şeytanı, ister Rahmânî Beden.

Tekrar baştan başladım dikkat ederseniz tekrar başladım.
Çünkü kendimizi bilmemizin yolu başka yok.
Kendimizi Sözle biliriz, Sohbetle buluruz, Zevkle oluruz, Hazzla yaşarız.
Kendimizi bilmiş olmayız.
Çünkü yaşanmayan yalandır. Yaşanmayan yalandır.
O halde kendimizi BİLmek için İLİMe ihtiyacımız var, ŞERİATa ihtiyacımız var.
Kendimizi BULmak için EDEBe ihtiyacımız var, TARİKAT tâbir edilen sisteme ihtiyacımız var.
Kendimiz OLmak için mutlaka İRFANa ihtiyacımız var, MÂRİFETe ihtiyacımız var.
Ve ârif olmamız gerekiyor, mârif olmamız gerekiyor.
Kendimizi YAŞAyabilmek için ERKANa ihtiyacımız var, HAKİKATa ihtiyacımız var.
Rükunlara, ana kurallara, değişmeyen asla değişmeyenlere.
İşte bu hakikat Hakikat Âlemi güzelliğidir..

Bunu görelim bugün inşâallah.
Bunlardan biraz söz edelim sonra salavata gireriz.
Bu konu üzerinde fazla durmadığımız için bu gün böyle bir şey gönlüme geldi.
Kendimizi bilmekten kasdımız, nefis târif edilen kimliğimiz, Maddî Kimliğimiz, ve Manevî Mahiyetimiz Kişiliğimiz.
Bunu tanımamız gerekiyor.
Nasıl yaratılmışız, nasıl anlamışız. Nasıl yaşamaktayız?
Bu hepsi bu soruların tümü yazı tahtamızın temiz olmasına bağlı .
Yağlı paslı üzerinde her şey yazılmış bir sininin üstüne yazsak ne yazmasak ne? Bütün budur kendimizi bilmemiz: “Men arefe nefsehu fakat arefe Rabbehu”.
Kim ki kendini bildi , Rabbini bilecek, bilir yani.
Ama NEFS nedir?
Nefis, AKIL diye bir mevhum vardır.
Akıl ayak bağı demektir.
Develerinin dizlerinin bağlandığı bağdır.
Kalkmaması için, sabit tutmak için.
Akıl, AYN la yazılır. KAF tır, LÂM dır.
Doğrudan doğruya Lütfullahın kevne nakledilişidir insana.
Akıl büyük nimettir çünkü.
Demek ki nefis bir şey ki bizim için maddî manevî bütün sistem bunun üzerinde işe yarıyor.
Bizim kimliğimizin kişiliğimizin belirtildiği, görevlendirildiği, emânet olarak yüklendiği ve imtihana çekildiği ana bölüm nefistir.
Nefis kendisine akıl verilmişse sorumludur.
Verilmemişse yapacak bir şey yok zâten ibret için yaratılmıştır.
Başkaları baksın bundan ders çıkarsın diye yaratılmıştır.
O halde biz akla çok önem verme mecburiyetindeyiz.
Onun için Allahu Zülcelâl Kur’ân-ı Kerîminde:
“Onlar akletmeyen necislerdir, pisliklerdir.” Buyurmaktadır.

“.... Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler.” (Bakara 2/171)

“......O, akıllarını güzelce kullanmayanları murdâr (pislik içinde inkârcı) kılar!...” (Yûnus 10/100)

Akıl verildiği halde kullanmayan hainlere.
Nefsin aşamalarını sayarken bir anda aklın aşamalarını saymış oluyoruz.
Bunu belirtmeye çalışıyorum.
Biz nefis aşamalarını dediğim gibi yedi ana halkada görüyoruz.
İç içe geçmiş halkada.
Birincisi beden âlemi dediğimiz eşya âlemidir, kâinâttır.
İkincisi ruh âlemi, emr âlemini kullanma âlemidir.
Nefsi Emmâre çift yönlüdür.
İmtihanın bedene en yakın olanıdır. Her işi de o görür.
Emirden kasıt ikidir.
Akıl var ise Hizbullah’a tabidir.
İnsani bir akıldır ve nefistir.
Bu emri yerine getirir buna Nefsi Emmâre denilir.
Ama aynı nefis aynı bedeni kullanarak Hizbullaha da tabi olur. Yine emirleri işler.
Ama Allahu zü’l- Celâl in işlerini işlediği için Salih bir Nefsi Emmâredir o. Bizim türk toplumunda bazı şeyler çok yanlış algılanır.
Nasıl alışılmışsa öyle gider.
Ceza dediğiniz zaman doğru cehenneme gider.
Halbuki cennete gitmek de cezadır.
Karşılıktır çünkü, kelimeler yanlış kullanıldığı için.
Şimdi Nefsi Emmâre dediğiniz zaman vurun öldürün anlaşılmaktadır.
Bu böyle değildir. Bir insan nefsinin emirleriyle namaz kılar.
Fakat bu rahmânî midir şeytani midir konusu tabii ki vardır. imtihan zâten bu.
Bu açık bir şeydir. Bu bilinen bir şeydir.
Tercihi Hakkta ve hayırda yapınız, batılda ve şerde yapmayınız imtihanındayız zâten.
Bunu kaldırdığımız zaman kulluk kalmaz ki Rabblık kalsın.
“Men arefe” kalmaz ki, “faket arefe Rabbehu” kalsın.
Beden dediğim gibi bir âlettir. Bıçak gibidir, ateş gibidir.
Evi de yakarsınız, evi de ısıtırsınız. Olmazsa donarsınız.
Beden bir şey değildir. Nefs-i Emmâre çocuk gibidir.
Yeni doğmuş çocuk gibidir. Bir şekilde eğitim ve öğretim görmesi gerekir. Tıpkı çocuklarımız gibi.
Sonra büyük problemler açar.
Bu nefis eğer aklı başına alırsa, temiz pâk bir akıl verilirse kendisine.
Aklı temizlenirse, aklı yönlendirirse levvâme nefis olur. Kendi levm eder.
Kıyamet de bu kökten.
Kınar kendisini. Bu yakışmadı der, bu olmadı der. Bu doğru değil der.
Durmadan kötülüğü anlamında söylemiyorum.
Seviyesizliğini daima ortaya koyar.
Çünkü ona program yüklenmiştir.
Bir az sonra, biraz sonra bu nefis mânâ âleminden esintiler almaya başlar.
Çiğ yağmurları yağmaya başlar. Loş ışık girer.
Bir seher yeli eser yüreğinde.
İlham almaya başlar, koku almaya başlar.
İyinin güzelin, doğrunun, Hakkın ve hayrın neşesini bulmaya başlar.
Bu nefse Nefs-i Mülhime denir.
İlhamla nefis anlamında. Bu çok güzel bir şeydir.
Hepimiz bu evreleri geçiririz.
Birden zevk duymaya başlarız inancımızdan.
Çok iyi bir insan oluşumuzdan.
Kötülükleri gördükçe kendimiz için hamd ederiz.
İnsan olmanın yaşamanın şerefini ve neşesini yaşarız.
Güzellikler içimize dolmaya başlar.
Sanki bir kapı aralandı temiz hava giriyor, sanki bir pencere açıldı insan bağrında, sadrında, kalbinde, ruhunda bir açılım, bir icra bir neşe görürüz.
Rahatlama olur.
İşte bu ilhamla nefis. Nerden ilham alıyor bu.
Kendi programında olan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem den alıyor.
Ne zaman ki bu nefis on sekiz yaşındaki kız gibi ya da erkek gibi rüşde ererse.
Rüviyet görürse yani, rıza bulursa kendi kendinde.
Nefs-i Mutmainne olur.
Bu bittiği zaman tekrar nefisleri beden içine yerleştirmeye çalışacağız inşâallah.
Nefs-i Mutmaine tatmin olmuş, itminan bulmuş, gerçekten kendisini imanını arz edebilen, takdim edebilen, bakın benim imanım budur diye tüm kâinâta ve yaratılanlara gösterebilen buna sahiplik demektir.
Mutmainne nefis, tatmin olmuş nefis.
İşte bu nefis tekemülle devâm ederse, yoluna devâm ederse Nefs-i Raziye olur.
Çünkü tatmin olmuş nefis kendini bilmiş bir nefistir.
Kendi kimlik ve kişiliğini tam bilmiştir artık.
Evvelini bilir, âhirini bilir, zâhirini bilir, bâtınını bilir.
Hüviyetini bilir. Efendim mahiyetini bilir. Maliyetini bilir. Mâiyetini bilir.Ruyetini bilir, bilir.
Bunları bilince “men arefe nefsehu” kendini bildiği için bu nefis “faket arafe Rabbehu” Rabbisini de bilir yani.
İşte burda ben Fecr Sûresinin son âyetini okumuştum.

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

“Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü. : Ey huzura kavuşmuş insan!” (Fecr 89/27)

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً

“İrci'iy ila rabbiki radiyeten merdiyyeten.: Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön.” (Fecr 89/28)

فَادْخُلِي فِي عِبَادِي

"Fedhuliy fiy 'ibadiy. : Seçkin) kullarım arasına katıl,” (Fecr 89/29)

وَادْخُلِي جَنَّتِي

“Vedhuliy cennetiy.:Ve cennetime gir.” (Fecr 89/30)

Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü. Ey tatmin olmuş nefis.
İrci'iy ila rabbike, şimdi Rabbine rücu’ et, dön artık.
Nerde Rabbisi?
Şah damarından daha yakın. Çünkü “Rücu’ et!” diyor, dön.
Uruc değil, göklere çık değil. Özüne dön anlamında rücu’ et!
Raziyeten dendiği anda bu nefis artık razı olmuş bir nefistir. Nefs-i Razı denir buna.
Merdiyyeten dendiği zaman Nefs-i Merzi, razı olunmuş nefis. Rabbısı da ondan razı olmuş.
İrci'iy ila rabbiki radiyeten merdiyyeten.
Bakın üç tane şeyi geçti. Nefis aşama attı yani.
Kendini bildi. Rabbısından razı oldu. Rabbısı da ondan razı oldu, Razıyeten Merziyeten.
Fedhuliy fiy 'ibadiy, kullarımın arasına gir!
Nerde o kulların? Sokaklarda mı, panayırlarda mı, pazarda mı, politikacılar gibi mi, sokak sokak dolaşıp bağırıyorlar mı?
“Gelin sizi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem e götürelim. Hâşâ Allahu zü’l- Celâl’e götürelim. Biz tevhid tüccarıyız, tasavvuf simsarıyız!” mı diyorlar.
Hayır!..

Ya Nefs-i Hafî dir artık nefis. Gizlenmiş nefistir. Hafî olmuş, içindeki Hakk’a sahip çıkmış nefis Hafî Nefistir.
Kimseye vereceği alacağı yoktur. Hafî gizli demektir.
Fedhuliy fiy 'ibadiy işte böyle oldukları halde gözükmeyen, gözüktükleri halde tanınmayan, tanınmakta istemeyenler!.
Halk içinde Hakk’la yaşayan gibi.
Allahu zü’l- Celâl’in izni ve inâyetiyle Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in emin olduğu kimseler ve O’ndan emin olanlar.
Rasûlullah sallallahu aleyhi veselleme sahip çıkanlar ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in sahip çıktıkları!
Fedhuliy fiy 'ibadiy şimdi, şu ANda yeryüzünde olan kullarımın arasına gir!
Bunun Nefs-i Hafî ile örtüşmesi bu kadar haktır ki tasavvufta ve doğru ki bu gün Yunus Emre’yi dağlarda görseydik.
Köylerin arasında derviş olarak dolaşan.
Şüphesiz ki bizim Âşık Cemâl gibi, Derbentli Deli Hasan gibi şaşkın birisini sanırdık. Çünkü hafîdi.
Rahmetli hocam Münir Derman da öyleydi. Yani hafî.
Sağlığında değer vermemişlerdir, verememişler de zâten.
Öldükten sonra vermişler güya.
Ellerin parmağı kadar yoktur etrafında insan.
Hafî. Nefsi Hafî sahibi. Hıfae, ahfâ sahibi Nefs-i Hafî.
Fedhuliy fiy 'ibadiy Vedhuliy cennetiy, cennetime gir.
Burda nefis nedir? Nefs-i Ahfâdır. En gizli olan. Söz bitti!..
Ne kaldı?
Nefsu’l Akdes kaldı. Kudsî Nefis.

Burada ateş var. Ateş ise kendinden başkasını kabul etmez.
Gül de atsanız, gübre de atsanız sorsanız ki: “Benim gül nerde?” diye
Cevap verir: “Benden başka kimse yok burada!”
Demek gül de gübre de bizim dışarıdakilermiş.
İçerde bir şey yokmuş Ahfâ’da.
Çünkü orası kudsî bir makamdır.
Karadelik gibi yutucudur. Akdestir.
Merkezin merkezidir. Kudsîyet, kudsîyet ordadır.
Ne demek kudsîyet?
Sahipliğin daim oluşudur.
İzafi geçici, iğreti belli bir sistem üzere verilmiş, geri alınacak değildir.
Yani izâfidir. Harikadır. Fenafillahçılara duyurulur!..
Gerçekten inanıyorlarda bu bu âlemde vardır.
Bu âlemde olmayan o âlemde yoktur zâten.
Allahu zü’l- Celâl Ez Zâhir dir.
Ez Zâhir, El Bâtın kadar değerlidir.
Allahu Zülcelâl, hâşâ oyun oynamaz!.
Allahu zü’l- Celâl kimseyi kandırmaz hâşâ.
Bilmece yapmaz Allahu Zülcelâl.
Her şeyi ortaya serer. Kuralları koyar, rükunları.
“BUYURun!” der ve OYNAtır.
Yapanlara mağfiretün ve ecrin azîm değil mi.
Geçmişi bağışlayacağım, geleceğinize muazzam bir ücret ödeyeceğim.
Buyurunuz dininizde, dünyanızda ve âhiretinizde eğer bunları da yaparım.
Aksi takdirde; EL- KÂBIZU ED- DÂRRU EL-KÂHİRU EL- KAHHÂRU EL- MÂNİ'U EL- MUKTEDİRU EL- MÜNTAKİMÜ EL- MÜTEKEBBİRU EL- MÜZİLLÜ kısımlarını işletiverir.
Azıcık aklı olan bir insan Vahidü’l Kahhâr olan Allah’tan çekinir.
Meydan okurcasına aklıyla, fikriyle bütün kötülükleri fiilen işlerken alaya alır gibi hâşâ yine de ümitvar olmak ahmaklıktır.
Her derdin devâsı vardır ilel ahmak buyuruyor Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem.
Ahmaklığın da devâsı yoktur.
Çünkü ahmaklık akla ihanettir. Sonu hüsrandır.
Ve dışardan içeriye doğru yedi nefis aşaması denilen tasavvufta biliyorsunuz biz Teknik Tasavvuf yaptığımız için Muhammedî Melâmeti, hani Beyaz Işığın Tayfı vardı.
Ben 7 rengin yerlerini-sırasını lisedeyken öğrenmiştim “Me-Le-Me-Ye-Se-Te-Ka” diye bunun baş harflerini.
Yani dışarıdan içeri Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil, Mavi, Lacivert, Mor ve Simsiyah olan Ahadiyet ve Ahmediyet nurları.
Kırmızı Ötesi ve Mor ötesi ışınlar..
Kudsî Nur, nefis. Bunlar da doğrudur.
Aynen güneş ışığının tayfındaki gibilerdir.
Bunları çekerseniz bu tarafa beyaz ışık gibi elinizde AKIL kalır.
Temizse, pâksa. İşte birincisi bu. Bunu bilmek çok önemli bir şey.
Çünkü bilenle bilmeyen bir değil ki.
Bilinerek yapılanla bilinmeyerek yapılmayan bir mi hiç.
Ne buyuruyor Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem “bir ârifin bir saat uykusu bir câhilin atmış yıllık ibadetine eşittir.” diye, fazladır diyor efdaldır fazladır. Faziletlidir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bir saatlik tefekkür altmış senelik (nâfile) ibâdetten daha hayırlıdır.” buyurmuştur.
(Aclûnî, Keşfü’l-Hâfâ I/370)

Çünkü câhil arkasını kıbleye dönmüş hatimle namaz kılan bir insan gibidir. Tüm Kur’ân-ı okuyor ama geçersizdir.
Çünkü kıbleye dönmüş, dönmüş ama kalbi ile kıblenin arasına bin bir tane put dikmiş gibidir.
Şuursuzdur, akılsızdır, vicdansızır. Çok şeysizdir.
Ârif öyle değildir. Ârif örf sahibidir.
Kimin baba olduğunu bilir.
Kimi taşıdığını bilir. Kimle yakin olduğunu bilir.
Kiminle her an yok edilip var edildiğini bilir.
Bir şey yazanı bilir, yaşatana bilir. Bilirde bilir.
Bulur mu?
Bulmak öğretim işi değildir. Eğitim işidir.
Yani talim işi değildir terbiye işidir.
Bilmek satırlarla mümkündür.
Ama satırlarla sadece kuru laflar bulunur.
Allamei cihan gibi olur.
Tüm tasavufun kurallarını bilir.
Sizi hayretler içinde bırakabilir.
Bu neye benzer?
Şuna benzer. Bir elektrik ordinaryüs Profosörü var.
Bilmediği bir şey yok. Fakat Çıkıp takamıyor.
Bilmiyor çünkü. Onu yapamıyor yani.
Böyle bir câhil. Her şeyi bilen bir câhil.
Uygulayamıyor çünkü.
Onun için Şeriat-ı Garra da, ilahî ilimde kâfir, müslüm herkesin önüne açık olan.
Allahu zü’l- Celâl kâinât Kur’ânında kendi Kur’ânında önümüzdeki şu andaki açık duran Kur’ân.
Kendimizin Kur’ânında, ahfâ yerimiz olan Kur’ânda ve kalb Kur’ânımızda her şey açık. İlim açık.
Tarık-ı Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ da bulmak için sadr gerekir.
Bu bir aracı değildir Araçtır. Aracı değildir araçtır!.
Kendisi lâzım ve layıktır!..

İşte bu, sanki Keban elektrik üretim merkezinden benim âletime kadar gelen bir tel hattı var.
Bana elektrik taşıyor şu anda diri olarak taşıyor.
Fiilen taşıyan. Hayalen değil.
İşte bu bunun bilinmesi, yanında bulunması gerekir.
Elektriğin bende olması lâzım.
Teorik olarak bilmem önemli değil.
Taşıyamam yoksa ben!
Bu kısacası VELÂYETtir.

(29 MART 2009 sohbeti devam edecek )

nur-ye
Tue, 04.05.2010, 10:03
VELÂYET – NÜBÜVVET SIRRI

(29 MART 2009 sohbeti devamı )

Velâyetten kasıt, bizim Ehl-i Beyt Aleyhisselâmdır.
Bizim dediğim ben acizâne kendimden bahsediyorum, yani bizim doğrumuz bu demek istiyorum.
Bunu buyuran Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem dir:

Zeyd ibn-ü-Erkâm (radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ben size temessük edip (tutunup) sıkı sarıldığınız takdirde dalâlete (sapıklığa) düşmekten korunacağınız iki şey bırakıyorum: Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür: Kitâbullah. Bu, semâdan arza uzanan Allahu zü’l- Celâl’in ipidir. Diğeri Ehl-i Beytim olan yakınlarımdır. Bu iki şey, Kevser Havzının başında buluncaya kadar birbirlerinden ayrılmayacaktır. Bu iki şey hakkında benden sonra nasıl davranacağınıza iyi bakın.”
(Kütüb-i Sitte, Muhtasar C.12/499)

Âyetler vardır. Sâdıklarla beraber olunuz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

"Ya eyyühellezine amenüttekullahe ve kunu meas sadikiyn: Ey o bütün iman edenler! Allahtan korkun ve sadıklarla beraber olun” (Tevbe 9/119)

“ Ey imân edenler! ALLAH (celle celâluhu)’dan korkun ve sadıklarla beraber olun...
Ne özelliği var?
Ehl-i Beyt Aleyhisselâmın. Şu özelliği var.
Münir Hocamın 20. sanıyorum sohbetinde ne güzel buyuruyor zâten. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin Nübüvet ve Velâyet sırrını açıklıyor.
Kısmen ayırmakla beraber çünkü hocam kendi gönlünce buyuran bir zâttır.
Sistemi incelemez. Ama sırr bütündür yalınız.
Buna sebep?
Hocamın sırları parça parçadır. Birbirlerini tamamlayıcı değildir.
Yani sistem geliştirmek, sistemi düzenlemekten ziyade o husustaki fikirlerini ortaya koyuverir.

Velâyet ve Nübüvvette unsur gibi gözüküyor halbuki nübüvvet velâyetin içine derc olmuştur.
Dercte kasdım nedir?
Sanki telin içindeki elektrik gibi vardır ama nesne olarak göremezsiniz. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in kendisiyle beraber peygamberlik kalktığı için Rasûliyyet ebedîdir.

