PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Oğlanlar Şeyhi İSMAİL MAŞUKÎ İBRAHİM AKSARAYÎ (ks)



nur-ye
Tue, 12.10.2010, 21:55
http://www.muhammedinur.com/forum/viewtopic.php?f=44&t=7232&p=48104#p48104



Oğlanlar Şeyhi İSMAİL MAŞUKÎ İBRAHİM AKSARAYÎ (ks)

TASAVVUF ZEVKinin ŞERHi

Bidâyette tasavvuf, sufî bî-can olmaya derler
Nihâyette, gönül tahtında sultan olmaya derler

Tasavvuf, başlangıçta Sûfinin cansız olmasına, canından vaz geçmesine derler.
Seyr ü süluk sonuçta ise gönül tahtında SULTAN olmaya derler.

Tarikatde, ibâretdir tasavvuf mahv-ı sûretden
Hakikatde, sara-yı sırrda mihmân olmaya derler

Tarikatta Tasavvuf, Sûretin mahv olmasından, beşerî noksanlıklardan kurtuluşundan ibarettir.
Hakikatte Tasavvuf, Sırr Sarayında misafir olmaya derler..

Bu âb u kil libasından tasavvuf, âri olmakdır
Tasavvuf cism-i sâfi nur-i Yezdân olmaya derler

Tasavvuf, bu SU ve Toprak Elbisesinden temzilenmektir, Benden-Nefs derdinden kurtulup Kalb-Ruh güzelliklerini açığa çıkarmaktır.
Tasavvuf, İnsanın cisminin safî-katışıksız Nurullah olmasına derler.

… اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
---''Allahü nurus semavati vel ard…: Allah, göklerin ve yerin nûrudur.'' (Nur 24/35)

Tasavvuf, lem’ayı envar-ı Mutlak’dan uyarmakdır
Tasavvuf, ateş-i aşk ile suzan olmaya derler

Tasavvuf; Kalb Çırasını, Mutlak Nurdan-Nurullahdan yakmaktır
Tasavvuf, Aşk Ateşi ile kor-alev yanmaya-yakmaya derler.


Tasavvufda şerait nâme-i hestiyi dürmekdir
Tasavvuf, ehl-i şer’ü ehl-i iman olmaya derler

Tasavvufun şartları, tasavvuf yolcusunun dünyayı ve ahreti terk etdikten sonra kendi varlığını da terk ederek, geçici varlığının mutlak olan Allah'ın karşısında hiç bir değerinin olmadığını idrak ederek defterini dürmesidir.
Tasavvuf, iman ehli ve şerr ehli olmasına derler..


Tasavvuf âri olmaktır hakimen âdetullaha
Tasavvuf, cümle ehl-i derde derman olmaya derler

Tasavvuf, Allahu zülcelâl Teâlâ’nın yaratış, sürüdürüş, bitiriş ve hesaba çekiş sünnetine yakışır tarzda yaşamak için tertemiz olmaktır.
Tasavvuf, bütün dert çekenlerin derdine derman olmaya derler..


Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
Tasavvuf, bu imaret küllî viran olmaya derler

Tasavvuf, herkesin gözüken kendi olan ve herkesin bilip çözemediği gizli sır BEDEN tılsımını, esmâ anahtarıyla açmaktır.
Tasavvuf, gözüken-gözükmeyen kısımlarıyla birlikte Benlik Sarayının yerle bir olmasına derler.


Tasavvuf, kâli hâle tebdil eylemekdir bil
Dahi her söz ki söyler âb-ı hayvan olmaya derler

Tasavvuf, insanın ağzıyla söylediği sözün gereğini bizzat yaparak Hâllerini yaşayarak işe çevirmektir bunu bil!
Bunu yaptığı takdirde ise hersözü artık âb-ı hayvandır, âb-ı hayattır- Ölümsüzlük Suyu olmasına derler.


Tasavvuf ilm-i tâbirat u te’vilatı bilmektir
Tasavvuf can evinde Sırr-ı Sübhan olmaya derler

Tasavvuf, Tasavvufun İfâde şekilleri ve Zâhiren yakın mâna ve delil nakletmek sebebiyle başka mâna verme Te’vilatı İlmini bilmektir.
Tasavvuf, Can evinde Subhanın Sırrlarını yaşayan olamya derler..