Nübüvvet bitmiştir.
Halka çok yönelitir çünkü nübüvvet.
Rasûliyyet Hakka aittir.
Bunu 20 galiba 20 idi hatırladığım kadarıyla.
Bunu dikkatlice okumak gerekiyor.
Ya 20 ya 21. Ben çünkü bu gün dinledim ve yazdım onu.
Her neyse cephe-i velâyet cephesi yapıp da yönü ya da nübüvvet yönü dediği kısacası velâyettir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz buruyor ki:

Abdurrahmân İbn-i Sâbit (radiyallahu anhu), Sâd Ebi Vakkas (radiyallahu anhu)’dan nakleder ki: Hac seferlerinden birisinde Muaviye (Şam Meliki) gelince, Sâd (ra) onun yanına vardı. Bir ara Alî (kv) dan bahsettiler. Muaviye, Alî (kv) nin aleyhine konuştu. Sâd (ra) buna öfkelenip: “Sen! (nasıl) bu sözü öyle bir kimse için söylüyorsun? Ki onun hakkında Resûlullah (sav)’den şöyle buyurduğunu (bizzât) işittim: “Ben kimin Mevlâsı (Efendisi, Sahibi) isem, Alî de onun Mevlâsıdır.” (Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu da işittim: “(Yâ Alî!) Harun (as)’ın Musa’ya bağlılık derecesi (menzilesi) nde Sen Bendensin. Ancak şüphesiz Benden sonra nebî yoktur” Resûlullah (sav) dan şunu da işittim: “Bugün sancağı öyle bir adama vereceğim ki Allahu zü’l- Celâl’i ve O’nun Resûlünü sever.” buyurmuştur.
(İbni Mâce-Mukaddime 121)

“Ya Ali! Musa’ya Harun ne ise sen de bana öylesin.”
Nedir Harun (as) Musa(as)’a. Kardeşidir.
Aynı zamanda peygamberdir.
Buyuruyor Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ya Ali! Musa’ya Harun ne ise sen de bana öylesin. Ancak benden sonra peygamber yok.”

Sen kardeşimsin aynı zamanda fakat peygamber değilsin.
O öyle bir şahtır ki öyle bir ehli beyt başıdır ki,
Öyle bir Allah aslanı dır ki, öyle bir Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem aslanıdır ki,
Öyle bir Fatmatü’z- Zehrâ Aslanıdır ki,
Öyle bir Ehl-i Beyt aslanıdır ki Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin kardeşidir.
Kendi yetiştirmiştir oğludur.
Kendi eliyle kızını vermiştir, annemizi. Damadıdır.
Sadece Babası da değildir.
Böyle bir Ehl-i Beyt Aleyhisselâm velâyeti İZlerİZ.
Böyle bir Ehl-i Beyt Aleyhisselâmın yolunda edeb alırız.
Böyle emin Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin kanını, canını, şerefini her şeyini, imanın taşıyan bir Ehl-i Beyttir.

Sokakta gördüğümüz soytarılar değildir.
Kitapsızlar değildir.
Bunlar siyasi arenanın çakallarıdır.
Dün de öyleydi bu gün de öyleydi, kendi zamanında da öyleydi.
“Ya Ali Sen gök tanrısısın kendini bilmiyorsun.” diyen Rafizîlerle savaşmıştır.
“Sen kitâbı hakem koydun, uymadın. Kâfirsin!” diyen Haricîlerle çarpışmıştır.

“Ali, sen Allahu Zülcelâlin Kur’ân-ı Kerîmin ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in velîyullahısın, velâyetisin!” diyenler o gün de vardı kıyamete kadar da olacaklar.
Fırka-i Nâciye olarak demek ki velâyet Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizde iken Halka dönük diri olması gerekir.
Hayalen değil fiilen olması gereken bu akımı Fatmatü’z- Zehrâ Vâlidemizden geçmiştir oğullarına.
Ali Keremullahi veche Efendimiz erildir.
Fatma anamız dişildir.
Yaratılış daima Er Rahmân ve Er Rahîmdendir.
Er Rahmân Esmasının tecellisi Ali Keremullahi veche’den akıl ve dirilik olarak, Fatmatü’z- Zehrâ vâlidemizse candır, tarladır, anadır ve temeldir.
Er Rahîmdir zâten.
İşte bu o günün kü Nur-u Muhammet nübüvvet olarak bu gündedir.
Akıp gitmektedir kıyamete kadar salih neslimiz inşâallah.
Fatmatü’z- Zehrâ vâlidemizden neşredildiği için hiçbir oğlunun kızlarından öteye gidemez velâyet.
Peki şerif olarak belirtilen yakınları.
Bu da ilginçtir.
Aynı şey Meryem Aleyhas selâmda İsa Aleyhisselâm da vardır.
Meryem Aleyhas selâmdan sonra bitmiştir.
Oğlunda bitmiştir. Kapanmıştır çünkü.
Analarının adı ile anılanlardandır iki iç âleminde iki, iki vardır.
Birisi İsa binti Meryem, birisi de Ehl-i Beyt Fatmatü’z- Zehrâ.
Fatmatü’z- Zehrâ’nın oğulları.
İlim şehrinin kapısı Ali Keremullahi vechedir.
Hadisi şeriftir bu. “Ben ilmin şehriyim. Kapısı Ali’dir.”

Ebu Zer’den naklen, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ali ilmimin kapısı ve benden sonra ümmetime açıklayacak olandır. Onu sevmek iman, ona buğz etmek nifaktır. Ona bakmak huzur ve refah getirir, ona yakınlık ibadettir.” (El-Müttaki el-Hindi "Kenz'ul Ummal" c.6, s.158)

Nedir kapısı ki ilim şehrinin kapısı?
Bu bir şehir mi varmış böyle?
Evet. Evet. Böyle şehir var. Edeb Kapısı edeb.
Edebe tenezzül etmeyenler İblis oyuncaklarıdır.
Çünkü edebsiz ilim onundur.
Onun için İblis cennete girmiştir.
Allahu Zülcelâl'le defalarca konuşmuştur. Rest çekmiştir.
Bu gün insanların hokkabazlık yapmak için, sihirbazlık yapmak için Ehl-i Beytin arkasında akıl fikir ermez işlere girişmeleri yanında hayretler içinde kalır insan.
Ne ki bunlar. İblis olsa ne yazar!.
De ki cennete girdim çıktım ne olmuş.
Felsefe filozof batağındaki kuru, kısır, zulüm içinde kalan gençlerimize içim yanıyor. İçim yanıyor.
Bir hayal ki İblis bile hayret eder yani.
Bu kadar yapılabilir ancak.
Ve bu o kadar acı ki, gökyüzünde uçtuğunu sanan insanlar öyle ağır küfürler yapabiliyor ki: “Ali Ahaddir, Lem Yeliddir, velemyuleddir!” diyor hâşâ!.
Hem de bizim sitemizde ve semazen nette de yazmış.
Biz sildik ve gönderdik!..
İlkokuldaki çocuğa sorsanız: “Kim doğurup, doğmadı?” diye.
“Allah Celle Celâlihu!” der.
Bunu hangi insan söyler.
Ancak edebsiz bir ilim sahibi söyler ki o İblistir zâten.
Ali böyle bir Ali dir ki: “Bütün Kur’ân Fatiha, Fatiha besmele, besmele b harfi olsa ben b nin altındaki noktayım!” der.
Ahmaklar sanır ki kendisini yüceltiyor.
Başka bir şey söylüyor.
“Ben Edebim!” diyor.
“Edebi ben buldururum. Bana yönlendirdi. Nübüvvet sırrı önde. Noktadan gidemezseniz giremezsiniz buraya!” diyor.
“Besmeleye giremezsiniz!” diyor.
“İlim bir nokta idi onu câhiller çoğalttılar!” buyuruyor.
Nasıl çoğalttılar?
Kapıyı açıp giremediler.
Bir sürü hayal kurdular.
Ciltlerle kitap yazdılar. Bin sayfa yazdılar bal yiyelim diye bir damla yiyemediler!
Bulabilenler ise usulsüzlükten kapıyı açamadılar ve şişeyi dişlediler!.
Bilemediler, bulamadılar, olamadılar, yaşayamadılar ki.
Sadece hayal kurdular.

Kısacası onlar için zâten akılda yoktu, can da yoktu. Ruhta yoktu.
Şah damarından yakın da yoktu hâşâ.
Hiçbir şey yoktu. Kör, sağır, dilsiz ve bir pislik olan beden vardı yani.
Mutfakla tuvâlet arasındaki bir boru gibi.
Anlaşılsın diye söylüyorum. Özür dilerim.
Dosdoğru anlaşılsın diye.
Çünkü insan bu kâinâtın en muhteşem pislik fabrikası değildir.
Kâinâtın Halifetullahıdır.
Allahu Zülcelâl’in lütfundadır yani.
Bütün özellik ve güzelliklerini taşımaktadır.
Muhteşemdir, mübarektir, mukaddestir ve muazzamdır.
Günahtır, ayıptır. Yaratana karşı bir saygısızlıktır.
Kendini bilemeyişi, bulamayışı, kendinde olamayışı ve Rabbısıyla yaşayamayışı.
Ne acıdır ki,ben şimdi masada duran lambayı elektriği açan düğmesini bilemediğim için kullanamıyorum.
Bundan daha acı ne olabilir ve karanlıktayım.
Bu nedenle biz Muhammedî Melâmet yolu izleyenler, kimseyle alacağı vereceği olmayanlar, alçaklık yükseklik peşinde olmayanlar, Muhammedî Seviyeyi korumaya çalışanlar, bulmaya çalışanlar.
Nübüvvet Sırrından dolayı Hakikat-ı Muhammedîyetten dolayı daima; uyuyan akılları, uyur gezer akılları uyandırmakla emrolunmuşuzdur.
Sarhoş akılları ayıkdırmakla emrolunmuşuzdur.
Noksan aramakla emrolunmamışız.
Mükemmeli seyretmekle emrolunmuşuz.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir sefere gidiyor.
Ormanlık bir sahadan geçilirken yaban domuzu hayvanı ürkütüyor develeri. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:
“Hay mübarek develeri ürküttün.”
Ebubekir r.a. diyor ki:
“ Ya Rasûlullah murdardı değil mi bu hayvan. Siz mübarek dediniz?” Cevap veriyor:
“Bir hayvan için güzel ahlâkımı bozamam.”

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

"Ve inneke le'ala hulukin 'aziymin: Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem 68/4)

Huluku’l azîm budur.
Yine bir sefer. Bir yerde mola vermiş ama korkunç bir koku var. Rüzgar getiriyor.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kalkıyor, kokunun üzerine gidiyor. Gittikçe artıyor.
Varıldığında, kurtlanmış bir köpek leşi.
Herkes burnunu kapatıyor.
Ama Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem gülümsüyor.
Asasının ucuyla köpeğin dişlerine vurarak diyor ki: “Hay mübarek ne güzel dişlerin varmış.”
Noksan aramadan mükemmeliyeti seyretmek Muhammedî bir Melâminin şiârıdır.
Muhammedîdir, neşesidir, zevkidir, hazzıdır.
Bu ise Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in gözüyle görüştür.

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

"Festekim kema ümirte ve men tabe meake ve la tatğav innehu bi ma ta'melune besiyr: Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Hûd 11/112)

Dosdoğru olmak zorundayız. Emrolunduğu gibi.
Mecburuz buna.
Sade Mecbur değiliz, Muhtacız da!.
Me’muruz emredilmişiz. Yetmez.
Mahkumuz, hükmedilmişiz. Yani.
Allahu zü’l- Celâl’in elinden kurtulamazsın. Asla.
Ne emretmişse oraya gelirsin.
Ha bu gün, ha yarın bekle!
Bekleyecek bir şey yok!
Bizden istenen bir şey mi var?
Bütün kötülükleri yaparken şah damarımızdan yakın bizle beraber değil mi?
Bütün ibadetleri yaparken de öyle değil mi?
Ne zaman ayrıldık ki biz?
Sorunumuz ne? Farkında olmamak mı?
O halde bunu bilelim. Farkı bulalım.
Orada olalım ve onu yaşayalım inşâallah.
Kişinin kendisini bilmesi için, ilmi bilebilir fakat EDEBi bulabilmesi için bir VELÂYET lâzımdır.
Bu bizim anladığımız; bize öğretilen, bize emredilen, bizden istenilen ve beklenilen sadece hizmetçiliktir.
Saf olarak, pâk olarak tertemiz. En tâhirinden hizmetçiliktir.
İması, mecazı, gizlisi saklısı olamaz.
Çünkü bizim şah damarımızdan yakin bizden daha şâhidtir buna yani.
Çünkü bu böyledir yoksa yalandır.
Bunu temin için kişideki ilmen;
Muhammedî Edebin bilinmesi,
Muhammedî Muhabbetin bulunması ve
Muhammedî Merhametin kişi tarafından algılanması lâzım ki,
Muhammedî Hizmetin ne olduğunu anlasın!
Kıymet ve değerini bilsin!
Hiçbir ibadet, hiçbir yakarış Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in Şeriat-ı Garra’sının hizmetçiliği kadar yüce değildir.
Çünkü kendisi de öyledir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem mesleği öyledir.
İşi böyledir. Görevi böyledir, Tebliğdir.
İnsanları bilgilendirmektir. Haberdâr etmek.
Tenzir, uyarmaktır.
Tebşir müjdelemektir.
Ve Teşhiddir şâhid olmaktır.

İşte bu nerden geldi bu?
Nerden gelecek Nübüvvetten geldi.
Onun için onların prizinde cereyan vardır.
Bizim demiyorum dikkat et.
Ben kendi şahsımıza eklediğimiz zaman biliriz ki şeytan oluruz.
Bunu bilmeyen zâten bu çöle giremez.
Çöl rüyası kurar.
O öyle olan akıl Rabbısını Hayy bilmemektedir.
Hazır bilmemektedir. Huzurda bilmemektedir.
Hiçbir zaman hazır olamayacak kendisi.
Çünkü o kişi asla Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemi Hayy bilmeyecek. “Öldü gitti!” diyecektir.
Rabbısını kayıp bilecek. Kayıp zannedecek.
Ve Allah Dostlarını yaşamıyor sanacak. Geçip gittiler sanacak.
Şiirler, masallar, hikayeler içerisinde kalacak.
Kısacası kendisine bir değer veremeyecek.
Kendisinin Allahu Zülcelâl’in sesi olduğunu anlayamayacak.
Kıymet ve değerini, kendisinin kendi kıymet ve değerini...

Bütün bunlar ikinci aşamadaki edeb bulunmasında bizim öğretmenlerimiz anamız babamızdan da önemli besleyen büyüten, terbiye eden, edeblendiren Allah Dostları, Habibî ve hasbî hizmetçiler, kervan köpekleri, bunların ana vasıfları çok ayrıdır.
Ruhî burunlarıyla aldıkları kıble kokusuyla umarız ki rotayı, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in rotasını tuttururlar.
Ve geçtikleri yerdeki bütün pisi pası dilleriyle yalarlar.
Kıtmirliğin iki özelliğidir. Koku ve dil.
Ahmak sanır ki sokakları diliyle yalıyor.
Sesimiz İZimizdir. Doğrudur. Doğrudur.
Yeter ki Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem adına, hesabına ve şerefine olsun.
Yeter ki Allah bizi kendi benliklerimizden korusun.
Ayaklarımızı kaydırmasın.
Bizi hüsrana salmasın inşâallah’
Demek ki herkesin tarikat diye can verdiği şey aslında Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin yaptığı işlerin edebini öğrenmekten ibaretmiş.
Bu ise emin olduğun, kim tarafından?
Allahu zü’l- Celâl ve Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemce ve Allah Dostlarınca emin bilinen, emin bulunan, emin olup, emin yaşanan kendisine güvenilen ve güvenirliğe onun da güvendiği bir emânet edilecek biridir bu.
Birisinden kişi olarak bahsetmiyorum.
Ne ilgisi var hepsi zâten toz toprak olup geçecek.
Ne yapar bunlar?
Kendilerine kul köle mi eder?
Zulmet uydurup baş mı eğdirir?
Hâşâ! Yapar mı bunu hiç Allahu zü’l- Celâl’ini bilen bir insan!
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’den utanan bir insan!
Allah Dostlarını sayan bir insan Allahu zü’l- Celâl’in kullarına böyle bir muamele yapar mı?
Büyüklük taslar mı? Başka bir şey yapabilir mi?
İnsan yapar mı en azından?
Yapmaz. Yapmaz!
Çünkü bir amacı yok ki niye yapacakmış.
Amacı varsa zâten doğru değildir o. Yalancıdır, sahtekardır!..

İnşallah Allahu zü’l- Celâl hepimize Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin en güzelini, en iyisini, en doğrusunu denkleştirir, rastlaştırır, bildirir, buldurur, oldurur ve yaşatır.
Bize hem nasip eder, hem kısmet eder.
O zaman dünyamız dinimizde yar olur, âhiretimiz bahtiyâr olur.
Öyle geçer zaman çünkü geçtiği gibi.
Çölden geçmek gibi bunlar, ben iki kere geçtim.
Dokuzyüz küsür kilometredir. Kerbela ile Arabistan sınırı. Tebuk arası.
Irak kapısı dokuz yüz.
Türkiye’nin bir ucundan diğer ucu kadar çölde gidiyorsunuz.
Bir tek yerleşim yerine rastlamadım.
Bunlar böyle bir çölü geçmede Allahu zü’l- Celâl in Hasbî,
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in Habibî,
Ehl-i Beyt Aleyhisselâmın Erdemli hizmetçileridir, emin hizmetçileridir. İşleri budur.

Onun için Münir Derman’ı, Memlük köyündeki kabrinde değil çölde görmelisiniz. Çölde görmelisiniz!
Birilerine kızdığı için söylemiyor: “Kırklardanım elbette!” diye.
Allahu Zülcelâli şâhid tutarak: “Ne var yedilerdenim!” diye.
O gün Rical-i Gaybmiş de bu gün Rical-i Gayb değil miymiş?
Buna sebep aramızda bendene olmayışı mıymış?
Onun işi, ilim ve edebidir.
İlimle bilen kişi edeble bulan kişi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in huzurunda hazır olarak oturan kişidir onlar.
Yani İmam-ı Mutlak, Rehber-i Mutlak Muhammed-i Mutlak Aleyhisselatı Vesselâmın arkasında “Allahu Ekber!” dedirtenlerdir.
Sall safında sılada yani, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in yüreğinde bizi bir edenlerdir.
Ben, sen, o, bu, şu derken tümümüzü her bir dağdan eritip Rasûl-u Ekrem kevserinde Allah denizi edenlerdir.
Asla kimsenin kıblesine erişmezler. Kimsenin bir lokmasına göz dikmezler. Dikemezler.
Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi veselleme âyetler vardır.
Onların mallarına mülklerine göz dikmeyin.
Bırak onlar beldelerinde yiyip, içsinler, tepinsinler.
Bizim elimizden kurtulacak mı âyetleri vardır.

(29 MART 2009 sohbeti devamı )

nur-ye
Tue, 04.05.2010, 10:04
VELÂYET – NÜBÜVVET SIRRI

(29 MART 2009 sohbeti devamı )

Hülasa velâyet harika bir kablodur. Keban’a ulaşır.
Keban’ı buraya getirir. Burayı Keban’a götürür.
O kadar güzeldir ki ve özeldir ki kendi yüreğimizdeki prize kendi fişinize takıverseniz şah damarınızdan yakın olanın Keban olduğunu anlayıverirsiniz.
Edeb, Elif, Del ve Be dir.
“Be” daima bileliktir Arapçada biliyorsunuz. Bizliktir, Birliktir.
Soytarıların bizlik ve birlikçiliği felan değildir.
Muhammedî BİZliktir, Muhammedî BİRliktir, Muhammedî BİLEliktir.
İçindeki “Del” ise bunun daim oluşudur. Geçici olmayışıdır. Tatmin oluştur.
“Elif” ise Allahın lütfudur zâten. Öyledir yani.
Adab değildir adab başkadır.
İşte bu nasıl Keban’a ulaştırıyor onu demek istiyorum.
Basitçe, ben böyle basit düşünürüm çünkü.
Bizim kapıdaki kablo gibi yani.
Allah Allah insan öyle şey beklemiyor ondan sanki.
Koskoca şehre bilek kadar bir kablo getiriyor.
Akıl fikir ermez fabrikalar çalıştırıyor bu Nur-u Muhammed ve şu ANda yapıyor bunu.
Rüyada değil, masalda değil Fiilen yapıyor.
Şu anda zâten hayy olan şah damarımızdan yakin olandan almakta dirilik denilen mefhumu.
Çekildiği anda bir leşe dönecektir. Fiş çekilince.
Bu şehir karanlığa gark olacaktır.
Ne göz mahallesi kalacak, ne kulak mahallesi, ne şurası ne burası.
Demek ki olmak için, bilinmek için, bildik, bulduk olduk.
Nerde olduk?
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem in huzurunda olduk.
Ne olduk?
Teslim olduk, teslim olduk!.
Kaçak mıydık da teslim olduk?
Hayır hayır. İslam olduk. Silm olduk!.
Muhammedî lütfiyete sahiplik demektir silm de.

Onun için Münir Hocam diyor, buyuruyor biliyorsunuz.
İçinizdeki Muhammedî Hakikata, Hakikat-ı Muhammedîye ye sahip çıkın.
Biliyorsunuz o sizin içinizde zâten vardır diyor.
Çünkü şah damarımızdır o bizim.
O bizim her şeyimizdir.
Onun için buyurmaktadır.
“Yâ Ömer nasıl seversin beni.”
“Anam babam feda olsun Ya Rasûlullah”
“Hayır, hayır nefsin.” “Vallahi nefsimde feda olsun.” “Şimdi iman ettin.”
Ahmak sanır ki ,anlamazlar çünkü, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kendisini bir yere koydu. Hayır, hayır...