Tasavvuf hayret-i kübrâda mest ü valeh olmakdır
Tasavvuf Hakk’ın esrarında hayran olmaya derler

Tasavvuf, Devran, Seyran, Cevlan sonunda Hayranda en büyük Hayret içinde Kendinden geçercesine haz duymak ve de keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış olmaktır.
Tasavvuf, Hakk Teâlâ’nın sırlarında Hayran olmaya derler..


Tasavvuf kalb evinden mâsivallahı gidermektir
Tasavvuf kalb-i mü’min arş-ı Rahmân olmaya derler

Tasavvuf, Kalb evinden Masivayı- Tevhidullahtan başka her şeyi temizlemektir.
Tasavvuf Sufînin; Diliyle ikrar edip Müsülüman olduğu Tevhidi, kalbiyle tasdik ederek Mü’min olmasına ve de bunu;
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi BİLerek, BULarak ve O’nun Kalbinde OLarak Arş-ı Rahmânda Şehâdetini yaşamasına derler.


Tasavvuf her nefesde şarka vü garba erişmekdir
Tasavvuf bu kamu halka nigehbân olmaya derler

Tasavvuf, her nefeste Doğu-Batı, Doğum-Ölüm ve her AN da OL-AN Şe’enullaha İştiraktır..
Tasavvuf, şu AN OL-AN her Halkedilene OLUŞ içinde gözcü, gözetici ve bekçi olmaktır ve kısacası fiilen Şeenullahın farkına varıştır.


Tasavvuf cümle zerrat-ı cihanda Hakk’ı görmekdir
Tasavvuf kün gibi kevne nümâyan olmaya derler

Tasavvuf, Bütün KÜRRElerin ANAsı ZERRElerde HAKK Teâlâ’yı eserinde seyrediş, görüş ve ANlayıştır.
Tasavvuf, bütün Kâinat mevcudlarında şimdi, şu ANda OL-AN’ın sebebi “Kûn!:OL!” emrini duyup “Feyekun; Olur!” oluşuna iştirak şehadetini yaşayış görüşünde olmaya derler..


Tasavvuf anlamakdır yetmiş iki milletin dilin
Tasavvuf âlem-i akla Süleyman olmaya derler

Tasavvuf, yetmiş iki milletin dilini anlamaktır.
Akıl Âlemine, Süleyman olmaya derler..
Sufî aklının, İlahî İlim öğretimi ve Muhammedi Edeb Eğitimi ile NAKLe kavuşarak her dilin ve ŞEYin lisanını ANlama melekesidir..

Süleyman Kuş Dilin BİLir dediler
SÜLEYMAN varSüleymandan içerü!
Yunus EMRE


Tasavvuf urvetu’l vüska yükün can ile çekmekdir
Tasavvuf mahzar-ı âyât-ı gufran olmaya derler

Tasavvuf, tâğutları-İnsanları Allah'a (C.C.) karşı isyana sevkedenleri reddedip sadece ve sadece Allah'a inanma yükünü Varlık sebebi olan CAN ipi-Habli’l- Veridle-Şah Damarıyla çekmektir..
Tasavvuf, Cenab-ı Hakk'ın günahları affedip örteceğini ve rahmetini vereceğini vaadettği bağışlama âyetlerine mazhar - zuhur ve fiilen ortaya çıkış yeri olamaya derler.

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
---“Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).: Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.'' (Bakara 2/256)


Tasavvuf ism-i a’zamla tasarrufdur bugün kevne
Tasavvuf câmi’-i ahkam-ı Kur’ân olmaya derler

Tasavvuf, İnsan-ı Kâmilin Âdem aleyhisselâmın AKLına Ezelde yüklenen Esmâlar içindeki eşsiz ism-i a’zamla bu ğün-Şu AN yeniden yaratılAN Kâinat-Mevcudiyete tasarruftur. OLUŞa Şehadetle İştirakı ANlayış Ârifliğidir derler.
Tasavvuf, Kurân-ı Kerimin bütün Hükümlerin tümünü -İlahî Nakli, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem den ilhamla Kalb Kur’ânında bulmaya derler..


Tasavvuf her nazarda zât-ı hakk’a nazır olmaktır
Tasavvuf sufîye her müşkil a’sân olmaya derler

Tasavvuf, her bakışta her ŞEY’de Hakk Teâlâ’ya görmektir ESERinde.
Tasavvuf, Sufînin, Her AN Hazır-Nazır OL-AN Hakk Teâlâ’nın Huzurunda Hazır olduğu ANlayışından dolayı her ZORluğun KOLAY olamasına derler.


Tasavvuf ilm-i Hakk’a sinesini mahzen etmekdir
Tasavvuf sufî bir katreyken umman olmaya derler

Tasavvuf, İnsanın Sînesini-Nefsini-Kalbini Hakk İlmine mahsus kılmaktır.
Tasavvuf, Sufî kendi BENliğinde bir damlayken, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi BİLerek, BULarak ve O’nun Kalbinde DERYA OLmaya derler.


Tasavvuf külli yakmakdır vücudun nâr-ı lâ ile
Tasavvuf nur-i illâ ile ihsan olmaya derler

Tasavvuf, Sufînin Vücudunun tümünü,TEVHİDin “Lâ İlâhe” İnkar kısmının “Lâ Ateşi” dağlamaktır.
Tasavvuf, TEVHİDin “İllâ ALLAH” İkrar kısmının “İllâ NURu” ile İHSAN BULmaya-OLmaya derler..


Tasavvuf on sekiz bin âleme dopdolu olmaktır
Tasavvuf nuh felek emrine fermân olmaya derler

Tasavvuf, Muhammedî İlim, İrade, İdrak ve İştirakle Şeriat-ı Garra içinde yapıldığında on sekiz bin Âlemin “Rahmetenlilâlemin”i Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi BİLerek, BULarak ve O’nun Kalbinde OlarakYaşamaktır.
Tasavvuf, Dokuz gökler âlemine geçerli EMRe Ferman olmaya derler.

Nuh Felek: Dokuz Gök (eskiden gökyüzünün dokuz tabakadan oluştuğuna inanılırdı.)
Fakat burada gökyüzünden kasıt, bu gün anladığımız mânâda değildir. uzayın derinlikleri desek daha doğru olur belki.
birinci kat gök: kamer(ay)
ikinci kat gök: utarid(merkür)
üçüncü kat gök: zühre(venüs ya da çobanyıldızı)
dördüncü kat gök: şems(güneş)
beşinci kat gök: merih(mars)
altıncı kat gök: müşteri(jüpiter)
yedinci kat gök: zuhal(satürn)
sekizinci kat gök: felek-i sâmin(neptün ?)
dokuzuncu kat gök: felek-ül-a'zam ya da felek-ül-eflak (plüton ?)

Tasavvuf “Kul kefâ billah” ile davet dürür halkı
Tasavvuf “irciî” lafzıyla mestân olmaya derler

Tasavvuf, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin tüm halka“De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitab'ın bilgisi olan (Peygamber) yeter.” da’vetidir.
Tasavvuf, sen O'ndan O senden hoşnut olarak Rabbine dön!” EMRiyel sarhoş olup ebeden dönmektir DEVR-ANda..

وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَسْتَ مُرْسَلاً قُلْ كَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِندَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ
---" Ve yekûlullezîne keferû leste murselâ(murselen), kul kefâ billâhi şehîden beynî ve beynekum ve men indehu ilmul kitâb(kitâbi).: Kâfir olanlar: Sen resûl olarak gönderilmiş bir kimse değilsin, derler. De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitab'ın bilgisi olan (Peygamber) yeter.” (Ra’d 13/43)

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
---“İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).: Sen dön o rabbına hem râdıye olarak hem merdıyye de- dön Rabbine, sen O'ndan O senden hoşnut olarak!” (Fecr 89/28)


Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmekdir
Tasavvuf cümle âlem cismine can olmaya derler

Tasavvuf, Her AN Olmakta OL-AN “KUN:OL!” EMRiyle Yeniden Yaratılmaktır Şe’enullahta..
Tasavvuf, El Hayy Esmasının Teklik ve Mutlaklığını Anlayarak Âlemlerde ki Cisim bürünmüş CANların, BİZ BİR-İZ Sırr-ı Sıfırını BİR cAN olarak Yaşamak Şehadeti Şerefidir Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemde…


Tasavvuf zât-ı insan zât-ı hakk’da fani olmakdır
Tasavvu can-ı canan can-ı canın olmaya derler

Tasavvuf, Sufînin Kendi BENşiğinden Oluşan İnsan Kimliğini İNSAN-ı Kâmil Tâlim-Terbiyesiyle Hakk Teâlâ’nın İlminde eriterek Yok Olmasıan derler.