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mü’minler İçin Nefislerinden Daha İleridir:

“Peygamber, mû’minler nazarında kendi canlarından daha önce gelir; hanımları da analarınızdır...” (Ahzâb 33/6)

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا

"Ennebiyyü evla bil mü'minine min enfüsihim ve ezvacühu ümmehatühüm ve ülül erhami ba'duhüm evla bi ba'din fi kitabillahi minel mü'minine vel mühacirine illa en tefalu ila evliyaiküm ma'rufa kane zalike fil kitâbi mestura: Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah’ın Kitab’ına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap’ta yazılıdır.” (Ahzâb 33/6)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Üç şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse imânın tadını bulur: Bir kimseye ALLAH ve Resûlü, başkalarından daha sevgili olmak.Bir kimse sevdiğini yalnız ALLAH için sevmek.Bir kimseyi ALLAH küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan ikrah (tiksinme) ettiği gibi ikrah etmek (iğrenmek) “ buyurmuştur.
(Enes (ra) dan, Müslim,Îmân 67 (43)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hiçbir kul ben kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlardan sevgili olmadıkça imân etmiş sayılamaz.” buyurmuştur.
(Enes (ra) dan, Müslim,Îmân 69 (44)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sizden hiçbiriniz, ben kendisine çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça imân etmiş olamaz” buyurmuştur.
(Enes (ra) dan, Müslim,Îmân 70)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz." buyurmuştur
(Nesai'nin bir rivayetinde "... malından ve ailesinden daha sevgili..." denmektedir.)
(Enes (ra) dan; Buhari, İman 8; Müslim, İman70, (44); Nesai, İman 19, (8,114, 115)

Mü’minlere peygamberleri nefislerinden evlâdır. Âyettir, hadistir çookk!.
Her bakımdan değerlidir.
Bin can feda edilir anlamındadır. Can feda edilir.
Allahu zü’l- Celâl’e inananlar içindir Kur’ân-ı Kerîm.
İnanmayanlar için hiçbir şey yoktur zâten.
Kendileri de yoktur.

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

"Ve le kad zera'na li cehenneme kesiran minel cinni vel insi lehüm kulubül la yefkahune biha ve lehüm a'yünül la yübsirune biha ve lehüm azanül la yesmeune biha ülaike kel en'ami bel hüm edall ülaike hümül ğafilun: Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’râf 7/179)
Belhume dallun hayvandan da aşağıdır onlar.

Fesuhkalli ashabissâir. Yerin dibine batsın bu alçaklar. Mülk Sûresi. Kahrolsunlar! Böyle buyurulmaktadır.
“Fesuhkalli ashabissâir!”

فَاعْتَرَفُوا بِذَنبِهِمْ فَسُحْقًا لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ

"Fa'teref'u bizenbihim fesuhkan liashabisse'iyri: İşte günahlarını i'tiraf ettiler, kahrolsun o halde eshabı Seıyr Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun, o alevli cehennemin mahkûmları!” (Mülk 67/11)

Şu sair ashabı yok mu?
Ya alçaklığa sahip çıkanlar yok mu?
Aklı olduğu halde hainlik yapanlar yok mu?
Başkalarını da çeldirenler, döndürenler, Cehâlet Cehennemine götürenler yok mu?
Her yeri cehennem yapanlar yok mu?
Bunlar yerin dibine girsin!

Biz neden İlim yaparız, Edeb yaparız, İrfan yaparız, Erkan ararız?
Kendimizi bilmek için.
Çünkü ilk düğüm biziz. İlk düğüm yani!.
Kendi ilk düğümümüzü çözmeden bir milim yol alamayız.
Donmuş bir damla gibiyiz, yürüyemeyiz.
Pisimiz, pasımız iyimiz kötümüz kilitlenmiştir.
Eriyip akamayız. Yazık olur.
Yenmeyiz, içilmeyiz.
Zalımın tekiyiz soğuğuz.
Kasıtlı kalıplı buzun bütün özelliklerini sayın.
Ama bir damla su öyle midir?
Kâinâtta sıkışmayan tek element vardır.
Madde vardır o da sudur.
Asla sıkıştırılamaz. Her şey sıkışır. Su asla sıkıştırılamaz.
Bir damla suyu dövemezsiniz.
Ezemezsiniz, kesemezsiniz, yakamazsınız.
Hiçbir şey yapamazsınız.
Kirletemezsiniz. Kirinizi alır yine kalkar ayağa, kanatlanır.
Her canlıyı sudan yarattık buyuran ne güzel buyurmakta.
Mea dır Arapçası. Mahiyet hiç bileliğidir. Mahv bileliğidir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'le olmak o kadar önemli ki, ve Ona teslim olmak.

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

" İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslima: Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzâb 33/56)

“İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslima!”

Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salâvât getirirler.
Ey mü’minler! Siz de ona salâvât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.
Allah (elle celali hu)'ya inandığını söyleyenler.
Kur’ân-ı Kerîm'e inandığını söyleyenler.
“Ya eyyühellezine amenu”; Ey iman edenler.
“İnnallahe ve melaiketehu yusallune”; Şimdi var ya şu anda Allah ve melekleri, “yusallune” SALL ediyorlar, fiilen bağlılar, devredeler yani.
Bundan daha açık âyet ne olabilir.
İnsanın şah damarından yakın olanla arasındaki bağın, direk bağlandığını söyleyen ne olabilir.
Bir insan Kur’ân’a inanıyorsa eğer.
Bir inanç taşıyorsa.
Ve melekleri yani aklınızın hayalinizin ermeyeceği manevî saltanat sistemi.
Ne geliyor aklınıza?
Tümü, şu anda, hepsi.
Varlık mı düşünüyorsunuz.
Rüya mı düşünüyorsunuz.
Kimi düşünürseniz düşünün hepsi devrede. Çöl devrede çöl.
“İnnallahe melaiketu”, Meleküt Âlemi devrede.
“Yusallune alen nebi”, Allahu zü’l- Celâl’in peygamberine SALL ediyorlar.
Kimin için?
Benim için, senin için, BİZim için.
“ya eyyühellezine amenu”, ey iman edenler.
“sallu aleyhi ve sellimu teslima”, siz de derhal SALL edin, direk bağlanın.
Neyiniz varsa hepisiyle bağlanın.
Kontak yaptırmayın. Pislemeyin, paslamayın.
Dosdoğru olun. Kendinize ihanet etmeyin.
Kendi kendinizi kandırmayın.
En korkunç yalan inandırılarak yapılan yalandır.
İnandırılarak söylenen yalan kadar dünyada ve âhirette büyük bir yalan yoktur.
Onun için son nefeste şâhidler, şâhidlik edeceğiz ya hani
“Eşhedu enLâ İlâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeder Rasûlullah.” Burda da en kötü yalan şâhidliktir, yalancı şâhidliktir.
O zaman “sallu aleyhi”, siz ona SALL edin, sıla edin.
Sıla-yı Rahîm ona göbeği gibi gidin.
Nasıl anamızın göbeğine bağlıysanız öyle bağlı olun oraya Nebîyi Ümmiye yani.
Âmâdan Haber veren Nebîye.
Bunu BİLin, BULun ve OLun ve YAŞAyın!.
“Sallu aleyhi ve sellimu teslima”, nasıl SALL edecekmişiz.
Teslima, Dosdoğru emredildiği gibi teslim olun.
Ne emredilmişti?
İşte söylüyor ya;

Allah ve Rasûlune teslim olun.
Allah ve Rasûlune iman edin. Bir çok âyet var.
Allah ve Rasûlune tâbi olun. Bir çok âyet var.
Allah ve Rasûluna itaat edin bir çok âyet var.

Ne olur Teslim olursak. Müslüman oluruz.
İman edersek Mü’min oluruz. Emin oluruz yani.
Tâbi olursak Dost oluruz. Velîyullah oluruz. Allahu zü’l- Celâl’in Dostu oluruz.
Rasûlullah’ın dostu oluruz.
Ehl-i Beytin dostu oluruz.
Allah dostlarının dostu oluruz.
Biz dost oluruz.
İtâat edersek elbette Ehlullah oluruz inşâallah Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek yüreğinde…

Bu ne güzel dost zinciridir ki. “ Yâ Muhammed sana tâbi olanlar var ya onların ellerinin üzerinde yediullah vardır. Allahu zü’l- Celâl’in eli vardır.”

إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

" İnnellezine yübayiuneke innema yübayiunellah yedüllahi fevka eydihim fe men nekese fe innema yenküsü ala nefsih ve men evfa bi ma ahede aleyhüllahe fe se yü'tihi ecran aziyma: Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih 48/10)

Keban’a giden direkler gibi sanki.
El ele vermişler. Ellerinin üzerinde Allahu zü’l- Celâl’in eli var bu âyettir.
Bu ne biçim bağdır ki:
“Allahümme salli ala seydina Muhammedîn abdike ve nebiyyike ve Rasûlike ve nebiyyi’l ümmiyyi ve ala alihi vessahbihi ve ehl-i beytihi!” diyorum.
Allahu zü’l- Celâl diyor ki bu bana doğrudan doğruya hiçbir ibâdete iştirak etmez hâşâ. Salavat hariçtir.
Biri desin ki salavata iştirak etmez, kâfirdir:
“İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy” şimdi şu anda etmektedir.
Başkasına ediyorsa da biz bilmiyoruz ama burda açık âyet olduğu için söylüyorum.
İşte bu. Yaşanmayan yalan dediğimiz bu.
Çok yaşayıp da ne olacak.
Yani demek istiyorum ki yalansız olsun az yaşayalım bari.
Dosdoğru olsun, başımız derde girmesin.
Böyle bir temennimiz yok.
Allah en güzelini, en iyisini en muammerini versin.
Hayat ve hayr üzere ama şunu demek istiyorum.
Mesele bütün anlamaktır.
İşte “ Yâ Muhammed de ki eğer Allahu zü’l- Celâl’i seviyorsanız Allahu zü’l- Celâl’e tâbi olun ki Allah da sizi sevsin.”

Nasıl tâbi olunur? Ne demek tâbi olmak?
Tabiatan olmak demektir.
Yani inancım Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm gibi, işlerimde öyle olacak, amellerim, ahlâkımda öyle olacak, hallerimde öyle olacak.
Yani şeriattaki inancım öyle olacak.
Tarikattaki uygulamam öyle olacak.
Gırgır makinesi gibi yüz bin mi çektin, on bin mi çektin, beş bin mi çektin. Ne çektin? Hangi tesbih çektin? Nerde işler?
Fiiliyatta nerde Muhammedîyet, ameller?
Hadi uydurdun kaydırdın, ben uydurdum kaydırdım.
Ahlâkımdaki kin, kibir garaz, iftira, efendim yalan dolan,
İblis ahlâkı, pislik ahlâkı, istenmeyenler, reddedilenler, yasaklananlar ne olacak?
Bunlar sığıyor mu hâşâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin ahlâkına.
Huluku’l azîme sığıyor mu, girebiliyor mu?
Girerse İbliste gelsin girsin o zaman!
İblis olarak demek istiyorum hâşâ.
Hallerde öyle. Bu gün iyi yarın kötü.
Bu gün üstünde durur yarın durmaz.
Bu gün doğru söyler yarın eğri söyler. Kim bu?
İnancı güzel gözüküyor.
Ameli güzel gözüküyor.
Ahlâkı da güzel gözüküyor ama karar yok. Seviye yok yani.
Müslim oldu, Mü’min oldu, Evliyaullah oldu.
Hallerin tam iştirak etti Allah ve Rasûlune, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e itaat etti.
Bir geri döndü ki Müslimken Mücrim oldu.
Asi oldu, fesat oldu. Fâsık oldu. Fâcir oldu, oldu da oldu.
Münafık oldu, Münkir oldu. Münafık oldu. Yedi kat aşağıya gitti.
Çünkü yukarıya doğru yedi kat demin saydığımız aşağıda da yedi var.
Ve en beteri de münafıktır. Kâfirden de beterdir.
Kâfir kelimeyi şehadet getirir kendini kurtarır.
Bu getiremez de zâten!
Çünkü yüzüne bakarsın müslim, özüne bakarsın İblis.
Kötülemek için söylemiyorum.
Bilmezsek düşeriz tuzağa. Bilirsek düşmeyiz.
Demek ki irfan ilimle bildiğimizi, edeble bulduğumuzu, irfanla olduğumuzu anladığımız zaman zâten ki bu Nefs-i Mutmaine anıdır.
Çünkü hiçbir kimse Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i bilmeden bulmadan ve onunla olmadan asla nefsini bilemez.
Bildiği sadece şeytandır. İkiliktir. Mümkün değildir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bu denli önemlidir çünkü.
Abdullah Aleyhisselâm'ı bizzât bulması lâzım, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e uyabilmesi için.
DUYması lâzım Abdullah Aleyhisselâm'dan, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e, İmam-ı Mutlak’a UYabilmesi için.
O zaman SALL, salavatlıktır.
Yani salavat etmiş, SALL etmiştir-ulaşmıştır Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e salavatla.
Şimdi salât edilir artık. İstikamet başlamıştır.
İmam-ı Mutlak, Muhtar-ı Mutlak Aleyhisselatı vesselâm Allahu zü’l- Celâl’in sevdiği imam, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Allahu zü’l- Celâl’in Rasûlu sallallahu aleyhi vesellem.
Ne demek Rasûl?
İrsal edici, taşıyıcı, götürücü, bu işi bilen, görevlisi, her zaman her yerde ve her halde ebedî hayy olan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem.
Ölen; Arabistan’daki Abdullah Aleyhisselâmdır. Şeri’ yönüdür.
Bakmayın ahmaklara.
Onlar Akıl Putunun kulları.
Nakle hasret onlar.
Kötülemek için söylemiyorum.
Biz kendi işimize bakıyoruz, bakmaya çalışıyoruz.
Nasıl sitem etmiş bu Sırat-ı Müstakim.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“İyyake na'büdü ve iyyake nesteiyn: Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.” (Fâtiha 1/5)

اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ

“İhdinas siratal müstekiym: Bize doğru yolu göster.” (Fâtiha 1/6)

“İyyake na'büdü ve iyyake nesteiyn İhdinas siratal müstekiym.”
Sen bize istikamet sıratı versen ya.
İstikamet üzere bir sırat versen ya.
Nasıl?
İşte bu. “Ve kalu semigna ve ategna”
DUYduk Yâ Rasûlullah. UYduk, İtaat ediyoruz. Allahuekber. Rota Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'dedir.
Adres ondadır, yön ondadır, yer ondadır. Her şey ondadır.
O; Allahu Zülcelâl'in Rasûlullah'ıdır.
Bir tanedir. Eşi yoktur. Benzeri de yoktur. Başka imam da yoktur.
Konuşanlar haydutlardır, eşkiyâlardır.
Bizim namazımızı bozmak için konuşmaktadırlar.
Selim akıl, Kâmil akıl, Ârif akıl, Âşık akıl Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den sapmaz.
SALL ehlidir. Dall ehli değildir.
Sapık değildir. İstikametçidir Dosdoğru.
İşte bu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i yaşayıştır.
Fiilen yaşayıştır. Dosdoğru yaşayıştır.
Şu ANda yaşayıştır. Şe’ÂNda yaşayıştır.
Onun adına hesabına ve şerefine yaşayıştır.
Bu hayy olan, diri olan Muhammedîlerin şah damarından yakın olan Rabb'larıyla yaşayışlarıdır.
Bundan muhteşem bir şey yoktur.
Onun için onlar cennettir zâten.

فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي

"Fedhuliy fiy 'ibadiy. Vedhuliy cennetiy. : (İyi) kullarımın arasına gir. Gir Cennetime!” (Fecr 89/29-30)

“Vedhuli ibadihî vedhulu cennetihî.”
“İşte şimdi girin kullarımın arasına ve cennetime” buyurmuştur.
Her şeyi âhirete götürenler.
Hatta bu İstanbul’da sormuştum.
Bir tane vatandaş vardı Profesör de.
Bu vedhuli ibadihi nedir dedim. âhiretteki kulları diyor.
Ben ukelâ değilim, bilgiçlik değil sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in haysiyetini korurum.
Dedim ki: “Siz Muhammedî Şuuru bilmiyorsunuz.
Âhirette kulluk ne gezer. Ne işi var kulluğun.
Âhiret hesap yeridir. İmtihan yeri değildir.
Kulları buradadır.
Hayy olan Allahu Zülcelâl'i, zâhir olan Allahu Zülcelâl'i,
Hayy olan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in dinini neden öldürüp de ahirete götürüyorsun da burada yaşatmıyorsun!
Bilmiyor musun ki âhirette hiçbir şey yoktur.
Hepsi buradan götürülmektedir.
Ve diri götürülmektedir. Ölüleri ne yapacağız ki.
Burda kör orada kördür âyet!”

وَمَن كَانَ فِي هَـذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً
“Ve men kane fi hazihi a'ma fe hüve fil âhirati a'ma ve edallü sebila: Kim bu dünyada körlük ettiyse âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.” (isrâ 17/72)

Onlar gözsüz olarak haşr edildiklerinde derler ki Yâ Rabbena bizim orada gözlerimiz vardı.
Bizi neden gözsüz haşr ettin. Âyet bu.


قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا

"Kale rabbi lime haşerteni a'ma ve kad küntü besiyra: Rabbım beni niçin kör olarak haşrettin, halbuki ben gözlü idim der” (Tâ-Hâ 20/125)

Dünyada bizim gözlerimiz vardı neden biz gözsüzüz şimdi?
Orada Hakk ve hakikatı görmediğiniz için!
Yaa hani beş duyumuz vardı.
Bedenimizde, derimizle elimizle temas ederdik.
Hani nefsimizle görürdük.
Hani kalbimizle duyardık.
Ruhumuzla koklardık ve
Sırrımızla zaak-ZEVK ederdik, söz ederdik.
Sohbet ederdik, zevk duyardık, hazz duyardık hani?
Yapardık biz bunları.

(29 MART 2009 sohbeti devam edecek )

nur-ye
Tue, 04.05.2010, 10:06
VELÂYET – NÜBÜVVET SIRRI

(29 MART 2009 sohbeti devamı )

Muhammedî Melâmetin meşki budur.
Su gibi içmektir. Çok sevdiğimiz bir şeyi yemek gibidir. Fiilen yaşamaktır.
Çünkü Muhammedî Melâmette yaşanmayan yalandır. Her şey.
Uca götürmeyi sevenler hadislere dikkat etsin görecektir orada.
Meğer bende yaşayan şah damarımdan yakınmış bende sahip çıkmışım diyecektir.
Bu kadar açık ve net!
İşte yedi nefis hikayemiz anlatımımız suya atılan bir taş gibi etrafında daire daire dönen bu yedi nefis tavafımız, yedi tavafımız El Kahhâr Kâbesinin etrafındaki tavafımız.
El Kahhâr, El Vedûd Celle Celâlehu dönüşümüz, tıpkı bir atomun çekirdeğinin etrafındaki elektronlar gibi fır-fır dönüşümüz.
“Yusebbuhu lehu mafis semavati vema fil ard” edişimiz!

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

" Yesebbihu lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl'ardil elmelikilkuddusil'aziyzilhakiymi.: Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, mukaddes, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ı tespih eder.” (Cumâ 62/1)

Durmadan, durmadan Devr-Devrân!
Sonsuz hızla dönen trilyonlarca atomu şu anda vücudumuzda tutuşumuz ve bir bütün olarak kalışımız. Bizliğimiz.
Bu Azametullah karşısında ve içindeki aklın ermediği naklin bildirdiği Kudretullah karşısında insan nasıl teslim olmaz, nasıl istikamet bulmaz, nasıl SALL etmez de bu çöplükte leş peşinde koşar.
Çöplük bize lâzımdır. Çöplük cennettir. Çöplük cennetin anasıdır.
Ne zaman?
Saldırmadan. Doyacak kadar, o kadar!

وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ

"Ve mel hayatüd dünya illa leibüv ve lehv ve leddarul âhiratü hayrul lillezine yettekun e fe la ta'kilun: Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki âhiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (En’âm 6/32)

“laibun ve lehvun” dikkat edin oyun bahçeniz ve eğlence bahçenizdir.
Çok âyetler.
Evet bu gün Kur’ân-a girmeyelim de demiştik yani insanlar az olur düşüncesiyle.
Ama gönlümden böyle bir şey geçti yani acaba kendimizi bilmekten bahsetsek diye.
Yedi nefis böyle bir nefistir.
Bu beden bildiğimiz âletlerdir.
Nefis, sadr, sadr dediğimiz bedenin altındaki bir katman gibi düşünün böyle bir yerdedir.
Nefsin gerçek yeri. Buradan âleti kullanır.
Bu tarafa döner zâhiri kullanır.
Yönelir bâtını kullanır. Tam bir Köşktür yani.
Ama ölüme, ama doğuma hizmet eder ayrı.
Ama Hizbuşşeytana katılır, ama Hizbullah’a katılır, emrini yerine getirir ayrı.
Fakat yeri SADR dır.
Diyelim ki kıbleye döndü. Merkeze döndü.
Çemberin üzerinde her noktanın baktığı merkeze döndü.
Bu sözümü çok dikkatli düşünmek lâzım.
Şimdi Aksaray Ulu Camisinde namaz kılsak.
“Safları dümdüz yapın!” der imam.
Ama aynı saf Kâbe’nin etrafında: “Sutuvvvv!” diyor. “Seviyeleyin!”
Dümdüz yapın demiyor. Neden?
Daireye dönüştü orada çünkü.
Hani bizim burada Dosdoğruydu o.
Burda Dosdoğruydu oraya DAİREye dönüştü.
Orada;

DEVRAN var, Devr var.
SEYRAN var Seyr var.
CEVLAN var, Cevl var.
HAYRAN ve Hayr var.
Orası Zâhirin Merkezidir. Özel ve güzeldir.

Sadr Nefsin kendi yuvasıdır.
İçeriye döndüğü takdirde sadra Sîne de denir.
Kalb vardır. Daire daire düşünün. Dalga dalga düşünün.
Fuad vardır. Lüb vardır. Lübbü’l- lüb vardır.
Ve yine Akdes vardır.
Muhaddin Arabi Hz. “Lübbü’l- lüb” demektedir.
Doğru buyurmaktadır.
Kur’ân’da âyetler vardır bununla ilgili.
Özün özü anlamında öz. Özün özü.
Hafî Ahva makamınlarıdır çünkü. Lübbü’l- lüb özün özüdür.
Benzetme değildir bunlar. Yakıştırma, takıştırma işi değildir.
Muhammedî melâmet asla hayal kabul etmez.
Ondandır ki İmam-i Ali Keremullahi veche :
“Görmediğim Rabbıma tapmam!” buyurmakta.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Rabbımı, Rabbımla buldum!” buyurmakta.
Benim imanım Cebrail Aleyhisselâmın imanıyla aynı seviyededir.
Her Muhammedî nin imanı Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'le aynı seviyededir. Deniz seviyesi gibi.
Çokluğu azlığı başkalarının işi.
Bizim böyle bir derdimiz yoktur.
Biz çokluk, azlık, yükseklik, alçaklık vs. bilmeyiz.
Biz deniz seviyesine bakarız.
Bizim Rasûlullahîmız yedi kat göklerde, biz yedi kat yerin altında değiliz.
Şimdi yaşasaydık yanında omuz omuza namaz kılardık.
Yüreklerimiz aynı seviyede Allahuekber derdi.
Biz Muhammedîyiz. Bizim peygamberimiz Muhammedî zâten.
Arkasındaki “Allahuekber!” diyenin hiç birisinin hücresine zarar gelsin istemez.
Bu denli sahiptir çünkü.
Muhabbetlidir, merhametlidir. Hasbî hizmettir zâten kendisi ve hakikattir. İnşallah.

Allahu zü’l- Celâl bizi bağışlasın. Affetsin!
Bağışlasın ve Rahmetine gark etsin.
Kalan hayatımızı, ömrümüzü sıhat vereceği, bizim bahşedeceği sıhatimizi ve hayatımızı Hakta ve hayrda harcatsın.
Bizi inşâallah Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in memnun olacağı ve Rabb'ımızın razı olacağı Muhammedî Hasbî ve Habibî Hizmetçilerden kılsın.
İnşallah maddî ve manevî olduğumuz yerlere Nur-u Muhammed dolsun. Güneş gibi dolsun. Bütün geceler yok olsun.
İyi- kötü, çirkin-güzel, artı-eksi düşünmeden bütüünn her atomun çekirdeğindeki Allah armasını, rumuzunu görelim.
Ve böyle olduğunu bilelim.
O zaman Yunus Baba’nın dediği: “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü.” Diyelim inşâallah.
Bu; Rabb'ımızın emridir, kendi arzusudur.
Bu; Lâ İlâhe İllallah'tır.
Lâ İlâhe, sevgisizliktir çünkü.
Lâ İlâhe demek üzmeyeceğim ve üzülmeyeceğim demektir.
Hiçbir şeyden, hiçbir zaman ve hiçbir halde demektir.
Bunda sadakat göstermektir, samimiyet göstermektir, sabır göstermektir ve bunu selâmet için yapmaktır. Sıla için yapmaktır.
İllallah da sevmek ve sevilmektir.
Bu bir tevhiddir çünkü. Toplum tevhididir.
“Lâ İlâhe illallah” benimle ilgilidir.
Üzme! Üzülme! Sev! Sevil!
Ama Üzmemem, Üzülmemem, Sevmem ve Sevilmem benimle senin arandaki bağdır.
Biz bir olamayız yoksa.
Protez kalırız. Takma dişler gibi, parmağımızdaki yüzükler gibi. Et tırnak olamayız, yazık olur.
Binlercesini gördüğümüz gibi.
Param parça insanlar, param parça aileler, param parça hayatlar, param parça akıllar fikirler.
Darmadağın toz duman.

Bütün bunların altında yatan nedir?
Nefissizliktir. Bir Genç “Günde 55 bin tane çekiyordum!” diyor değil mi?
Neyi?
Lâ İlâhe illallah!
Ne diyor Siirtli: “Kasnak mı çeviriyorsun be birader. Biz on kere Allah diyemiyoruz!.”
Ellerini kaldırıyor böyle. On parmağını gösteriyor.
“Sen ne dediğini bilmiyorsun. Sen habersizsin!”
Akşama kadar bin tane Lâ İlâhe İllallah çekiyorsun ama bir kere üzmeyim üzülmeyim seveyim ve sevileyim düşüncen yok.

Muhammedî Şuuru BİLmeden,
Muhammedî Nur’u BULmadan,
Muhammedî Sururda OLmadan,
Muhammedî Onuru nasıl YAŞAyacağım ben.
Nasıl yaşayacağım? Nasıl olacak bu bende?
Olursa bir yalan olacak.
Yalan en kötü şeydir.
Hele bir insanın kendine yalanı korkunçtur.
Bir aklın kendi kendine intiharı mümkün değildir ki intihar etse de kurtulsa yani.
Onun için hüsran denmektedir hüsran.
Onun için ensenizdeki yelelerinizden tutarım âyeti vardır. Nasiyeh yaaa.

Allahu zü’l- Celâl bizi bağışlasın!

İşte toplum içinde kendimizde de öyledir.
Ne hakkımız var? Kendimizi Üzmeye, kendimizden Üzülmeye, kendimizi Sevmemeye ve Sevilmemeye. Lâyık değil miyiz?
Allahu zü’l- Celâl kendisi sevilmek için yaratmış bütün kâinâtı zâten.
Bizi de sevmek için yaratmış.
Radiyeten - Merdiyeten bu demektir.
“Sevgini kabul ediyorum!” demektir.
“Bende seni seviyorum!” demektir.
Tekrar döner çünkü.
Rücu’ ve Uruc ikisi de miraçtır.
Aynı kelime. Rücu’ yükselmektir.
Uruc rücu’, tekrar dönmektir.
Fakat miraç yazarsanız Arapça ikisine de aynı kelimeyi kullanmak zorunda kalırsınız.
Ne güzel değil mi?
Sanki gidiş geliş bileti gibi. Harika.
Ben severim Muhammedî Mi’racı.
İşte bu saldır. SALL, sad, lâm, lâmdır.
Her lâm Muhammedî bir lütuftur.
Çift lâm oluşu zâhir ve bâtın lütuflarıyla sahip oluşumuzdur.
Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i zâhiren ve bâtınen BİLiriz, BULuruz, OLuruz ve YAŞArız inşâallah.
Zâten Allah korusun bilemezsek hep üzeceğiz, bulamazsak hep üzüleceğiz, olamazsak sevemeyeceğiz ve yaşayamazsak yalancı olacağız Allah korusun.
Yaşamamız lâzım.
Daha doğrusu bizde yaşayanı bilmemiz lâzım.
Ben de namaz kılarım sanıyordum meğer bende namaz kılan esas SALL eden, SALL Noktası benden bana yakın olanmış ya.
Ne bileyim ben!

Şimdi Kadriye buraya su getirdi de.
Ben baktım bardak içilecek sandım.
Halbuki bardak içilmezmiş meğer. Bardak su içinmiş. İşte bu!
Bunları niye birkaç saattir konuşuyoruz.
İşte bunu arz etmeye çalışıyorum.
Kendimi bilsem, kendimi bulsam, ben kendimde olsam, ben kendimi yaşasam var ya Vallahi ben o zaman

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

“Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü. : Ey huzura kavuşmuş insan!” (Fecr 89/27)

“Ya eyyetühennefsülmutmeinne”
olurum. Tatmin olmuş nefis olurum.
Men arefe nefsehu bir kimse ki nefsini biliyor olurum.
Bilmekten kasıt budur burda Âriftir çünkü.
Mârifettir. Mârifet Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’a ait bir bölgedir. İrfanın tümü ondadır.
Bilen O’dur. Biz her şeyi O’nun mübarek ağzından, sözünden Allahu Zülcelâl’in lafzını duyduk.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in mübarek ağzından ve sözünden Allahu zü’l- Celâl’in sözünü duyduk Biz. Ve uyduk.
Bu matbaacılara bakmayın.
Kur’ân-ı Kerîm’i bir dört yüz sene önce geldiği yazılmış bir roman zannedenlere, bir kitap sananlara bakmayın.
Her şey hayydır.
Şu anda her gün doğan güneş gibi doğmaktadır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem hayydır.
Allah Dostları hayydır.
Biz de hayyız farkına vardığımız zaman.
Onun için Muhammedî Tasavvuf, Muhammedî Melâmet diridir. Dipdiridir yani.
Ekmek yer gibi, su içer gibi yaşanır fiilen.
Buna çok dikkat etmemiz gerekiyor.
O zaman kâinât tevhidimiz, Kur’ân tevhidimiz. Yani Emrullah ve Muradullah olarak. Kendi tevhidimiz ve kalb tevhidimiz.
Bütün tevhidlerimiz her nefsin kendine mahsus tevhidleri neticede bizi bir noktaya götürür.
İşte o nokta salldır, salâtdır. Ulaşımdır, kavuşumdur. Neticeye varıştır İnşallahu Rahmân.

Evet bu özel sohbet oldu biraz ama. Neden oldu bilmiyorum.
Fakat bir salâvat yapalım. Bu baştan beri aklımdaydı.
Küçük bir salâvat okuyalım. Açıklamaya çalışalım.
Ondan sonra bir fikirler soralım.
Saat de akıp gidiyor.
Biliyoruz ki benim acizane inancım gördüğüm bize öğretilenler, bizden beklenenler 24 saat Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i BİLmek, BULmak, OLmak, YAŞAmak.
Muhammedî Şuura sahip olmak, Muhammedî Nur’u BULmak.
Çünkü bu Nurullah’la OLmaktır, yaşamaktır.
Bu SALL ile mümkündür.
Bilmeyen niye sevsin ki, nasıl sevsin?
Tanımıyor. Anlatmıştım sanıyorum. Ama yine anlatırım.
Taa 1987 miydi 1988 miydi? Belki 1989 du.
Ve o zamanlar çok tarikatlarla ben haşır neşir oldum.
Ancak hiç birisinin kapı kulu olmadım.
Hayatımda kapılarına gittiğimi de hatırlamıyorum.
Özelleri hariç.
Bir Siirtli Hoca bütün insanların olduğu sohbet odasında ayağa kalkarak. “Seni benimle karşılaştıran Allahu zü’l- Celâl’e hamd ü senâ olsun. Vallahi, Billahi, Tallahi seni Allah için seviyorum. Herkes bilsin!.” demiştir.
Onun için kapısına gitmek, kapıma gelmek gibi bir mefhum kullanamayız onunla.
Bir Hacı Osman Efendiyle kullanamayız.
Derbentli’yle kullanamayız.
Bir Münir Derman Hocamla kullanamayız.
Dört âlemde oğluyuz. Birinde değil.
Akrabalığımız Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'dendir.
Yakınlığımız, CANlığımız, BİRliğimiz, BİZliğimiz.
Onun için hepimizin Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i çok iyi bilmemiz lâzım.
Mutlaka bulmamız lâzım.
Kesinlikle kalbinde olmamız lâzım.
Ve hakikaten yaşayan bir Allahu Zülcelâl'i yaşamamız lâzım.
Hayy olanı yani. Naylon bir El Hayy olur mu?
Yalandan bir El Hayy olur mu?
Şu anda yaşamaktayız ya!
Nefes alıp vermiyor muyuz?
Nefesimiz doğru da şah damarından yakın olduğunu buyuran mı hâşâ yok.
Öyle bir şey yok.
Bizde bir sorun var.
Yayın var. Benim makinede arıza olabilir.
Ya elektrik yok. Bir anten, ayar bozukluğu var. Bir şey var.
Yoksa yayın var yani.
Medine’de Muhammedî Yayın var. Merkezi Yayın var.
Ne yapabiliriz yok diyorsa adam?
Yok diyor. Elinde de televizyonuyla sokaklarda geziyor. Niye çekmiyor diye?
Bilmiyor, bulamıyor, olamıyor ve yaşayamıyor.
Bizim işimiz onlara müfettişlik ve müftülük yapmak değil.
Hizmet etmektir. Hasbî hizmet budur.
Sizin siteye yazdığımız bir küçük kelimeden bir kişi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e dönse Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem alnınızdan öpecektir.
Bu kadar basittir.
Nasibi yaratan Allah Celle Celâlehu'dur.
Kısmeti de yaratan O’dur.
Bize düşen hakkı ve hayrı tercih etmektir.
Fiilen işlemektir.

Bir salâvat.

Allâhümme salli vesellim alâ seydinâ ve Mevlânâ Muhammedîn ellezi mele’te kalbehu min celâlike
Ve aynehu min cemâlike
Feasbaha Ferihan mesruran müeyyeden mansura
Ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim teslimen kesira
Velhamdulillahi alâ zâlik.

10 numaralı salâvat.
Yine Siirtli Hocamın derlediği Hadislere dayalı salâvatlardan birisi.
Kısacık bir şey ama güzel bir salâvat.
Feyizli bereketi bol bir salâvat yazmışız üzerine biz de.

Allâhümme, Allahım. Salli, SALL et, bağla, ulaştır. İrsal et. Bizi bile et, bir et biz et!
Vesellim, bu teslimiyetimizi perçinle yani gevşek yapma!.
Kontak yapar. Başka iş çıkarır. Yangın çıkarır. Her şey yapar.
Sadakatsiz ve Samimiyetsiz bir TESLİMİYET tehlikeli bir teslimiyettir. Dürüstçe değildir. Ve burda Sabır ver yani.
Sellim kıl, selim kıl. Elif, Lâm, Mim. Sellim de öyledir.
Sadece Elifin yerine senin sahipliğin geçer.
Elif, Allahu zü’l- Celâl’in sahipliğidir.
Lâm Mim, Muhammedî lütfiyete sahip Allahtır.

Ama melâmette Mim Lâm Mimdir.
Sen, ben kimse Melâmi olan odur.
Selâm da böyledir.
Kişi kendi Muhammedîyetine, lütfiyetine sahip olduğu zaman silmdir o akıl. Melâmette bir akıldır. Dosdoğrudur. İşe yarayan bir akıldır.

Alâ seydinâ, hani o dinimizin sahibi, nurun daimiyetinin sahibi vardı, Yâ El Emîn olan onun üzerine.
Ve Mevlânâ, bize velîliği öğreten, velî olmanın yolunu gösteren.
Hani velâyet vardı ya kalbten kalbe Allahu zü’l- Celâl’e gidiyordu ya yollar.
Hakka giden yollar Hakk Dostlarının yüreğinden geçiyor, tesbih gibi diziliyorlardı ya, işte o.
Ellerinin üzerinde Allahu zü’l- Celâl’in eli vardı ya.
İşte öyle Mevlânâ yolu açanlar.
Muhammedîn, o üç Mimli Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ a SALL et bizi!
Ellezi, o ki, o öyle bir Zât-ı Muhterem, öyle bir Zât-ı Muhteşem, Zât-ı Mukaddestir ki:
Mele’te kalbehu min celâlike; Mele’te, sen dopdolu doldurdun.
Kalbehu, onun kalbini. min celâlike, Senin celâlinle kalbini doldurdun.
Öyle bir Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm.
O'nun kalbinden senin celâlinden başka bir şey yok.
Zülcelâli Velikram sensin. Celâlinden ikram edersin.
Gübreden gülü çıkarırsın.
Cehennemden cenneti çıkarırsın. Nardan nuru çıkarırsın.
Ahmak bilmez, nerden bilsin. Nerden bilsin. Firavun bilinmeden Musa (as)’ın bilinmeyeceğini?
Firavun’u öldürsen Musa Aleyhisselâm'ı öldüreceğini nerden bilsin.
Lâ İlâhe'yi kaldırır çünkü İllallah'eyi öldüreceğini bilmez.
O cennet avcısıdır. Cehennem kaçağıdır.
Celâlden cemâlden ona ne.

Özür dilerim bu gün başka yerlere gidiyor kafam. Kalbim yani.
“Mele’te kalbehu min celâlike” ;
Sen onun kalbini celâlinle doldurdun.
Azametullahla, Allah korkusuyla, takva ve birr le doldurdun.
O senin kadir ve kıymetini daima takdir eder.
Bütün esmaların kendisine yüklü çünkü her insanda yüklü olduğu gibi.
“Ve aynehu min cemâlike” ;
Onun kalb gözünün gördüğü celâlin amma, "aynehu" aynını, gözünü cemâlinle doldurdun.
Bakın bakın Allahu zü’l- Celâl’in cemâlini cennette hasseten yahutta ancak orada göreceğini sananlar Ez Zâhir olan, şu an zâhir olan Allahu zü’l- Celâl'in şu kâinâtında cemâliyetini göremiyorlarsa demek ki kafa gözleri de kör...
“Ve aynehu min cemâlike” ;
Gözlerine cemâlini doldurduğun.
“Feasbaha Ferihan mesruran müeyyeden mansura” ;
Ve sen böyle yapmakla ne yaptın Yâ Rabbi, O'nun içini celâlinde, dışını cemâlinde böyle, hani şah damarından yakın celâliyetini verdin.

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا

" Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard ve kanellahü bi külli şey'im mühiyta : Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allahu zü’l- Celâl’indir. Allah, her şeyi kuşatıcıdır” (Nisa 4/126)

“Vekânellahu bi külli şeyin muhit”
Allah külli şeyi yutmuştur"... âyetin gibi cemâlinle kuşattın ya o Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ ı.
Feasbaha, bir sabah oldu. Bir subbuh oldu.

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

"Yesebbihu lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl'ardil elmelikilkuddusil'aziyzilhakiymi : Göklerde ve yerde olanların hepsi padişah, mukaddes, azîz ve hakîm olan Allahu zü’l- Celâl’i tesbih etmektedir.” (Cuma 62/1)

“Yusebbihu lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl'ardil.”
Bu öyle bir raksa düşürdü ki kâinâtı, atom dönmesi gibi feasbaha öyle bir şey oldu ki.
Ferihan öyle bir rahatladı ki, öyle bir rahat ki, öyle bir ferah içinde ki.
Öyle mutlu ki, Muhammedî Mutlu ki.
Başka mesruren, ondaki surur.
Nedir surur?
İki rızaya sahip olma Muhammedîyeti’dir mesrurluk zâhir ve bâtın rızalarına raziyeten merdiyeten sahipliğidir.
Sırrıdır daha doğrusu. Mesrur olmak diyoruz ya.

Muhammedî Şuuru BİLmek lâzım.
Muhammedî Nur’u BULmak lâzım.
Muhammedî Sururda OLmak lâzım diyoruz.
Muhammedî ONURu YAŞAmak lâzım diyoruz.

Diyoruz da adam diyor ki: “İşte zâten şair diyor. Öyle denkleştiriyor!” diyor sanıyorum.
Hayır hayır!
Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in hiçbir şeyine sahip çıkmayız, sadece keşke imkan bulsak da aktarabilsek.
Çünkü biz her birimiz onun çeşmeleriyiz.
Kimimiz altından gümüşten, kimimiz topraktan ne fark eder.
Bu dağın suyunu akıtmıyor muyuz.
Bizim dağımız Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm değil mi.
Bu çağda bu çeşme akıyor.
Başka bir gün başka çeşme akar ama su aynı sudur.
Feasbeha ferihan, sen onun kalbini celâliyetinle, zâhirini enfusunu yani içini ve dışını afakını, muhitini yani gözünü kafa gözünü gördüğü, cemâlinle doldurunca.
Feasbaha ferihan çok çok ferih olan, ferah olan, mutlu olan.
Mesruren, çok surur içinde olan.
Müeyyeden, teyid edilmiş.
Yani müeyyed kılınmış, doğrulanmış, kuvvetlendirilmiş, öyle kuvvetlendirilmiş ki,
Allah’la peygamberinin arasını ayırmaya çalışırlar âyeti inmiştir.