Tasavvuf bende olmakdır hakikat hak ey İbrahim
Tasavvuf şer’-i Ahmed dilde bürhan olmaya derler

Ey İbrahim Tasavvuf, Hakk Teâlâ’nın Hakk OL-AN Hakikatına Kul-köle OLamaktır.
Tasavvuf, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selemin AHMEDÎ Şeriatının Sufî Dilinde Bürhan- Delil, hüccet, isbat vasıtası Olmasına derler..

Oğlanlar Şeyhi İsmail Maşukî İbrahim Aksarayî (ks)


Not:
1528 yılında, Kör Göz, Sağır Kulak ve Mühürlü Kalb Ehlince 20-24 yaşında ve candaşlarıyla BİZ BİRlikte başı kesilip denize atılan bu yiğit yürekli Melâmet Eri Hemşerimin ZEVKini Şerh etmeye çalıştım..
Son sözünü soran Kapı Kulu Şeyhülislama:
“Öldürünüz beni!
Bu bana yapılacak en büyük bağıştır.
Yaşamak benim için haksızlıkların en kötüsünü işlemem olacaktır.
Hayat, beni canımdan iğrendirmeye başladı artık, çürümüş inanç yıkıntıları arasında.
Benim katledilmemden hayat fışkıracak!”
Diyen Sesini duyarcasına!..

nur-ye
Tue, 12.10.2010, 21:57
Oğlanlar Şeyhi İsmâil Mâşukî İbrâhim Aksarayî (ks)

Hicrî 914 târihinde doğmuştur. Babası Pir Ali'nin vefâtından sonra târikatın başına kendisi geçmiştir. İstanbul ve Edirne'de kendisine pek çok mürid kazanmıştır.

Gölpınarlı'nın aktardığı bir rivâyete göre Mâşukî, müritlerine bâzen "ALLAH, ALLAH" zikri yerine "ALLAHım, ALLAHım" dedirtirmiş. Kânûni Sultan Süleyman’ın emriyle oniki öğrencisiyle birlikte pâdişahın yanına gelen İsmâil Mâşukî, pâdişahın önündeki sorgulamasında Vahdet-i vücûd'a dâir görüşünde ısrar etmiş ve Şeyhülislam İbn Kemal'in fetvâsıyla öğrencileriyle birlikte Sultan Ahmetteki At Meydanında îdam edilmiştir.

Müritlerinden Irakizâde Hasan Efendi îdam edildiği yere bir mescit yaptırmış ve Oğlan Şeyhin îdam edildiği yere de şehitlik (meşhet) yaptırılmış ve parmaklıkla çevirmiş, daha sonra da aynı yere sembolik olarak bir kabir yaptırılmıştir. Ancak mescit daha sonra yanmıştır.

“Kânûni Sultan Süleyman, İran seferi sırasında bir ara Niğde-Aksaray’ına uğrar, orada zamanın mutasavvıflarından ve Bayrâmî-Melâmîlerinin önde gelenlerinden Pîr Ali-yi Aksarayî’yi ziyâret eder, onunla sohbet eder.
Devrin pâdişâhı bu sohbetten müstefid olur ve Pîr Ali’ye hayran kalır.
Hatta sefer dönüşü tekrar bu melâmet ulusunu ziyâret ile ondan İstanbul’a gelmesini ricâ eder.

Aksaray'lı Ali Efendi bu teklifi kabul etmez.

Ancak Sultan hiç olmazsa oğlunun gönderilmesinden ısrar edince: ‘Oğlumun ismi İsmâil’dir. HAKK yoluna kurban olmaktan dönmez’ diyerek oğlu İsmâil-i Mâşukî’nin İstanbul’a gitmesine rızâ gösterir.”
(Ahmed Güner Sayar, Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Ekonomik, Kültürel ve Devlet Felsefesine Âit Değişmeler, Ötüken, İstanbul 2001, s.28.)