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً

"İnnellezine yekfürune billah ive rusülihi ve yüridune ey yüferriku beynellahi ve rusülihi ve yekulune nü'minü bi ba'div ve nekfürü bi ba'div ve yüridune ey yettehizu beyne zalike sebila : Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip «Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız» diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu;” (Nisâ 4/150)

Oysa İnşirah Sûresine bakarsak;

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

“Elem neşrah leke sadrek:
Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” (İnşirah 94/1)

وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ

“Ve vada'na 'anke vizreke
Yükünü senden alıp atmadık mı?” (İnşirah 94/1)


الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ

“Elleziy enkada zahreke
O senin belini büken yükü .” (İnşirah 94/1)

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ

“Ve refa'na leke zikreke
Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?” (İnşirah 94/1)

"Ve refa'na leke zikreke" ; Biz senin ismini yüceltmedik mi?
Kendi ismimizin yanında yok musun? âyet.
"Lâ İlâhe İllallah" yeter, "Muhammedur Rasûlullah"a gerek yok diyen kâfirler için söylüyorum.
Muhammeder Rasûlullah tan habersizler için.
Er Rahîm diyemezsiniz diyenler için.
Bir sürü. Ya ahmak ya satılmış.
Messûren, mueyyiden, mansûren ve nusretti.
Mensur, nasar, ensar, nusret. Kendisi zaffer ehli ve zafer, kim ulaşırsa muzaffer ediyor onu.
Mansûren öyle bir Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e sall et.
Ve alâ âlihi, ve onun âline de, canı kanı her şeyi ondan olanlara da.
Yani Ehl-i Beyt Aleyhisselâm.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in her şeyini taşıyanlar canını, kanını, dinini her şeyini taşıyanlar.
Onun şerefiyle, haysiyetiyle ona yakışan en muhteşemlikle taşıyanlar.
Alıp satanlar değil. Piyasa yapanlar değil, hâşâ yerlere çarpanlar değil.
Bayrak yapanlar değil.
Bütün edebsizliklerine rağmen, çirkinliklerine ve iğrençliklerine rağmen oraya yağmur gibi taş yağdıranlar değil tam tersine bastığı yerden Allah fışkıranlar.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in iftihar ettiği, şeref duyduğu âline selâm olsun.
ve "ve sahbihi" ; sahabelerine de, sohbet ehline de.
Kim bu sahabi?
Ne diyor adam?
O zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i görmüş sohbetine katılmış.
Şimdi, şimdi sahip çıkan yok mu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in sahip çıktığı yok mu.
Bu nasıl iş bu iş?
Onun için Muhammedî Melâmet Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i buraya getiriştir.
Buraya buraya. Keban’ı buraya getiriştir. Keban’la görüştür.
Şu anda beni Keban’la duymaktasınız.
Kesilsin elektrik de konuşalım bakalım.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem değil şah damarımızdan yakın olan burda hazır ve nazırdır zâten.
Bunlarınki zır delilik, ahmaklık.
"Ve ala alihi ve sahbihi ve sellim" ; ve ben bunları selim olarak istiyorum. Sellim olarak yani.
Lütuf üstünü lütuf olarak oldaki şedde.
Lütfun ala lütuf yani lüfut ala lütuf.
Nurun ala nur gibi yani. Perçinli istiyorum yani.
"Teslimen kesira" ; tekrar diyor bakın.
Bunu küsürat olarak istiyorum. Sayısız istiyorum.
"Velhamdulillahi alâ zâlike" ; gerçekten hamd Allah içindir.
Alâ zâlike, işte bu hal üzere, şu yukarıda anlatılan hal üzere.
Zâlike, işte böylece yani.
Gerçekten ben buna hamd ederim.
Böyle bir buluşmaya,bilişmeye, buluşmaya, oluşmaya ve yaşamaya hamd etmez de neye hamd ederim. Evet.
Biliyorum ki bunca yıldır kullandığım gözlerimi soyunmak zorunda kalacağım.
Çünkü Bunları geçici olarak almıştım.
Bir rol gereği almıştım.
Giydiğim elbiselerin üzerinde türlü türlü isimler yazıyordu tiyatro oyununda.
Doğduğum gün bakıyorlar diyorlar ki bu erkek, erkeklik elbisesi giydiriyorlar.
İsim veriyorlar diyorlar ki Latif Ekrem olsun. Tamam.
Sonra koca olsun. Olsun. Baba olsun. Olsun.
Şu olsun, bu olsun. Olsun olsun. Hep olsun.
Sonra tekrar geri çözelim.
Bu olmasın bu olmasın bu olmasın.
Nereye kadar bedeni de olmasın.
Ne kalmış?
Tiyatro oyunundaki rolu yapıp yapmadığı kalmış.
Kendisine de seyrettiriliyor nasıl beğendin mi? Güzel mi?
Hülasayı kelâm. Biz sall'larımızı, sılalarımızı, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'imizde bilişip, buluşup, oluşup yaşamalarımızı hayaldan hakikate çekmeliyiz.
Bu Allahu Zülcelâl'in makarrı; karar yeri olan.
Makarrı Muhammediyesi olan şah damarımızdan yakın olan Rabb'ımızı üzmemeliyiz. Üzmemeliyiz.
Sadakat ve samimiyet göstermeliyiz, üzülmemeliyiz.
Mutlaka sevmeliyiz ve sevilmeyi beklemeliyiz.
Bu besmeledir.

(29 MART 2009 sohbeti devam edecek )

nur-ye
Tue, 04.05.2010, 10:07
(29 MART 2009 sohbeti devamı)

Onun için ben hep kişi kendi vicdanında, aile hayatında, toplumda ve kâinâtta diye düşünürüm.
Zemzem ise, her yerde zemzemdir.
Zehir ise, her yerde zehirdir. Çâre yok.
Demek ki Muhammedî Melâmet gerçekten hepimizin muhtaç olduğu bir şey hava gibi, su gibi, ısı gibi, ışık gibi, bütün gıdalar gibi ana ihtiyaç.
Biz muhtacız buna.
Başka çâremiz de yok mecburuz aynı zamanda yani.
Bunun en iyisini, en güzelini, en doğrusunu bilip bulup, temin etmeye de me’muruz.
Emredilmişiz. Hakk’ı duy Hayr’a uy diye.
Batılı duyma Şerre uyma diye.
Ve mahkumuz. Neden?
Çünkü sonuçlarını peşin peşin görürüz.
Kafamızı duvara vursak bir kere vurmuş oluruz.
Bin kere vursak bin kere vurmuş oluruz. Nedir bu?
Akılsızlıktır.
O zaman akıllarımızı Muhammedî, yani Ehl-i Beytihi ve Muhammedî bir Edeb ve İrfanla terbiye edelim.
Ve Allahu Zülcelâlin muhteşem ilmiyle, ilahî ilmiyle öğretelim eğitelim inşâallah.
Şimdi, evet. Evet.

Bazılarınız bizim sohbetlerimize yeni katılıyorsunuz.
Biz böyle irticalen konuşuruz böyle bir şeyler anlatırız.
Kendi aramızda anlaşmaya çalışırız.
Tâbi sitemizde de sürekli yazıyoruz bunları.
Ama ana amacımız bir seviye tespit etmek o seviyeyi, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in seviyesini yakalamaya çalışıyoruz.
Fazlalık ve eksiklik değil de aynı seviyede kalmaya çalışıyoruz yani.
Çokluk yokluk da istemiyoruz Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e ne yapılacaksa bize de öyle yapılır sanıyoruz ve kendisi de öyle buyuruyor zâten.
Ama belirttiğim gibi biz. Bizim Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Efendimizin metoduna çok dikkat etmemiz lâzım.
Kim ki Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i duyar ve uyarsa ister kral olsun ister köle olsun.
İster her şeyi bilsin. İster sadece “Elif Lâm” bilsin.
Allahuekber dedi mi namaza dahil olur.
Demek istiyorum ki bizde bizim biz bir cemaat değiliz.
Bir grup değiliz.
Biz hepimiz aynı seviyede Muhammedîleriz. Çok şükürler olsun!
Dolayısıyla “Noksan Arama” diye bir mefhum olamaz bizde.
Bilerek asla olamaz.
Çünkü hepimiz noksanız zâten hepimiz öğrenciyiz.
Burda ben konuşuyorum çünkü konuşmak zorundayım.
Aksi takdirde bir şey yapamıyoruz.
Ama ben de sizin gibi bir öğrenciyim.
Hep birbirimizin öğretmeniyiz. Hep birbirimizin öğrencisiyiz.
Bizim böyle bir cemaatız yani.
Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin bir tek - bir kişisi gibiyiz.
Sanki Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir kişiye namaz kıldırıyor gibi. “Allahuekber!” diyor bütün kâinât yatıyor çünkü.
Aynen namaz gibidir yani.
Ve bu SALL bu SILA muhteşemdir.
İnşallah zaman içinde inşâallah birlikte oluruz.
Katkılarımız olur birbirimize karşı.
Bunlar da hizmetlerimiz olur.
Birbirimizin sesleriyle, varlığını hissetmelerimizle gerçekten manevî bağlantılar kurulmaktadır.

Biz bunları çok yaşadık. Çok!
Bir Derbentli Deli Hasan’la beraber oluş muhteşemdi yani.
Bin tane başka telden kitab okumaktansa bir gün onunla beraber olmayı tercih ederim!
Çünkü çok şeydi, çok etkindi yani. Ve güzeldi.
Yine başkaları da öyle idiler.
Bağlantılar hep kalbten kalbedir.
DİRİden DİRİyedir zâten bu çok önemlidir.
Allahu Zülcelâl'in yolunu gösterecek hizmetçileri mutlaka DİRİdir.
Yarın da diri olacaklar.
Aynen bizim şu anda kullandığımız priz gibidirler yani.
“Ben Aksaray’da oturuyorum. Nevşehir’deki prizi kullanıyorum!” diyemem bu doğru değildir.
Ya da falan kişinin kabrindeki prizi kullanıyorum diye bir mefhum yoktur.
Fiilen hayydır yani her ŞEY.
Kim olursa olsun fark etmez.
Binlerce direk vardır hepsinin ellerinden öperiz.
Hepsi bizimdir.
Hepsi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in ELidir bu bakımdan diyorum.

“Evet Ayşe Nasılsın sen ne diyorsun?”

Ayşe: “Evet Latif Hocam. Çok teşekkür ediyorum.
Güzel sözleriniz muhabbetiniz için.
Dinliyorum sizi, bir yandan da yarına hazırlık yapıyorum.
Hoparlörümü açtım. Bir yandan da ütü yapıyorum.
Bir yandan kulağım sizde, gönlümüz sizle.
Böyle biz hiçbir şey sormasak da sorularımıza cevaplar geliyor.
Yani bu bağı koparmamamız lâzım. Ayrı kalmamamız lâzım.
Ben o kadar yani bundan dolayı sıkıntılar çektim ve çekiyorum.
Hani bir yandan da şükürler olsun diyorum.
En azından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ı, Efendimizi yaşatacak.
Yaşatan zâten bizimle. Yani hissettiren sizler varsınız.
Çok şükür aynı zamanda hani dediniz ki “ 24 saat birlikte olduğumuzu unutmamamız lâzım” diyorsunuz ya!”

Eee biliyorsunuz.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin bir özelliği vardır ve güzelliği vardır.
Israrla zorla dinde kerih görüldüğü için ve kendisi de öyle inandığı için ısrar etmeden davet eder, davette ısrar etmez.
Ama reddetme özelliği de yoktur. Hiçbir zaman.

Size ve bütün gençlerimize benim meşhur bir duam vardır:
“Allahım!
Gençlerimize hayırlı İŞ ver!
Helal AŞ ver!
Kızlarımıza Sâlih, oğlanlarımıza Sâliha EŞ ver!
Ve Muhammedî BAŞ ver!
Âmin!..”

Duam hep bu, her namazda ama muhakkak bu duayı ederim.
Çünkü bu dördü tevhiddir. Hayat Tevhididir.
Yani yeter ki siz şah damarınızdan yakın olan Rabb'ınızla bile olduğunuzu unutmayın.
Bunun edebi irfanı içerisinde yaşayın.
Onuru haysiyeti içinde yaşayın.
Yüceliği içinde yaşayın. Onu aşağıya indirmeyin.
Gurur kibir değil dediğim.
Vakurlu OLmak, onurlu OLmak.
Muhammedî Oluş farkını her yerde sergileyebilmek Muhteşemliğidir bu.
Ve Mukaddesliğidir.
Bu hakkımızdır. Allahu zü’l- Celâl Kur’ân-ı Kerîm'de buyuruyor:
“Allah, peygamberi ve mü’minler azîzdir.” buyuruyor.

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

"Yekulune lein reca'na ilelmediyneti leyuhricennel'e'azzu minhel'ezelle ve lillahil'izzetu ve liresulihi ve lilmu'miniyne ve lakinnelmunafikiyne la ya'lemune.: Diyorlarki: eğer Medîneye dönersek herhalde eazz olan oradan ezell olanı çıkaracaktır, halbuki izzet, Allahın ve Resulünün ve mü'minlerindir ve lâkin Münafıklar bilmezler” (Münâfıkûn 63/8)

El Azîz olan kendisidir halbuki. Azîzdir.
Bu azîzliği bu yüceliği hiç kimse ayak altına süremez.
Hepimiz yapamayız Allah korusun!
Yapamayız. Çok büyük hata olur.
Onun için zâten yeter ki bu olsun.
Bu gün gençsiniz çalışacaksınız.
İşler, çeşitli şeyler herşey olacak.
Onlar olur olmaz önemli değil.
Ama içerdeki inanç ve onunla OLuş.
Tıpkı bu bir prizdeki cereyan OLuş gibidir.
Bu gün kullanmazsınız. Yarın takar kullanırsınız.
Bak ütü yapıyorum diyorsun cereyan kesilse yapamazsınız.
Demek ki LÂZIM OLunca kullanabileceğiniz bir şeyiniz var.
Bu kesinti, hat kesildiği zaman ise hayal yapar. Zâten olmaz.
Butün mesele muhabbettir.
Habbe iki bileliğin hakk oluşudur.
Zâhir ve Bâtın bileliğinin hakk oluşu HABBEdir.
Muhabbet bundan doğar.
Onun için zâten bu bileliğin birisi üzme ve üzülmedir.
İçindeki ise SEV ve SEVildir.
Çünkü SEVmek ve SEVilmek ancak üzmemek ve üzülmemekle korunabilir.
Bunlar hayal değil hakikattır.
Her yerde kullanılır göz gibi bu el gibidir.
Akıl gibidir, vicdan gibidir.
Mutfakta da lâzım tuvâlette de lâzım.
Her yerde her zaman ve her halde lâzım ve lâyıktır.
Akılsızlık, aklı kullanmamak ahmaklık bir baş belâsıdır Allah korusun!

Evet. Bir şuraya bir şeye baktım bir, bir tane şiir gördüm eski.
Onu okumak istiyorum öyle denk geldiği için.


TÜRLÜ TÜRL܅

HAKK’ın Hükmü Hakikat-I Mustafa
Âhdine Sadakat Vâadinde Vefâ
Zehri Panzehirdir, Cefâsı Sefâ
Eren Sofrası’nda “Aş” Türlü Türlü…

*

Âşık Aşkla Bilir Cânân Canıdır
Muhabbet Mi’racı Vahdet Anıdır
Melâmetin Özü Sırr Meydanıdır
Dil İle Kesilir “Baş” Türlü Türlü…

*

“Kün Fe Yekûn!” Akti Aşk Gülizârı
Gülle-Gübre Güzel, Birlik Bazarı
Sevilen Sevende Yâr’in Nazarı
Ağyâre Çatılır “Kaş” Türlü Türlü…

*

Yâr İle Yükselir Arş’a Ağarım
Rahmet Olur Aşk Dağına Yağarım
Muhabbet Memesin Zevkin Sağarım
Dökülür Gözümden “Yaş” Türlü Türlü…

*

İhvâni Sultanım Bilmem N’olmuşum
Boşalmışım Yâr Aşkıyla Dolmuşum
Melâmet Okuna Hedef Olmuşum
Atılır Âşığa “Taş” Türlü Türlü…

26.04.1990 00:05
Rmzn byrm

Bakalım ne demekte;

HAKK’ın Hükmü Hakikat-I Mustafa
Âhdine Sadakat Vâadinde Vefâ
Zehri Panzehirdir, Cefâsı Sefâ
Eren Sofrası’nda “Aş” Türlü Türlü…

Hakk’ın hükmü şudur ki Mustafa Aleyhisselâm.
Mustafa; istifa edilmiş, sellekte edilmiş, elenmiş ve en üstte tek kalmış demektir.
Hakikat-ı Mustafa dır Hakk’ın hükmü.
Yani Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in gayretinde olanlar, Muhabbetinde, Merhametinde, Hasbî Hizmetinde olanlar Hakikat-ı Muhammedîyeye ererler.
Bu Hakikat-ı Mustafadır.
Sellekte edilmiştir elenmiş ve kalmıştır yukarıda.
Ahdine sadakât vadinde vefâ
Gerçekten ahdinde sadakat gösterenlere vadinde vefâsı vardır.
Zehri panzehirdir.
Ters gelebilir. Sizin, bizim nefsimize uygun düşmeyebilir.
Cefâ gelebilir ama sefâ vardır.
Nerde?
Eren sofrasında aşk türlü türlü.
Orada her derdin bir devâsı vardır. Her derdin bir ilacı vardır.
Ham akıl, yoz akıl, çiğ akıl, olmamış akıl kendince bahane arayabilir noksan bulabilir.
Fakat onlar iyi ayarlanmıştır. Çünkü Eren Sofrasıdır.
Onlar el ele Allahu zü’l- Celâl’in eline gidenlerdir.
Bu emniyetleri kendilerinden değil VAR Eden’dendir.
Yedullah’tandır hamd olsun.

إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

"İnnellezine yübayiuneke innema yübayiunellah yedüllahi fevka eydihim fe men nekese fe innema yenküsü ala nefsih ve men evfa bi ma ahede aleyhüllahe fe se yü'tihi ecran aziyma: Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih 48/10)


Âşık Aşkla Bilir Cânân Canıdır
Muhabbet Mi’racı Vahdet Anıdır
Melâmetin Özü Sırr Meydanıdır
Dil İle Kesilir “Baş” Türlü Türlü…

Aşk türlü türlü.
Aşk aşkla bilir cânân canıdır.
Demek âşık kişi canının içindeki canınını ancak aşkla bilir.
Öyle ya cânân ateşse buraya ateş kuşları girer.

Âşık aşkla bilir cânân canıdır.
Muhabbet mi’racı vahdet anıdır.

Çünkü bu onun muhabbetin yaptığı bir miraçtır ve birlik anıdır.
Can cânân madem ki şah damarından yakınmış o halde muhabbet mi’racı yapmak lazîm.
Muhitten merkeze.

Çünkü bu bir vahdet ANıdır.
Melâmetin özü sır meydanıdır
Dil ile kesilir baş türlü türlü…

Öyle deyip durduğumuz Muhammedî Melâmetin özü aslı sır meydanıdır.
Burada dil ile kesilir baş türlü türlü yaaa.
Bura öyle bir meydandır ki bir kelime, bir cümle hiçbir şartı olmadan kendi şartı olan: “Lâ İlâhe İllallah” ile bu meydana girilir.
En ufak şüphede, kapıyı dışarı çıkan kapatır ve bir daha burayı bulamaz.
Gök yüzü gibi boşluk bulur yerinde.
Bir kelime ile bu.
Melâmetin özü Sır Meydanıdır,
Dil ile kesilir baş türlü türlü.
Bir söz başı kopartır da bir söz başı kurtarır..
Söz ÖZün SESidir..

“Kün Fe Yekûn!” Akti Aşk Gülizârı
Gülle-Gübre Güzel, Birlik Bazarı
Sevilen Sevende Yâr’in Nazarı
Ağyâre Çatılır “Kaş” Türlü Türlü…


Kün fe yekün ahdi aşk gülüzarı
Gülle gübre güzel birlik pazarı

Burası bir kün fe yekun mahşeridir.
Şeenullah Şehridir.
Şu anda sonsuz atomlar yok olup var olmaktadır.
Kâinât komple dönmektedir.
Bütün cisimler küreseldir.
Ve hiçbir ŞEY, atom dahi birbirine dokunamaz.
Mesnedlenemez!
Küreler, Zerreler dokunamaz.
Herkes kendi başına Devranında Seyranındadır.
Bura bir kün fe yekun ahdi.
Bezm-i Elestteki “Ve Kalu belâ!” diyen bütün zerreler demiştir onu.
Bu aşk gülüzarıdır.
O tohum burda aşk taşımaktadır.
Aşk nedir?
Aşk, Ayan-ı Sabitenin kendi kevniyetine sahip oluştur.
“Anladım anladım!” demesidir.
Gerçekten anlamasıdır ve yaşamasıdır.
İşte onun oradaki tohumların gülüzarı burasıdır.

Gülle gübre güzel birlik pazarı. Gerçekten harika.
İnsan şaşıyor gübrenin noksanını görenlere.
Neden gübrenin mükemmelini görmüyorlar:
“Gülün kokusu ondandır!” diyebilmiyorlar.
Neden “Zü’l-Celâl” e kızıyorlarda “Ve’l- İkram” ı durmadan yiyorlar, içiyorlar.
Yere göğe sığmıyorlar.
Nasıl iş bu iş?

Sevilen Sevende yârin nazarı
Sevilen Seven de yârin nazarı yaaah!

Sevilenin gözü, Sevilen yârdır çünkü. Devâmlı Sevendedir.
Tıpkı elektrik hattı gibidir.
Bir AN kesilsin karanlıkta kalır. Bırakır yani.
Bu buna zulüm müdür?
Hayır. Bu BİZliktir, BİLEliktir, BİRliktir bu yani Muradullahtır.
Ağyara çatılır kaş türlü türlü.
Kim ağyar? Ağyar devreyi kapatandır, kesendir. Pistir, pastır, engeldir. Duyurmayan yani duyuş ve uyuşu kaldırandır. Ağyardır, Yâr değildir yani. İle değildir, BİZ değildir. İkiliktir, şeytanlıktır, iki şeydir.

Yâr İle Yükselir Arş’a Ağarım
Rahmet Olur Aşk Dağına Yağarım
Muhabbet Memesin Zevkin Sağarım
Dökülür Gözümden “Yaş” Türlü Türlü…

Yâr ile yükselir arşa ağarım
Ben yâr ile eririm buzluğumu kaybederim.
Yâr benim ayaklarım olur.
Damla damla yerleri yalayarak sümüklü böcek gibi yani.
Akar giderim. Sonra buharlaşır kalkarım arşa ağarım.
Nedir arş?