Tabii İsmâil Mâşukî İstanbul’da îdam olunacaktır.
1539'da oğlan şeyh İsmâil Mâşukî Osmanlı Devleti târihinde îdam edilen ilk sûfi oldu.

Hâfız İsmâil Mâşukî, Babası Pir Ali Efendi’nin izniyle İstanbul’a geldiği zaman 20 yaşındadır.
Zâhirî ilimlerin yanı sıra, bâtınî ilimleri de babasından tahsil etmişti.
Genç yaşta olmasına rağmen, dünyâ zevklerini bir kenara itmişti.
Tek meşgûliyeti vardı: Kur’an–ı Kerim ve zikrullah. Bunun için, kendisine “Mâşukî” denilmişti.

Yanık sesi ile okuduğu Kur’an–ı Kerîm’i dinleyenler kendinden geçiyor, kendilerini başka âlemlerde hissediyorlardı.
İstanbul’a henüz yeni gelmiş olmasına rağmen çevresinde büyük bir kalabalık oluşmuştu.

Kur’an–ı Kerîm okumanın yanı sıra, vaazlar da veriyordu.
Ancak, vaazların da söylediği; “Hepimiz, istisnasız, ALLAH–u Teâlâ’nın bir parçasıyız. O’nun bir işâretiyiz. Her zerremiz O’ndan kopmuştur” gibi hikmetli sözleri, kendisi aleyhinde bulunanlara birer dedikodu malzemesi oluyordu.

Kalbi fesad tohumları ile dolu olanlar, Onun sözlerinden bir şey anlayamayanlar, hikmetten nasîbi olmayanlar, Mâşukî’nin bu ve buna benzer sözlerini dillerine dolamışlar, Onun aleyhinde konuşmaya başlamışlardı.
Sonunda, Onun söylediklerini, pâdişah da duymuş, bunun üzerine de söylenilenlerin doğruluk derecesini öğrenmek için, İsmâil Efendi’yi saraya çağırtmıştı.

İsmâil Mâşukî Efendi, Kânûni Sultan Süleyman’ın emriyle, yanında 12 öğrencisi de olduğu halde saraya gelir.

Şeyhu’l–İslâm İbn Kemal Hazretleri de pâdişahın yanındadır.
Huzûra alındıkları zaman Kânûni sormuş:
“Ne diyorsun İsmâil Efendi! Hakkında birtakım söylentiler var. İlahlık taslıyormuşsun: “Hepimiz ALLAH’tan bir parçayız’ diyormuşsun. Böyle vaazlar veriyormuşsun. Doğru mu bu söylenenler?”.

Mâsivâdan ilgisini çeken, ALLAHu Teâlâ'dan gayrı hiç bir şeyle ilgilenmeyen, İsmâil Mâşukî cevap vermiş:
“Ben ALLAH’ım demedim, sümme haşâ! Lâkin hepimiz ALLAH’dan bir parçayız. Ben de ALLAH’dan bir parçayım, dedim. Yine de diyorum!”
Bu cevap üzerine, Şeyhu’l–İslâm İbn Kemâl: ”Bu söylediklerinizde ısrar ediyor musunuz?” diye sorar.

İsmâil Mâşukî Efendi: ”Evet, ölünceye kadar da aynı şeyleri söylerim!” der.
Öğrencileri de Onu tam bir teslîmiyetle tasdik ederler.
Bunun üzerine, hepsi hakkında îdam fetvası verilir.

Ayvansarayî, “Hadîkat’ul Cevâmi”de (C 1, 125)” şöyle beyan eyler:

“Pir Ali Aksarayî’nin Oğlan Şeyh adıyla ünlenmiş oğlu İSMÂİL MÂŞUKÎ (935) 1528 yılında Şeyhulislam İbn Kemâl Paşazâde’nin fetvâsıyla katledilip, cesedi denize atıldıktan üç gün sonra Bebek koyundaki Kayalar Mescidi’nde karaya vurmuş.
Bir dervişine dâhi rüyâda görünerek, orada gömülmesini tembih eylemiş.
Başsız cesedini gömdükten bir gün sonra kutsal başı dahî gelince, onu da yanına defneylemiştir...”

Ben fakir, çevreden sorup soruşturmuş ve türbesine on gün nur yağdığını görenlerden dinlemişimdir ki:

“Şeyh İSMÂİL MÂŞUKÎ katledilerek mubârek cesedi Ahurkapu’dan deryâya bırakılmış. O vakit Pâdişah Hisar’daki Kandilli Bahçe’deymiş. Bir de görürler ki Aziz Şeyh, kendisiyle birlikte katledilen on halîfesi ile Kandilli Bahçe önünde ortaya çıkıp, deryâda deryâ gibi coşmuş semah etmekte!..”


Kalbin ALLAH olduğu içün sûretin RAHMANdır;
Kim Mükevvin ismin ey meh, HÂLIKı ekvândır.

Sûrete nispet mugayir görünür eşyâ kamu,
Lâkin ol ma'ni yüzünden cümlesi bir cândır.

Ayni HAKK oldu vücûdum, kaçma ey HAKK sûreti;
HAKK ile Hak olagör, gel vehmi ko, Şeytândır...

Nûş kıldı çünki rûhum şol şarâbı aşkını
Mest olup yitürdü kendin, bâki ol sultândır.

Kim ki aşk ile vücûdun bildi vü buldu bu gün
Kendü kendi özün yitürmedi; ulu sultândır.

Oğlanlar Şeyhi İsmâil Mâşukî İbrâhim Aksarayî (ks)

nur-ye
Tue, 12.10.2010, 22:06
1528 yılında Hamzavi Şeyhi İsmâil MÂŞUKÎ (Oğlan Şeyh) îdam edilir.
12 halîfesi ile birlikte öldürülen bu 20 yaşındaki bilgin için îdam kararını Şeyhu'l-İslâm Ebu Suud Efendi verdi.
Bu îdamla ilgili fetvalar arasında raksla ilgili bölümler de bulunmaktadır.
Osmanlı'da Karşı Düşünce adlı kitabımızdan bu bölümü aktarıyoruz:

Soru: Suçlu görülerek öldürülen Oğlan Şeyh dedikleri kişi zulmen öldürüldü diyen insanlara ne yapmak gerekir?

Cevap: Onun mezhebinde ise öldürülür...

Soru: Târikat kesiminin önderlerinden bir vâiz (İsmâil MÂŞUKÎ) câmilerde ve kürsülerde açık açık “Zikr halkasından ibâdet niyetine raks ve devran etmek helâldir ve bunun helâl olduğu ayetle ve hadisle kanıtlanmıştır. “ALLAH'ı ayakta iken otururken yanlarınız üzere yatarken de anın diyen âyetin mânâsı yüce ALLAH'ı her durumda anın” demektir. Raks da hâl-i kıyâma dâhildir (Namaz gibidir)” demiştir. Yine “Kim kendini bir millete benzetirse ondandır” diyen hadis gereği raks gökte dolaşan meleklere benzemektir. Tanrının peygamberi bile raks etmiştir. Hattâ kudsal ridâsı arkasından düşmüştür. Bu durumu peygamberin yakınları olan büyük insanlar söylemişlerdir Târikat önderi yine: “Bu bir zevk hâlidir... Tatmayan bilmez' demişler... Haram diyen desin. Biz helâl bildiğimiz şeyi bırakmayız...” dese.
Târikatçının gösterdiği bu kanıtlar gerçek kanıtlar sayılıp sözüne değer vermek doğru olur mu? Eğer söyledikleri doğru sayılmazsa bu târikat önderine ne yapılması gerekir?