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

" Errahmanü alel arşisteva: O rahmâni Arş üzerine istivâ buyurdu” (TâHâ 20/5)

“Errahmanü alel arşi istiva”
Akıl mıdır?

Rahmet olur aşk dağını yağarım.

Ondan sonra hangi yürek aşka susuzsa o aşk dağına rahmet olur yağarım.

Muhabbet Memesin zevkin sağarım.
Dökülür gözümden yaş türlü türlü…

Döktüğümüz yaşı gözümüzden sanmasınlar o bizim Muhammedî Muhabbet Mememizin zevk sütleri gibidir.
Çile değildir. Dert değildir, keder değildir.
Çekeni çektireni, çekileni, çöl ehli bilir.


İhvâni Sultanım Bilmem N’olmuşum
Boşalmışım Yâr Aşkıyla Dolmuşum
Melâmet Okuna Hedef Olmuşum
Atılır Âşığa “Taş” Türlü Türlü…

Kim ki Muhammedî Melâmet okuna hedef olduysa artık taş atılıyor. Toprak atılıyor. Tokat atılıyor.
Hiç düşünmesin çünkü oka hedef olmuştur.
Bu 26 Nisan 1990 da aşağı yukarı bu saatlerde yazılmış bir şiirmiş.
Biliyorsunuz bizim böyle işlerimiz vardır.
Ve bütün şiirlerimizin altında dakikalar yazılıdır.
Bende bazılarını hiç okumamışımdır. Fırsat bulamamışımdır...

(29 MART 2009 sohbeti devam edecek )

nur-ye
Tue, 04.05.2010, 10:08
(29 MART 2009 sohbeti devamı)

Evet bir şiir daha okuyayım ondan sonra bırakalım inşâallah.
Gelmezse diye bir şiir.
Rastgele açıyorum.

GELMEZSE…

Kâmilsiz, Kandilsiz Yolun Bulamaz
Binbir Başı Bağlı Bağın Yolamaz
Kişi Kendin Bilip Âşık Olamaz.
Batı Batağından Şarka Gelmezse…

Bakınız, bendeniz bâdeli bir Âşığım.
Yani uydur gaydırıcı değilim.
Ali Keremullahi veche ve İbrahim Aleyhisselâmdan bâdeli bir Âşığım.
Bu nimetler, bu güzellikler onların demek istiyorum.
Benim çeşmemden akıyor diye bana maledilmemeli.
Bunu kim duyar ve uyarsa o yazmıştır.

Kâmilsiz, kandilsiz yolun bulamaz.

Yolu asla bulamaz!
Musa Aleyhisselâm da olsa bulacaktır Hızır Aleyhisselâm’ı yani.

Binbir başı bağlı bağın yolamaz.

O kadar çok bağlı ki.
Bir hayvanı bile dört yönden dört kazığa çakarsanız olduğu yerde kalır. Kıpırdayamaz yani.
Bu nasıl yol alacak.
Bu bağları neyle kesecek.
Bu kalın zincirleri dişiyle mi kesecek.
Birisi yardım etse, yardımcı olsa ne iyi olacak.
Bir Kâmil bulsa, bir kandil bulsa, bir ışık bulsa.
Nihayet insandır yani.

Kişi kendin bilip âşık olamaz.

Kendini bilip âşık olamaz.
Demek “Kendini bil” ince âşık mı olur?
O zaman bu aşk neymiş ki bu aşk?
Sakın “Rabbini bilmek” olmasın.

Batı batağından şarka gelmezse.

Şu batmaktan kurtulsun Meryem Aleyhasselâm gibi şarka gelsin şarka.
Doğduğu yere gelsin güneşlerin battığı yere değil.

Zorlukla Kolaylık Sınır Komşusu
At Başı Yarışta Umut Korkusu
Aşk Yolu Belâdır İşin Doğrusu
Cevr-i Cihan Çile Çarka Gelmezse.

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

“Feinne me'al'usri yüsren
Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.” (İnşirah 94/5)

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

“İnne me'al'usri yüsren
Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (İnşirah 94/6)

Zorluk ve kolaylık umut ve korku gerçekten sırt sırta at başı gidiyorlar bu hayatta.
Aşk yolu HEP “Bel┠dır.
Başlangıçtan beri böyledir zâten.

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ

“Ve iz ehaze rabbüke mim beni ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm ala enfüsihim elestü bi rabbiküm kalu belâ şehidna en tekulu yevmel kiyameti inna künna an haza ğafilin
Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şâhid tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.” (A'raf /172)

Evet belâdır. İşin doğrusu budur.
Eee o zaman buraya gelen herkes Cevr-i Cihana gelmiştir.
Cihanın Cevrini görecektir. Çark-ı Çile nasılmış?
Çarka gelince, Çarmıha gerilince İsa (as) doğarsa görülür o çarmıh yani.
İlim İman, İrade ne İdrak ne
İştirak nerede şu AN Şe’ÂNde!..
Acı tatlı, iyi kötüyü bilene!
İnkar ne ikrar ne farka gelmezse..
Nasıl anlatacağız? İlim yok, İman yok, İrade yok, İdrak yok İştirak nerede?
Şu AN Şe’en olmakta halbuki şimdi bir ŞEYler olmakta.
Şu AN, yaşadığımız için videoya alınmakta.
Hesap sorulacak her nefes.
Çift videoya alınmakta sağ ve soldan.
Üstelik Yaratan Rabbülâlemin celle celâlihu şah damarından yakın olduğunu buyurmakta.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

" Ve le kad halaknel insane ve na'lemu ma tuvesvisu bihi nefsuh ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verid: Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Vallahi Allah her şeyi hava gibi yutmuştur. buyurmakta.
وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا

" Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard ve kanellahü bi külli şey'im mühiyta : Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allahu zü’l- Celâl’in dir. Allah, her şeyi kuşatıcıdır” (Nisa 4/126)

“Ve kanellahü bi külli şey'im mühiyta” buyurmakta.

Şuan Şe’en budur. Şe’en şu ANda Şuhûd halidir.
Atomun durmadan dönmesi gibidir.
Kâinâtın durmadan dönmesi gibidir.
Aynı Fizikî Kanunlarla..
Kalbin sürekli çalışması gibidir.
Şe’en nabız atışı gibidir.
“Yok ol! Var ol!” Muhteşemliği ve Mahşeridir. Haşr ü Neşridir!
Eee acı tatlı, güzel çirkin, iyi kötü bilenedir. Bilmeyene ne var ki.
Hakk ve Hayr’ Görene dir. Köre ne . Köre bir şey yok.
Bilmeyene de bir şey yok.
İnkar ne ikrar ne farka gelmezse,
Bunu ayıramıyorsa ne yapsın bu.

Bir de bizim şiirlerimiz hep kendimiz içinde yazılır.
Başkasına taş atmayız çünkü.
Muhammedi Melâmetin ana kuralıdır: “Taş Atacaksan kendine at!”
Gerçek Melâmi bütün iyiliklerini, farz hariç muhakkak gizli yapar.
İyiliklerini gizli yapar.
Kötülüklerini aleni-açıkça yapar ki kimseyi kandırmaya kendi dahil.
Hiçbir kötülüğü gizlemez.
Melâmet bu demektir zâten.
Bir iğne ucu kadarını gizlememektir. Var ise açık olmaktır.
Ama kendi iyiliklerini piyasaya süremez.
Farz hariç. Farzlar hariç onları yapar herkesin içinde.
Ama ben gördüm Melâmilerin içinde ahmaklarını.
“İşte görmesinler diye câmiye gelmiyorum. Cuma ya!”
Felan gibi saçma sapan şeyler-sözler duyulmuş!.
Benim dediğim onlar değil elbet İNSAN OL-AN Melâmiler.

Müfettiş - Müftü Olur Kibrine Hamal,
Farkı Zevk Eyleyip Yaşamaz Kemâl,
Tevhidi Bulamaz Göremez Cemâl
Cennet - Cehennemi Terke Gelmezse…

Bir Muhammedî Melâmi, Halkın Müfettişi, Halkın Müftüsü olamaz.
Halkı teftiş edecek, halka fetvâ verecek.
Kimdir bu adam?
Kibrine hamaldır bu. Kibrini taşıyan bir hamal gibidir.

Farkı zevk eyleyip yaşamaz Kemâl.
Neydi fark?
İnkarla -İkrarın, Acıyla - Tatlının, İyiyle - Kötünün farkına varacaktı.
İrade edecekti de bunu ZEVKe çevirecekti, dertten zevke geçecekti ve kemâl yaşayacaktı.
“Zülcelâli Velikram” a teşekkür ederim!” diyecekti.

Tevhidi bulamaz göremez cemâl.

Tevhidi bulmayan kişi.
İki gözlü iki göz ayrı şeyler görüyorsa nasıl bulsun tevhidi bu ki..
Gözün birisi bir yerde, birisi bir yerde. Görüş nasıl bir olacakmış.
Nasıl cemâl görülecekmiş.
Celâlini, Cemâle çevirmesi için gerekli olan Kemâlini-Nurunu alacağı ER-ÂNler Çeşmesine gitmesine kibri engel ise!.
Cennet -Cehennemi terke gelmezse.
Demin demişti; Cennet Sevdalısı, Cehennem Kaçağı.
İşi gücü o. İşi gücü!
Yani her şey o tarafta çünkü burda hiçbir şey yok.
Allahu zü’l- Celâl “şah damarınızdan yakınım!” dese de umurunda değil! Çünkü o sadece öbür tarafta sanmakta El HAKK celle celâlihu yu!..

“Ve kanellahü bi külli şey'im mühiyta”
“Hava gibi sizi yuttum!” dese de onu düşünmez.
Onun derdi öbür tarafta çünkü.
Cennette öbür tarafta, cehennemde öbür tarafta burda hiçbir şey yok.
Bütün bunlar, bütün bunlar nedir?
Körlüktür!
İslam toplumunun yüzyıllarca medrese gibi zihniyetler, vurguncular, ahlâksızlar tarafından.
Elanda öyledir. Hiçbirini Allah için istemiyorum.
Bir şeyden dolayı demiyorum ama böyle cemaattır, şucu, bucu dini isimler altında insanları köleleştiren, körleştiren, zebun böyle yanlışlara sürükleyenler yok mu işte onları sevmemekteyiz BİZ!.
Rasûl-u Ekrem sallallahu aleyhi vesellem’in yolunu kesen eşkiyâlara diyorum.
Oysa Allahu zü’l- Celâl her CANın şah damarından yakındır ve her CAN mukaddestir.
Kader nerede yaratmış, neler yapmış bilmiyoruz.
Hangi hallerde hangi yerlerde bilmiyoruz.
Biz sadece işlerini beğenmeyiz kendilerini değil.
Kendileri Hakikat-ı Muhammedîyedir.
Onlar bilmediği için onu gübrenin içine atmaktadırlar.
Yani gübre gübre güzeldir.
Ama yenmez, ama koklanmaz.
Çünkü gübre Celâldir. Ama gül güzeldir.
Gül koklanmak içindir. Cemâldir çünkü.

Evet. Müfettiş Müftü olur eğer cennet cehennemden geçmediyse.
“Sen oraya, sen şuraya, sen buraya, bu buraya!”
Teftiş yapar, fetvâ verir. Kibreder.
Kibredince zâten arkadaşının yanına gider.
Şeytanın yanına gider. Şeytan ve şeytanlaşmışlardan Allah korusun!

Tevhid Kevserinden Abdest Alıp da,
Muhammed Gönlüne Gönlün Salıp da
İhvanim Dehşette Hayran Kalıp da
Vahdet Deryasında Garka Gelmezse…

Yuhh olsun ona ki,
Eğer Rasûl-u Erkemin tevhid kevserinden abdest almazsa,
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in o yüce gönlüne gönlünü salmazsa ve hayret ve dehşette kalmazsa bu haline ve vahdet deryasında gark olmazsa yuhh olsun ona!
Yazıklar olsun. Vey lena. İşte bu!
Buna hepimiz hakkı var çünkü.
Allahu zü’l- Celâl bizi bunun için yaratmıştır.
Böyle olalım diye yaratmıştır.
Şeytana oyuncak olalım diye yaratmamıştır.

Biliyorsunuz “Yuh olsun Baba” var. “Yuh Baba”.
Neden Yuh Baba?
O da bir Allah Dostudur.
Yuhh Baba, birisi öldü mü herkes ağlıyor sızlıyorken o arkadan çıkıyor: “Yuuuuhhhh!” çekiyor ölene hep!
Deli dolu çünkü meczub.
Kötülük yapmıyorlar onun bu haline alışmışlar.
“Yuuuh yuuuh yuh!”
Sonra o da ölmüş.
Demişler ki: “Bu herkese “Yuhhh!” çekerdi bir de biz buna “Yuuuhh!” çekelim bakalım!”
Yuhh Baba da ölmüş cenazesi yola çıkınca, açık göz birisi ardından bağırmış: “Yuuuhhhhh!.”
Bizim Yuhh Baba tepmiş çıkmış omuzlardan salacadan çıkarmış başını kefenden:
“Bende onlar gibi gidiyorsam bana da yuuuhhhhh ulan!” demiş.

Şunu demek istiyorum!
Biz Muhammedîyiz.
Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz Biz Muhammedîyiz.
Asl-ÂN Muhammedîyiz. Fasl-ÂN Muhammedîyiz.
Hamd olsun Muhammedîyiz.
BİZ BİRİZ çünkü.
Bizim BİZliğimiz Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmdan.
BİRliğimiz Allahu zü’l- Celâl den.
Bunları zevk etmeliyiz.
Yani yaşamalıyız inşâallah.

Evet 01.26.1989 gece saat 21:00 de Ümre Haccı için Nezirhan-Cizre’de otobüsle giderken bir bir şiir yazılmış.
Birde onu okuyalım bakalım.
Biraz da şiir okuyalım.

Cânân’da yazdı zâten şuarayı.
Şuur, şiir, şâir, meşhur.

Yâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem!

Seçmiyorum böyle atıyorum torbadan çıkıyor yani.

Kıtmirin Konuğun, Aşkı Şevket Ver!
Tahkiki Tevhidle Vaslı Vahdet Ver!
Teslim Olandan Et, İstikamet Ver!
Lütfunla Taşkına Yâ Rasûlullah!…

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e bir yalvarıştır bu.
Senin Kervan Köpeğin bir konuğun olarak geliyor.
O’na Muhammedî Aşkı ve Muhammedî Şevki ver ki Meşk edebilsin.
Muhammedî Muhabbeti Muhabbeti Meşke çevirsin.
Tahkiki tevhid ver. Taklidle uğraştırma.
Vasl-u Vahdet ver. Çünkü Vahdetin Kapısı Sen’sin.
Sen Rasûlullah’sın. Allah celle celâlihu’a rücu’ ettiricisin, SILA ettiricisin, görevin bu, işin bu. Hakikatın bu!

Teslim olandan et İstikamet ver!
Beni lütfen Teslim al ve İstikametine dahil kıl. Lütfunla Yâ Rasûlullah!
Bu taşkın, yani ayarsız kıtmirine Yâ Rasûlullah.

Bezmi Muhabbetin Mestler Meşkine,
Dergâhım Derc Eyle Gönül Köşküne,
Zü’l-Celâli Zü’l-Cemâl’in Aşkına
Şefâat Şaşkına Yâ Rasûlullah…

Bu güzel şiirdir. Hani senin muhabbet meclislerin varya, hani şu senin mestlerin var ya meşkine.
Senin Muhammedî Aşkıyın fiilen işlenişine iştirak eden meczubların var ya onların bu muhabbet meclisine beni sokar mısın?
Senin dergâhını şu benim gönül köşküme derc edermisin?
Aynısını bende kurar mısın?
Yok yok ben bunu istemem. En iyisi beni yüreğine alır mısın?
Ben bunu çok istiyorum, Zü’l-Celâli Zü’l-Cemâl’in aşkına istiyorum! Şefâat şaşkına Yâ Rasûlullah…
Ne demek şefâat?
İçimizdekine şâhid oluştur şefâat.
Ne var içimizde, ne var?
Ne var şah damarımızdan yakın?
İşte bunun gözü, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in gözüyle görülür bu.
Onun gönlüyle BİLinir, BULunur bu. Hayalle bulunmaz. Lafla bulunmaz!
Hiçbir şeyle bulunmaz.
Ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in yüreğinden geçer bu.

“Hakk’a giden yol Hakk Dostlarının kalbinden geçer!” sözümüze gülen ahmak ağlamayı bilmiyor!
Oysa Allah Dostu ölse gökteki melekler ağlar diye sahih haberler var biliyorsunuz.
Yerler ve gökler ağlamadı onun oradan âyetler var.

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ

"Fema beket aleyhimüs semaü vel erdu vema kanu münzariyn: Sonuçta ne gök ağladı üzerlerine, ne yer; nede kendilerine bir mühlet verildi.” (Duhân 44/29)

Zülcelâli, Zülcemâlin aşkına şefâat şaşkına Yâ Rasûlullah…

Öyle şaşkın ki. Bu hakikattır. Yemin ederim ki hakikattır bak.
Çünkü ben bu yaşa geldim.
Ve hiçbir zaman ben kendimin bir ibâdetle, itaatle, irfanla, ikanla şununla bununla bir yol bulacağıma asla inanmıyorum.
Tek bildiğim şey SALLdır.
Tek varış hedefi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'dir.
Bunun için aynen 89 da dediğim gibi şu an da aynı kanaatte aynı inançtayım çok şükür.
Sen şefâat et, şu içimdekiyle beni şehadet ettir yani.
Bir tanıştır, buluştur yani.
Öyle şaşkınım ki dolanıp duruyorum bir Dolap Beygiri gibi.
Çok koşuyorum bir metre yol alamıyorum.
Çünkü daire çiziyorum. Şaşkınım yani!..

On Sekiz Bin Âlem Senle İmânâ,
İbâdet, İtaat, İrfan, İkana,
Makam-ı Lika’da Canın Cânâna,
Âşığım Aşkına Yâ Rasûlullah…

On sekiz bin âlem ancak seninle emîndir.
Çünkü sen Muhammedü’l- Emînsin.
El Emîn olan sensin. İman kapısı. İbâdet, itaat, irfan, ikan tüm bunlar sendedir.
Makam-ı Likata, buluşma makamında canın cânâna buluştuğu yerde Âşığım aşkına Yâ Rasûlullah.
Hani var ya senin Kâbe kavseynin.
Hani buyuruyor ya Kur’an-ı Kerîm.
Hani var ya Ahmet Aleyhisselâm la Ahad Celle Celâlehu arasında bir aşk hikayesi var ya ben de ona Âşığım işte.
Yâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem sana salâtü selâm olsun. Sonsuz! Allahu zü’l- Celâl in ilmi kadar çok olsun. İlmullah kadar olsun.

Kâinâtın özü Hakk’ın Habibî
Sen ki Nur-u Mimsin. Sen ki İlk Noktasın.
Senin hareketinden cisim, harekenden mânâ doğdu.
Sen Hakk’ın Habibîsin. Habbesin Sen, her şeyin tohumu sensin.
Şefâat menbağı tevhid tabibi
Sen kendini bilişlerin menbağısın.
Rabbi bilişlerin tevhid tabibisin sen.
Ben bilirim senin Habibullah Hastaneni, Habibullah Hamamını, Habibullah Hallerini bilirim ben Seni.
Bezm-i Belâ daki sözün sahibi.
Yaaa öyle demek!
Ne diyor soytarı.
Uzaktan duyanlar kâfir oldu, yakından duyanlar müslüm oldu.
Ötekiler beri oldu berikiler böyle oldu heeee!
Sonra Allah onları kâfir yarattı geldi burda zülmediyor heeeee.
Öyle mi?
Değil. Herkes ergin yaşında ne halt ediyorsa, ne ediyorsa ediyor.
Karşılığını görüyor. Bu kadar basit.
İftira etmeye hiç gerek lüzum yok!
Çünkü Bezm-i Belâ daki sözün sahibi tek Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem dir.
“Ve kalu belâ!” demeyen halk edilememiştir zâten.
“Rahmetenlil âlemîn” Kapısından geçmediği için varlık gösteremez kâinâtta.
Nasıl gösterecek?
Her zerre Rahmettir bu âlemde.
Allahu Zülcelâlin rahmetiyle var olur.
Hâşâ Allah'a rağmen mi var olacakmış.
Nedir Firavunluk?
Daha dünkü hikaye. Firavun’un annesinin memeleri rahmet ve rahim değil miydi yani?
Ondaki evlat sevgisi Musa Aleyhisselâm'ın annesinden az mıydı?
Ondaki Merhametullah değil miydi?
Onun çocuğu da Musa Aleyhisselâm kadar kudsal değil miydi?
Öyleydi!
Ne zaman oldu bu ayrılık?
Akıllarını başlarına aldılar.
Firavun dedi ki ben sizin “Rabbukum âlâ.” “Ben sizin Yüce Rabbınızım!” dedi hapı yuttu.
Musa Aleyhisselâm dedi: “Öyle şey mi olur?”
Sistemin sahibi açık ortada.
O da Musa Aleyhisselâm.
Bu gün de öyle değil mi?
Profosör adam!
Din Profosörü cübbesi var, her şeyi var.
Ama edebi yok. Muhammedî Erkanı yok.
Münafığın teki. Kâfirin de teki!
Kötülemek için söylemiyorum. Net anlaşılsın diye söylüyorum.
Ama hiçbir şey bilmiyor.

Vardı böyle Aslı Bacım vardı.
Benim Dudu ebem vardı.
Amcam diyor: “Anama desem ki diyordu. Ana, Allah Kara Tepe’nin oraya gelmiş!” desem.
“Haa Mehmedim beni bir götür!” derdi.
Bu kadar saf bu kadar temiz pâk, yüce bir inanç.
Öyle olmasa buyurur mu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Âhir vakitte imanlarınız acuze kadınların imanlarına dönsün.”
“Aleyküm bi-dînil-acâiz : Size acûze kadınların dindarlığını tavsiye ederim.".
Allâme-yi Cihan olup da başımıza belâ olacağına “Allahuekber!” desin Allahu zü’l- Celâl duysun.

Bir daha bakalım Kurân-ı Kerim ışığında Bezm-i Elest Tecellîsine:

İlâhî emirlerin gerçek maksadını şuûr edebilecek rüşde, öğretim ve eğitimle (bilimle, ilimle) erdirilen akıl, ilâhî sesi duyar ve uyar...
Tasdik ettiği ilâhî emir ise hikmettir, haktır ve hayırdır...
İlgi sahası sıfırla sonsuz arası olan aklın; aslında ve fıtratında farklı anlayış melekesi vardır.
Aklın sahasında ilâhî düşünce hürriyeti fıtraten vardır.
HAKK (celle celâluhu)’da haksızlık, hâşâ olmaz...
Kafanı (akıl tasını) iki eliyin arasına al da birlikte düşünelim...
Kimdir Musa (Aleyhi’s-Selâm) ve kimdir Firavun?
Firavun’un anası Firavun’u; Musa (Aleyhi’s-Selâm)’nın anasının Musa (Aleyhi’s-Selâm)’ı sevdiğinden daha az mı seviyordu?
İki annenin ikisinin de iki memesi Rahman ve Rahîm memeleri değil mi?
Ne oldu da bu iki şahsiyet, şerrin ve hayrın iki ucu oldular?
ALLAHÜ ZܒL-CELÂL (celle celâluhu), Firavun’a hâşâ zulüm mü etti?
Musa (Aleyhi’s-Selâm)’a arka mı çıktı?
Elest meclisinde; tüm kâinât: “Kûn! Ol!...” emriyle var olan küllî şey:
“Belâ!... Bilakis, RABB’imizsin!...” demişlerdir.
Rubûbiyyetini kabul etmişlerdir.
Kabul etmişler ki VAR olabilmişlerdir kâinâtta.
Bu âleme gelip, yaşı mîkat mâhalline ulaşan yâni, aklı sorumluluk sınırına (bülûğ çağına) gelince Ulûhiyyetullahı (RABB’imizin ilâhlığını) reddetmişler ya da kabul etmişlerdir.
Elbette ALLAHÜ ZܒL-CELÂL, Kaza, Kader, İrade ve (meşiyyet) Dilemesinde mutlak hak sahibidir.
Ancak, Kur’ân’da bildirilen Sünnetullah gereği, insan sûretinde yaratılan ve akıl emânetiyle donatılan herkes, verilen akıl ve irâdeyi cûz’i kadar imtihan edilmektedir.
İnancını tercih edecek, uygulayacak ve kendisinin şâhidi de olacak.

Ondandır ki Firavun; kuleler kurup gök katlarında Musa (Aleyhi’s-Selâm)’ın RABB’ini arayacak kadar zeki iken; bu aklını, kendi kulesini (bedeni) var eden RABB’ini bulmakta kullanmayıp: (Yûnus 10/83, Şuarâ 26/29, Kasas 28/4,38, Naziât 79/20-24 bkz.) âyeti celîlelerinde bildirilen ilâhlık iddiasına kalkıştı!
Aklını şerre kullandı bunu tercih etti ve tercihini de ALLAHÜ ZܒL-CELÂL tecellî ettirdi...
“Fe kale enâ Rabbikumu’l-a’lâ: Ben sizin yüce RABB’iniz değilmiyim!...” (Naziât 79/24)
diyerek halkedilişteki “Belâ!...” sözünü, Ahdullah’ı inkâr etti!... İlâhlığını ilân edip bu hususta İblisin de altına düşüp varlığın en esfeline indi gitti...

“Onları (Firavun ve yandaşlarını) ateşe çağıranların imâmı kıldık!...” (Kasas 28/41)
buyurularak, İblisin ihânet ve hile esfeline düşmüştür.
Kulluk kemâlâtı oyununda bâtılın ve şerrin baş rol oyuncusu olan İblis de netice olarak bir yaratıktır.
Hâliyle RABB’imizden korkar...
Onun derti ve hasedi âdemoğluyladır...

“Tıpkı şeytânın meselesi gibi ki insana: “inkâr et!” dedi de inkâr edince: “ben senden uzağım; çünkü ben âlemlerin RABB’i olan ALLAH’tan korkarım” dedi. (Haşr 59/16)

Neyse Efendim!
Bezm-i Belâdaki sözün sahibi Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ dır.

Meftuhum meşkine Yâ Rasûlullah…
Ben var ya bu bezimlerdeki bu çalış oynamaları öyle meftunum ki.
Yani orada bir söz verildi burda bir harika tatbikat yaptırıyorsunuz ya ben bu Muhammedî Meşke meftunum aslında yani.
Tutulmuşum.Vurgunum Yâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem.

Kulihvani Kelbin Rızana Geldi,
Belde-yi Emîne Havzana Geldi,
Bir Nazara Razı Ravza’na Geldi,
Kıtmır et Köşküne Yâ Rasûlullah…

Bilirsin ki Kulihvani tek Mesleği, Mezhebi, Meşrebi Kervan Köpekliğidir. Kıtmirliktir!
Yol düştü rızana geldi.
Daha gidiyorken bu sanıyorum.
Belde-yi Emîne en Emîn Beldeye.
Kur’an-ı Kerîm tabiriyle Havzana geldi.
Senin Havzına geldi.
Bir nazar, bir nazara razı Ravza’yı Mutaharana geldi.
Senin her şeyin vardır.
Fakat bu köşkünde Kıtmirin yoksa lütfen beni kıtmır edermisin Yâ Rasûlullah?
Ben köşkü korurum inşâallah!
Bu da güzel bir kaderdir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Kün fe yekün Kervanını bilenler, Çile Çölünden geçerler bilirler.
Bunlar burunlarıyla Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in kokusunu alırlar.
Dilleriyle Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in bastığı yerleri yalayarak temizlerler ki arkadan gelenler güneş gibi izlere bassın.
Ve Dosdoğru Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i bulsunlar.
Fahr-i Kâinât, Aleyhi Eftalü’s- salâvat, ve eftalu’t- tahiyat Efendimizin, yüce Efendimizin Muhabbet Minberinde, Muhabbet Mihrabında çok harika zamanlarımız geçmiştir.
Onun içinde bin sene ömrüm olsa hepsinde teşekkür etsem, şükretsem bitiremem.
Ve Allahu zü’l- Celâl her şeye kendi kadirdir.
Bizi inşâallah cennet ehli kılar.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in yüreğinde sokar, duamız bu!.
Ama Allahu zü’l- Celâl: “Seni cehenneme göndereceğim!” buyursa: “Bir tercih yap-son SÖZünu de!” buyursa yine aynı tercihi yaparım:
“Ben Muhammedîyim! Yâ Rabbi!” derim.
“Oraya göndersen de Muhammedîyim. Tercih verdiğin sürece böyleyim!” yani.
Muhammedî Oluş Şuuru budur. Bunu bilmeliyiz. Mutlaka bulmalıyız.
Çünkü bulacağımız Muhammedî Şuurun bulduracağı şey Muhammedî Nur dur.
Muhammedî Nur u bulursak yüreklerimize cereyan gelecektir.
Can cereyanlarımız.
Can cereyanlarımız gelirse Muhammedî Surur oluruz biz.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Rızasına mazhar oluruz.
Çünkü onun rızası Allahu zü’l- Celâl’in rızasıdır.
Aslında “radiyeten merdiyeten” olan O dur.
Biz onun yüreğinde öyle oluruz.
Ve böyle olanlar o Nuru. Hangi Nuru?
Allahu zü’l- Celâl’in Nurundan halk edilen Muhammedî Nuru.
Evet. Fiilen yaşarlar.
Mesruru olmakla kalmazlar.
Fiilen yaşarlar ki şah damarından yakin olan şah damarından yakın olana şâhid olsun.
“Nurun alâ nur” budur. “Allahu’n nuru’s semavati vel ard.”
“Allah şimdi şu anda yerlerin ve göklerin nurudur” çünkü.
Ez Zâhir dir Allahu Zülcelâl. Sevgili canlar!
Hayyy Allah. Bu gün bir hoş!
Her yer bir hooşş.

Okuyalım mı Mahmut Hocam bir şiir daha. Evet.
İşi olan çıksın istiyorsa. Yani.
Biz burda da meşk ediyoruz Hacı Mahmut’la tâbi öyle.
Hep beraberiz zâten hayatımızın çoğu.

(29 MART 2009 sohbeti devam edecek )

nur-ye
Tue, 04.05.2010, 10:09
VELÂYET – NÜBÜVVET SIRRI

(29 MART 2009 sohbeti devamı )

İçimizde Kurtla Kuzu
Saklamak Ateşle Buzu
Bizde Buluruz Sonsuzu
Halkta Haldir Hakk’ta Hacı…

Melâmet şiiri bu da. 90 ın hep o defter. Lara sahilinde yazılmış 31. 08.1990 sabah 08:44 felan bir şiir bu.
İçimizde kurtla kuzu. Bu öyle ilginçtir ki. İnkar ikrar içimizdedir.
İçimizde olmayan dışımızda olamaz çünkü.
Saklamak ateşle buzu, bu öyle zor bir iştir ki ateşin içine buzu koyuyorsunuz ve diyorsunuz ki sakın eritme.
Bizde buluruz sonsuzu, içimizdedir sonsuz çünkü şah damarımızdan yakındır.
Halkta haldir, Hakk’ta hacı, bu halka anlatırsanız ne diyor bu deli derler fakat hakikatta bu hactır. Bunu biliş ve buluş hacctır. Men arefe nefsehu fekat arefe Rabbehu hacctır. Hacc demek, can cânân ceminin haklığıdır. Haccer dir. Hacer değildir. Hacc-Er dir.

Mevlâ Melâmeti Her İş
Dosttan Dosta Gidiş Geliş
Zâhire İniş Yükseliş,
Bâtında Secde Mi’racı..

Aslında burda görülen her iş Mevlâ melâmeti yani. Allah Allah.
Mutfak, tuvalet, iyi kötü, Güzel çirkin. Doğum ölüm.
Ne biçim melâmet bu iş.
Kınamayan görmedim ben bunu. Herkes kınıyor.
Hakikaten Mevlâ melâmeti yani.
Dosttan dosta gidiş geliş bu.

Kulihvani Sözüm Sana
Alıp Satma Ona Buna
Görmedim Bu Cihana
Giren Hakk’tır Çıkan Hakk’tır…

diye bir dörtlük vardı Başka yerde.
Kim giriyor ki buraya. Hakk’ta, Hakk’tan, Hakk’a, Hakk’la gidiş gelişler. Kim var ev sahibinden başka, ev kimin ki, ev kim ki, Dosttan Dosta gidiş geliş. Zâhire iniş yükseliş, Bâtında secde mi’racıdır.
Bu böyle rükular, inişler kalkışlar bunlar zâhir için böyledir. Yattı kalktıdır. Ama bâtında bu bir secde mi’racıdır.

Aşka Düşen Duman Olur
Âşık Ahı Aman Olur
Küllü Küfür İman Olur
Melâmette Tevhid Tacı…

Aşka düşen, düşmesin düşerse anası ağlar dumanı arşa çıkar.
Sakın şaka sanmasın. Sakın yanmasın. Akıllı davransın.
Öyle demiştik.
Bir ömrümüz olur devran gelir, zaman ana dönüşürse bir gönül dergâhı kurarsak.
Kapısına bir karadut dikeceğiz ve boynuna bir levha asacağız:
“Sakın bu karatuttan yemeyin. Kara sevdaya düşersiniz. Bizden demesi!” Düşerse duman olur. Âşık ahı aman olur.
Bunu Kulihvani kıtmir mi söylüyor?
Yok yok. El Müheymin El Müheymin Esmasıdır bu.
Kara sevda esmasıdır. Aman Yâ Rabbi esmasıdır bu.
Ben çok gördüm “El Aman!” çekenleri, ve çok çektim hamd olsun!

Aşka Düşen Duman Olur
Âşık Ahı Aman Olur
Küllü Küfür İman Olur
Melâmette Tevhid Tacı…

Kim ki melâmette tevhid tacını giyerse bütün küfürler imânâ dönüşür. Dünyadaki bütün gübreler gül bahçesine dönüşür.
Lâ İlâheler İllallaha dönüşür. Melâmet.
Çünkü melâmet Mim, Lâm, Mimdir.
İçerdeki Muhammedîyeti lutfen dışarıdaki Muhammedîyete aktarma mekanizmasıdır.
Hizmet mekanizmasıdır. Daima hizmet mekanizmasıdır.
Herkesin ayakkabısı olmaktır ayağı değil. Zor iştir.
Ama Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellemin işidir yalnız. Yaaa!

Erenlere Erdem Çile
Âşık Derdi Zevktir Dile
Allah Âlemiyle Bile
Testi Buzdan Sudur Sucu…

Bu da güzel bir zevkmiş.
Bu çile Allah erenlerine erdemdir yani.
Çünkü onların gübresidir. Onların hizmetçisidir o.
Âşık derdi zevktir dile. Âşık derdi kafa tasındaki dille derttir.
Ama kalb dilinde zevktir çünkü onun için.
Âşık onun için âşıktır zâten.
Allah âlemiyle bile.
Allahu nuru’s semavati vel ard.
Allah kendi âlemiyle bile zâten.
Desen ya testi buzdan sucu da su o zaman.
Madem testi buzdansa Sucu da SUdur.
Allah Allah sudan başka bir şey mi yok yoksa!

Melâmet Mevlâ Miratı,
Elestü Mahşer Sıratı
Kulihvani Sür Kıratı,
Subhanda Sırrın Sonucu…

Bu melâmet bir Mevlâ aynasıdır.
Allah Celle Celâlehu kendi güzelliğini ancak bu aynada seyreder.
Çünkü gerçek bir Muhammedî Melâminin yüreği Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellemin yüreğidir.
Elestü mahşer sıratı, elest vardır, mahşerde vardır. Sıratta vardır.
Bütün geçmiş gelecek vardır serilidir.
Kulihvani sen şu ak yeleli atı, beden de dahi dört nala kaldır.
Kaldır da görelim dört nalda “Lâ İlâhe İllallah”ı.
Göreceksin ki bu sırrın sonucu Subhan Allahtadır.
Nerde?

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

"Yesebbihu lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl'ardil elmelikilkuddusil'aziyzilhakiymi.: Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbih eder.” (Cuma 62/1)

“Yesebbihu lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl'ard”
Şimdi şu anda zerre kürre bütün sebbahadalar.
Şimdi elan elan. Yusebbuhu şimdi sebbahtalar.
Şu anda yüzmekteler bütün kâinât.
Hücreler, atomlar, kâinâtlar, küreler.
Tüm durmadan muazzam hızlarla yusebbuhu.
Bu yedi âyettir. Beşi birinci âyettir. Cuma süresi civarında.
“Sebbaha lillahi’s semavati vel ard.”
“Yusebbuhu lehu mafi’s semavati ve ma fil ard” tüm.
Yedi yerdedir bunlar. Çünkü yedi nefisle ilgilidir.

Hayy Allah. Bu nerden geldi bilmiyorum da.
Bu bunun bir ikisi vardı. Evet. Bu melâmet birdi bir de ikisi vardı.
Haaa burda. Bunu da okuyalım.
Saat kaç. Melâmet, dönem dönem böyle mesala.
Bizim bir dönem vardır çok yoğun şekilde melâmet işlenmiştir.
Bir dönem vardır başka bir şey işlenmiştir.
Gelenler gidenler de hep onunla ilgilidir yani. 04.09.1990

Melâmet Mestler Menzili,
Melâmiler Mevlâ Dili
Âşık Hakk’ın Sır Sebili
Aşktan Başka Bilgi Yok Dost…

Melâmet dediğin mestlerin varış yeridir.
Mutlak Melâmi Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ dır.
Ona diyorlardı: “Bu mecnundur. Bu delidir!” diye deliler!
Her şeyi söylüyorlardı.
Allahu zü’l- Celâl Kur’an-ı Kerîmde buyuruyor du ki: “O Mecnun değil!”
O öyle değil öyle demeyin. O Rasûlllah diyordu.
Neden Muhammedî Melâmi olduğumuz soran ahmaklara diyorum: “Ne olaydık yani. Kendi başımıza mı Melâmi olaydık!”

Melâmet mestler menzili
Melâmiler Mevlâ dili

Çünkü onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’e duyar ve uyarlar. Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellemdir sesiyle ve Allahu Zülcelâl’in sözünü veren.
Bu gün Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem adına Muhammedîlerin tümü onun adına, hesabına ve şerefine konuşmaktadırlar ve konuşmalıdırlar. Kendi hesapları yerle bir olmalıdır.

Melâmiler Mevlâ dili
Âşık Hakk’ın sırr sebili

Âşık kişi o dur ki Allahu Zülcelâlin sırr sebilidir.
Çeşme gibi gelen geçen iyi kötü herkesin içmesi lâzım Sebilillahtır yani.
Aşkta başka bilgi yok Dost. Başka bilgi arama.
Aşkullahtan başka bilgi mi olur!

Âşık Özün Allah Yıkar,
Geç Hayrı Şerden Ne Çıkar
Çirkinliğe Mazeret Var
Güzelliğe İlgi Yok Dost…

İşte bak. Kulihvlaninin sigortasını arttırmışlar yani.
Âşık özün Allah yıkar.
Âşık kendini temizlemeğe çalışmaz, uğraşmaz onunla Allah yapar onu.
Aşkıyla yıkar, yakar yani.
Geç hayru şerden ne çıkar.
Olsun olmasın hesabı yapıp durma!
Olan Haktır. Şu anda olmaktadır.
Çirkinliğe mazeret var!
Türlü türlü mazeret düzüyor, çirkinliğe, hastalığa, emrazlığa, üzmeye, üzülmeye.
Güzelliğe ilg yok Dost!
Sevelim sevilelim desen yok kimse!
Herkes üzmek ve üzülmenin yanında.
Çirkinlik mazereti çok ama güzelliğe ilgi yok Dost!..

Perdesiz Ol İzin Yok Et,
Harfsiz Sessiz Sözün Yok Et,
Küllü Yok Ol Özün Yok Et,
Sırr Melâmet Silgi Yok Dost…

Çok güzel. Perdesiz ol. Hava gibi. İzin yok et şu anda olduğun halde göremeyelim seni yani.
Harfsiz sessiz konuş harfı ve sesli sözünü yok et.
Külli yok ol, özün yok et. Çünkü sırr melâmettir başka silgi yoktur. Bunun silgisi yoktur çünkü.
Sırrın kendisi melâmettir. Bu sende vardır. Herkeste vardır.
Bezmi belâ bâde sun var

Bezmi Belâ Bâde Sun Var
Mahşeri Kübra Sükun Var,
Her Nefeste Kün Fe Yekun Var
Câhil Gafil Duygu Yok Dost…

Bezmi belâ var. Muhabbet meclisi gibi Bâde sun var.
Kim bâdeden bir damla almışsa bu gün kâinâttadır. Bâdesun var.
Her nefeste kün fe yekun var fakat câhil gaflet içinde.
Hiçbir bilgisi yok yani. Bulgusu yok, olgusu yok. Hava civa.

Melâme Mest Gayrı Şimdi
Halde Hayran Hayrı Şimdi,
Kulihvani Seyri Şimdi
O’nsuz Olan Olgu Yok Dost.


Melâmim bir mest oldu mu işi bitti yani
Hayran kaldığı için işi gücü hayırdır başka yapamaz yani.
Kulihvani bak, seyret bak. Âlemi seyret iki gözüm.
Onsuz olan olan bir şey var mı bir bak.
Bir olgu var mı bir olay var mı. Onsuz ne var bu âlemde?
Hangi resmi kaldıralım ressamı yok diye.
Hangi resim ressamının imzasını taşımamış ki?
Her aletin markası, telefonu, yapanı çatanı üzerinde yazacak.
Telefonu adresi olacak. Bir benim mi olmayacak?
Yaaah. Ama işte âşıklık deliliktir yani.

Rahmetli babacağızım öyle demişti en son.
Benim yanımda kalmıştı çünkü.
Diyor du ki: “Delilik parayla olsaymış bir tır alırmışsın. Aşk olsun.”
Çünkü başlarken söylediğim “men arefe nefsehu fekat arefe Rabbehu.”
İnsan aklı yamandır. İkna edilemez zordur.
Ancak Allah Dostlarıyla bağlantı kurulduğunda birlik ve dirlik kurulduğunda.

Evet. Barbaros buyur canım. Ne diyorsun?
Barbaros : “Allah razı olsun diyorum hocam. Ne deyim.
Yürekleri sevgiyle doldurdunuz .
Cami dönüşü bana şifâ oldu.
Çok güzel bir şey söylediniz orada. Çok hoşuma gitti.
Buda: “Ben bu yolda ibâdet ederek yani çok fazla ibâdet ederek şey yapmak değil de sabrederek gördüm ne gördüysem!” diye.
“O yakınlık o her şey o SALLdan geldi!” diye.
Geçen günü bir rüya gördüm.
O rüyadan bir arabayla neredeyde dimdik bir yokuşun üzerinden aşağıya doğru gidiyorum.
Neredeyse araba o yana bu yana öyle bir yokuş ki yani.
Yol böyle Neredeyse dimdik olacak yani arabanın burnuynan.
Öyle bir açıynan aşağıya doğru hızlı bir şekilde araba iniyor.
Eyvah diyorum bu böyle bu kadar hızla giderse sonunda bu yolun bitiminde yere çakılacak bu arabanın burnu gibisinden.
Öyle bir iniş iniyor hızla.
Ondan sonra yavaş yavaş frenlemeye çalışıyorum. O yolun ucuna doğru.
Sol tarafımda adamın biri salâvatı şerife getiriyor.
“Allahümme salli ala seydina Muhammedîn ve alâ âli seydine Muhammed!” diyor sol tarafımda sürekli.
Ondan sonra o yolun uca gelince araba oradan yola güzel bir şekilde indi şükür.
Hakakitan buda böyle bazen zannediyoruz ki çok zikir yaparak veyahut ibâdet fazla yaparak ederek bir takım şeyler olacak fakat.
Her şey bu SALL ayında.
Yani kelime ile SALL değilde sadece bu öze doğru yöneliş o saf yöneliş, o sevgiyi içten duyuş, o yürekten yöneliş, o SALL ı o şekilde okuyuş.
Bunları kendi fiilerine yansımak için uğraşmak.
O ahlâkla ahlâklanmaya çalışmak.
Hakikaten bunun değeri yere yatıp kalkmaktan binlerce kez yere yatmaktan daha farklı bir husus.
Onu derken onu düşünüyordum.
O o şevk, o sevgi, o yürekleri yakan sevgi onu kendi kendime bu şiirlerinizde onları görmekteyim.
Anlattığınız zaman söylediğiniz zaman.
Melâmet olsun gerek çünkü bu yolda bi beklenti olamaz yani.
O hani: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in Ayakkabısı oluruz BİZ!” diyorsunuz ya.
Melâmet “M” dir “L” dir “M” dir.
İçerdeki Muhammedîyetin zâhir oluşu dışarıdaki Muhammedîyete geçirilişidir diye ayakkabısı oluruz diye hakikaten öyle olmak zor bir iş.
Onu nasıl yaşarız diye onun incelemesini yapmaktayım.
Çok farklı açılardan bakaraktan.
Kendi kendime: “Niye ettin bunu niye ettin!” diyerek sürekli sorgulayarak bazen levm ederek-kınayarak kendi kendimde onu görmükteyim!.
Hakikaten çok değerli bir şey çok değerli bir şey yani.
Bunları düşünüyorum tek aklıma gelen bunlar hocam.
Bu gece biraz duyguluyum yani.
Teşekkür ederim.”

Kulihvani : Evet bende duyguluyum, hatta fazla duyguluyum galiba.
Ama kusura bakmamak lâzım.
Çünkü biz irticalen konuşuyoruz.
Sohbet yapmıyoruz.
Zâten sohbet yapacak halimiz de yok ama.
Beraber oluyoruz.
Biliyorsunuz bizim ana hedefimiz SEVİYElenmektir.
Bilgi yüklemek değildir yani.
Zâten herkeste olan ortaya çıkarılır.
Kimseye bir şey verilemez alınamaz.
Onda olan ortaya çıkartılır, çıkarılır.
Hizmet ona edilir.
Veriyorum alıyorum diyenler alıp satıcılardır.
Biz öyle değiliz. Biz seviyeleniriz.
Seviyelenmek nedir?
El ele tutarız. Elimizin üzerinde Allahu zü’l- Celâl in eli vardır. Celle Celâlehu.
Bu kadar basittir.
Bastığımız yer Şeriat-ı Garra olması lâzım.
Ve bu zevki yaparken sâdık olmak lazım, Samimi olmak lâzım.
Bu yolda sabretmek lâzım çünkü hayat boyu sürece yoldur.
Hangi hayat?
Ebedî hayat boyu sürecek yoldur. Bir günlük yol değildir ki.
Tabii biz âşık milleti böyle toplum içinde bakıldığında hakikaten gariptir yani.
Çoklarını gördük, kendimizde yaşadık.
Bizim yakın dostlarımız oldu. Her türlüsüyle.

Sormuştum. Muhammed Yusuf Dede’ye:
“Kaç yıldır Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin Ravzasındasın?” diye.
Cevap vermişti: “53 senedir. Elle üç senedir!”
Yaaah. Bu kadar muhteşem dostları Allah Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin Dostlarını gösterdi ki nasip oldu konuşmak.
Birlikte olmak.
Beş günde hatmettirmişti bana.
96 yılında Kur'an-ı Kerîman-ı Kerîmi ki ben şimdi bile beş günde zor ederim yani.
İşte Babi diyordu Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimize “Babî!.
Babî!” demekteydi ki “kapım!” demek.
Bana diyor du ki Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Babî.
“Ene ente babî” “Bende sana babî” diyordu.
“Bende sana kapı olurum!” yani.
Sabah 9 akşam 9. Ne erken ne geç.
Dışarı çıkmak yok. Öyle “acıktım tuvalet muvalet!” yok. Yok!
Farz namazın dışında kıpırdadığın anda bağırıyor, hemen çağırıyor. “Nereye. Salât. Farz. Laa. İkra. Otur oku!”
Acıkırsan merak etme. Sana iki üç tane hurma getirir.
Susarım diye aklına gelmesin sen susadığın anda bakmışın ki iki tane iki elinde iki tane şey bu plastik bardaklar.
Dökmemek için şey yapa yapa dikkatli dikkatli geliyor.
Bekler başında içersin verirsin. Bir daha içersin.
Ondan sonra içe içe koyar der ki: “Teberrüken götür bunu!”
Çantana koy yani.
Muhammed Yusuf Dede bu!
Yaaaa. SALL diri olmalı.
Aslında SALL ölüyü taşıyana denir biliyorsun.
Ne garip şey Bizde bir “Lâm” daha alıyor diri “SALL” oluyor.
Milletin ölüsünü taşıyor bizim dirimiz.

Onun için diyor Somuncu Dedem.




DİRİyic Dâim ÖLMeyiz!
KARANLIkta da Kalmayız!
Çürüyüp Topral Olmayız!
BİZe Leyl ü Nehâr Olmaz!..

Biz ölmeyiz diyor kardeşim.
Toprak olacak biz değiliz toprak olacak.
Bize leylü Nehar olmaz. Gece gündüz felan olmaz.
Bizim güneşimiz ebedî doğdu.
Dünya köleleri için dünyaya doymayanlar için, dünyanın uşakları için var.
Bunlar haklı öyle düşünmekte mazurlar haklı demeyelim de yani.
Çünkü onlar şah damarından yakın olanı bilemediler, bulamadılar olamadılar ki ora var bura var dediğine yansınlar.
Hiçbir şey yok sanmaktadırlar.
Bunlar için ölüm bir felakettir.
Çünkü onların doğumları da meçhudür zâten.
Sanki yazı turayla çıkmışlar gibi.
Bunları hep kendi aklımı söylüyorum şüphesiz.
Hani SALL diri olmalı.
Eğer SALL diri olmazsa o zaman hayal olur. Hayal olur.
Hayal ise çok kötü bir iştir.

Evet. Şimdi saat biri geçti. Evet.
Şimdi bir şiir buldum onu okuyayım.
Bu gün şiir nerden çıktıysa şiire döndüm.
Önümde Defter AÇ-ık açık!
Âşıklar Bilir diye bir şiir.

Elde etmeye sebep kalbin cezbesi,
Yüreğin ahıdır neylerin sesi,

Bir kalbte cezbe cezb çekmektir biliyorsunuz.
Kalbin çekiciliği olmadığı sürece başka kalb onu sevemez artık.
Çünkü sevilmenin birinci şartı sevmektir.
Ama bu o kadar ilginçtir ki bu çekiş gücü çok muhteşem olduğu için herkes onu sevmek zorunda kalır bu çekişten dolayı.
Bu cezbenin kuvvetinden dolayı mıknatıs gibi bütün demir tozları aslında çeken kendisidir.
Ama dışarıdan baktığında dersin ki bu tozlar ne kadar seviyor bunu. Halbuki o cezbeden dolayı.

Elde Etmeye Sebep Kalbin Cezbesi,
Yüreğin Ahıdır Neylerin Sesi,
Semâlarda Semağ Kimin Neşesi
Feleğe Baş Çeken Âşıklar Bilir.

Bu gök yüzündeki sonsuz semâlardaki bu kürelerin semağ dönüşü kimin neşesi acaba? Kim neşeleniyor bundan?
Bunu her halde feleğe baş çeken âşıklar bilir.
Felek; âlemler, halk edilenler.

Ruhu Cilalayan Şahın Şerbetin
Gönüller Arıtan Aşkın Gurbetin
Hakikat Hayalda Hakk’ın Hasretin
Öze Tevhid Eden Âşıklar Bilir…

Evet insan ruhunu cilalayan Ali Keramullahi Vechenin şehâdet şerbetidir. Yani Velîyullah elidir.
Böyledir bu iş. Başka elden bâde alınmaz çünkü.
Zehir mi Zemzem mi nerden bileceksin.
Gönüller arıtan aşkın gurbetin.
Bu öyle bir gurbettir ki aşk gurbetidir ki bu âlem en yakında olanını arattırır.
Ve gönüller ağardığı zaman aynalar cama döndüğü zaman der ki vayy anasına be.
Var ya meşhur melâminin dediği.
“Vaaah be. Meğer gözlük gözümdeymiş ya bir ömür aradık!”

Hakikat hayalde Hakk’ın hasretin.
Hakikat mi hayal mi derken Hakk’ın hasretini bu ara kesitte çekerken.
Öze tevhid çeken âşıklar bilir.
Bu hasret özdeki tevhidle kalkar çünkü.

Fânilik Köyünde Akil Deli Kim
Deryanın Dibinde Ağyar Velî Kim
Kerbelâ Çölünde Tevhid Seli Kim
Gözün Yaşın Döken Âşıklar Bilir…

Bu Fânilik Köyünde. Şuuu içinde bulunduğumuz.
Akıllı ve deli kim acaba?
Peki Deryanın dibinde ya ağyar velî kim.
Kim Hizbuşşeytana gidiyor?
Kim Hizbullaha gidiyor?
Biri velî oluyor biri yabancı oluyor.
Bir Yâr oluyor biri ağyar oluyor.
Bu deryanın dibinde bu damlanın derdi ne?
Kerbelâ çölünde tevhid seli kim?
Gözün yaşın döken âşıklar bilir.

Kitab Hirasında Hakk’ın Hicrinde,
Bismi Rabbike Aşk İkra Ecrinde,
Leylü Kamer Şemsi Fazlın Fecrinde
Şafaklarla Söken Âşıklar Bilir..

Burda şey var girdap yani. Anafor var.
Kitab Hırası Hakk Hicri, Hakk’a Hicret.

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ

"İkre' bismi rabbikelleziy halak. Halekal'insane min 'alak : Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.” (Alak 96/1-2)

“İkra! Bismike Rabbikellezi.”
Rabbinin ismiyle ikra de diyeceğim de Rabbimi bilemedim, bulamadım.
“Men arefe nefsehu fekat arefe Rabbehu.”
Nefsini BİLen RABB’iini BiLir!
Ben bunu çözemediğim için.
“İkra! Bismi Rabbike’llezi” havada kaldı.
İkra deyince de okumadı Kur'an-ı Kerîm beni.
Okuyorum okuyorum, bin kere okuyorum bir kere hani kapı var kilit var hadi anahtarı da buldum fakat SEVİYE yapamıyorum.
Tepesinde anahtar sokacak bir yer arıyorum.
Yani düzgün tutamıyorum demek istiyorum.
SEVİYE çok önemli çünkü.

İhvanim Kıtmirim Kervanı Kolla,
Kesme İrtibatı Yolcuyla Yolla,
Bilmez Esrarımız Hocayla Molla,
Divana Diz Çöken Âşıklar Bilir.

Sen bırak şunu bunu sen işine bak. Kervanı kolla.

Kesme İrtibatı Yolcuyla Yolla,
bir kervan köpeğinin ana vasfı yolcuyu yolda tutmaktır.
Yolu göstermektir. Yolu kullanmaktır.

Bilmez Esrarımız Hocayla Molla,
Divana Diz Çöken Âşıklar Bilir.

Bizim esrarımızı sırrımızı öyle hoca molla şu bu anlamaz.
Onların işi başka çünkü.
Bizi ancak Dosdun divanına diz çöken âşıklar anlar.
Yaaah. Evet. Bu günde böyle geçti!..
Rabbımıza Hamdolsun!..


Bir sorusu olan var mı?
Cevaplayacağımız ya da bir şey demek isteyen var mı?
Ben tabii insanlar konuşmak istemeyebiliyorlar diye bir şey demiyorum.
Ama isteyen olursa konuşabilir.
Yani her zaman konuşabilir. Konuşsun isterim.
Evet. Allah Celle Celâlehu Lütfi kereminden, izzeti şerefinden inşâallah bizi kendi güzelliklerine, Lütfi keremine, ihsanına boğar da kusurumuza bakmaz.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellemde BİZim zâten, bir şeyimiz yok ki hamd olsun.
Yapacak bir şeyimiz de yok.
Yani Diyecek bir şeyimiz de yok.
Sadece İnşallah Sadakatimiz vardır, Samimiyetimiz vardır.
Gerçekten bu yolda Sabrımız hamd olsun vardır.
Bir şeyde aramıyoruz. Bir şeyde istemiyoruz.
Sadece Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi BİLmek, BULmak ve yüreğinde OLmak istiyoruz.
Bu bize emredilen Muradullahtır ve Emrullahtır inşâallah.
Teslim olmak istiyoruz.
Teslimden kastım BİZ BİR olmak istiyoruz.
İnşallah bunu istemekle emredilmişiz çünkü Biz bunun için yaratılmışız.
Evet Allahu zü’l- Celâl bizi sıddık, samimi, ihlas sahibi halis muhlis sıddık ve adil Muhamemdî kılsın bizi adaletli kılsın.
Kendimize, topluma, kâniâta, Allah’a. İ’tidal üzere kılsın.
İfrad ve tefridden korusun.
Fazlalık eksiklikten korusun SEVİYElendirsin inşâallah Bu anlamda!.

Subhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedu en lâ ilâhe ente vahdeke lâ şerike leke!
Estağfirruke veetevbileyke!

Subhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedu en lâ ilâhe ente vahdeke lâ şerike leke!
Estağfirruke veetevbileyke!

Subhâneke Allahümme ve bi hamdike eşhedu en lâ ilâhe ente vahdeke lâ şerike leke!
Estağfirruke veetevbileyke!


İnsan hep, eksik söyler, yanlış söyler, fazla söyler gerçekten kastımız yok Allah celle celâlihu’nun izniyle inşâallah.
Kusurumuza bakmasın anlamında bir anti virüs gibi temizleme aracıdır bu. Hadis-i şerif.

BİR SALÂVÂT-I ŞERÎFE



Ebu'l-Hasen-eş-Şâzeli (kaddasallahu sırrehu)'ya âit Salâtu'n- Nuri'z- Zâtî: iç sıkıntıları ve zorlukların aşılmasında şifâdır.

TÜRKÇESİ: Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedîn Nûriz-Zâtî Ves sirrissâri fi cemiil âsâri Vel esmâi vessıfâti Ve alâ âlihi vesahbihi vesellim Adede kemâlillahi ve kemâ yelîku bikemâlihi.

MÂNÂSI: "Allahu zü’l- Celâl’im! Zâtın nûru, Esmâ ve sifâtların bütün eserlerine (mevcûdat) sârî (süren, süregen, sürücü, yayılan) sırrı olan Efendimiz ve Sahibimiz Muhammed (salallahu aleyhi ve sellem)'e, ailesine ve ashabına salât-ü-selâm ve bereketini ihsân eyle! Allahu zü’l- Celâl’in kemâli adedince ve O'nun kemâlinin lâzım ve lâyıkınca!"

Çok çok bütün ayıplardan arınmış tertemiz olan salât-ü selâmlarımı sunmak isteriz.
Buna çok ihtiyacımız var. Biz buna Muhtacız yani.
Mecburuz, Me’muruz, Mahkumuz diyoruz. Dörtlüyoruz.
Tevhidde de böyledir.
Biz “L┠ya Muhtacız. Eşyaya Muhtacız.
“İlâhe” ye Mecburuz yani. Bizim aklımız kendisine bir ilâh aramak Mecburiyetindedir yani.
Zâten bu olmasaydı Allah celle celâlihu’ya gidemezdi.
Onun için inkarı olmayanın ikrarı yoktur.
Şirki ve şüphesi olmayanın şehâdeti yoktur.
Nasıl olacak ki “Lâ İlâhe” demek zorunda zâten bu inkardır kendisi.
Sonra diyecektir “İllallah” diye.
Yaaah. Allahu zü’l- Celâl bizi bağışlasın!

Kendi kadir ve kıymetini bilmemizi nasip etsin!
Bize inâyet ve hidâyet eylesin Hakk’ı duyup ve Hayr’a uyabilelim!.
Külli şey in kadîr olan odur.
El Latiftir, El Kerîmdir, Er Rahim ve El Vedûddur.
Allahu zü’l- Celâl merhamet ve muhabbetin aslıdır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem Efendimizin kadir ve kıymetini bilmeyi nasip etsin!
Kur'an-ı Kerîm, Kelâmullah’ın kadir ve kıymetini bilmeyi nasip etsin!
Ehl-i Beyt Aleyhisselâmın kadir ve kıymetini bilmeyi nasıp etsin inşâallah.

Kendimizin kadir ve kıymetini bilmeyi nasip etsin.
Daha doğrusu kadir kıymet BİLmek nasip etsin inşâallah.
BULmak da nasip etsin, OLmak ta nasip etsin!
Bu kadir ve kıymetleri YAŞAmayı da nasip etsin inşâallah.

Nasip dediğimiz şey bize ayrılan bir paydır.
Önümüzden geçen bir ırmaktaki balıklar gibidir.
Kısmet olması için sebeb oltaları atmamız emredilmiştir.
İnşallah nasiplerin kısmet olmaları için Hakk ve Hayr’ Oltaları atarız.
Allahu zü’l- Celâl dinimizde, amellerimizde ahlâk ve hallerimizde bizi bir eylesin!

Geçen zaman içerisindeki eksik noksak ve hatalarımızın silinmesinde, ikmal tamamlanmasında tebdilinde birbirimizin TEVBE İSTİĞFARI için Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin tevbei istiğfar birliğinde BİZ BİR olalım inşâallah!

Gelecek zamandaki her şeyi bilen Allahtır. Yaratıcı da O’dur.
Bize Hakk ve Hayr vermesi için DUAlarımız Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin dualarında BİZ BİR olsun!

Nefes alıp verdiğimiz sürelerde razı olacağımız işlerde de Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin RIZAsında biz bir olalım inşâallah!

Hülasa-yı kelâm son yarım nefesleri bitirdiğimizde nefsimizin büyük ihtiyacı olacak olan ANA ihtiyacı olacak olan ana defterinin kapağında yazılı olacak olan bir ŞEHÂDET kelimesi vardır.
Bu şehâdetin şâhidi esas Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellemdir.
Evvelde, âhirde, zâhirde bâtında o dur çünkü.
Onun için bu şâhidi inşâallah şâhidi olduğumuz zâten yaşarken bizzât BİLerek, BULarak, yüreğinde OLarak ve YAŞAyarak ve yaşatarak Muhammedî olduğumuz için şâhidiyiz:
“Eşhedu enLâ İlâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah” şehâdetinde de biz inşâallah şerefleriniz hep beraber.
BİZ BİR oluruz.

Böyle bir Hakk’ta ve sabırda vasiyetleşme.

وَالْعَصْرِ

“Vel asr
Asra yemin ederim ki”

إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ

“İnnel insane le fi husr
İnsan gerçekten ziyan içindedir.”

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

“İllellezine amenu ve âmilus sâlihati ve tevasav bil hakki ve tevasav bis sabr:Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine Hakk’ı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr 103/1-3)

İşte onlar öyle değerli insanlardır ki öyle insanlardır ki birbirlerinde Hakk’ta ve Hayr’da vasiyetleşirler.
Derler ki: “Barbaros sende Hakk’ta olalım mı?”
“Olalım Hocam. İnşallah edebiyyen olalım!”
Bunda sabrederler. Es Sabır esmasını tecelli ettirirler.
Çünkü onlar bereket sahibidirler.
Sabır bereket sahipliğidir.
Bereket Rıza BİZliğine sahip olmaktır.
BİLEliktir yani. O da Muhammed Aleyhisselâmın işidir.
Allahu zü’l- Celâl zamanlarımızı Hayr’ etsin!
Yarınlarımızı hayır etsin! ANlarımızı Hayr’ etsin!
Esselâmu aleykum ve Rahmetullah!…


Allahümme salli âlâ seyyidinâ ve mevlânâ Muhammedî n abdike ve nebîyyike ve resûlüke ve nebîyyü’l-ümmîyyi ve âlâ âlihi ve ehl-i beytihi ve ashabihi!
Bi rahmetike Yâ erhame’r rahîmin!
İrhamnâ!

(29 MART 2009 sohbeti bitmiştir)