Cevap: Yukarıda anılan yüce âyette raksa izin konusunda hiçbir işâret yoktur. O çirkin işin doğruluğuna inanan ve âyeti tanık olarak kullanan kişilerin îman ve nikâh yenilemeleri gerekir. Zîra kelâmullahın anlamını bozarak kendi isteklerine uydurmuşlar. Sözü edilen hadis doğrudur... Fakat insanların hareketini meleklerinkine benzetmek doğru değildir. Zâten şimdiki zaman sûfilerinin ettikleri raks da gerçekte kâfirlerin horon tepmesidir ve bunların eylemleri kâfirlerinkine benzer. “Büyük peygambere raks etti” demek küfürdür. Çünkü raks aşağılık insanların işidir. Peygamberlerden birisine aşağılık eylem yüklemenin küfür olduğu fetvâ kitaplarında yazılıdır. Peygamber dönemindeki ululardan sözü edilen işin (raksın) çıktığını söylemek yalan ve iftirâdır. İmam Şâfii'nin söylediği ileri sürülen söz de yalandır. Hiçbir din bilgini raks helâldir dememiştir. Yalnız semâda çelişkiye düşmüşlerdir.
Dinsel yorumlarda din bilginlerinden (Sünni âlimler) başka kimselerin İmam Gazali ve benzerlerinin sözlerine güvenmek doğru değildir.
Bu biçimde kötüyü güzel göstererek yalan dolancılıkla Şeytanlaşarak halka vaaz eden kişiler sapık azdırıcılardır. Bunlar kâfir olmuşlardır. Şiddetli cezâlar ve hapisle önlenmeleri gerekir.
Eğer bunlar yasaklanmaz ve uslanmaz “Alimler zevk sâhiplerinin sırlarını bilemezler” diyerek büyük suçlarında direnirlerse dinsizdirler mutlaka öldürülmeleri gerekir. Bundan sonra tevbeleri de geçerli olmaz...

Soru: Târikat önderlerine “Zikrullah ederken devran ve raks haramdır. Bu yararsız işin küfür olduğu fetvâ kitaplarında açıklanmıştır. Ayrıca günümüz müftüsü de bu biçimde fetva vermiştir. Bunu niçin bırakmıyorsunuz?” denildiği zaman; “Bizi şarap içmekten ve buna benzer kötü alışkanlıklardan alıkoyuyor. Bazı sapıkların gönlünü değiştirerek Tanrı'yı anmasına neden oluyor” diye cevap veriyorlar. Gerçektende öyle olsa bu duruma o niyet ile izin verilir mi?

Cevap: Verilmez. Bu şeytanca olan sanı türünden bir aldatmacadır. Günahtan ibâdet doğduğu nerede görülmüştür?.. Onların yaklaşmak istedikleri şey başka bir günahtır. Zâten Cehennemlikler uygun da olsa ateş katlarının birisinden diğerine geçmekte kurtulmuş olmazlar.

Soru: Bir tekkenin mescidinde değişik kişilerle genç oğlanlar toplanır değişik nağmelerle tevhid ederken (Tanrı'yı birleyen müzikle vecde gelirken) bunu değiştirerek kimi zaman “dil-i men can-ı men” deseler... Kimi zaman da “Sen bir ulu sultansın canlar içinde cansın/Çün ayan gördüm seni pinhan kapısı değil” yâhut “Cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri/İsteyene ver sen anı bana seni gerek seni...” biçiminde beyitler okusalar (Bu şiirler Yunus Emre'ye âittir.) ve göğüslerini döverek şaşılacak hareketler yapsalar. O yerde oturunlardan bazıları tekkeye giderek buranın şeyhine
“Niçin böyle hareketlere râzı oluyor ve yaptırıyorsun?” diye sorsalar Şeyh de “Size ne deyip 'Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır'” diyen âyetle cevap verse bu şeyhe dinsel olarak ne yapmak gerekir?

Cevap: Bunların halleri ve sözleri tam anlamıyla fuhş olduğu gibi cennet hakkında dedikleri kötü sözler de açık bir küfürdür. Bu kişilerin öldürülmeleri yasalara uygundur.
Şeyhleri olan dinsiz “Yaparlarsa ne olur?” demekle kâfir olmasından başka bir suçu tapınma sayarak yüce âyeti buna kanıt göstermekle yine kâfir olur. Bu inançtan dönmezlerse kesinlikle öldürülmelidirler.

Soru: Şeyhlerden veya târikat yolundakilerden bâzılarına birisi “Siz niçin namaza ve zekâta ilişkin çaba göstermiyorsunuz?” dese karşıdaki de “Bâtın ilim (öz) yanında zâhir ilim (biçim) utanılacak bir durumdur. Bâtın ilmiyle uğraşan kişi zâten zâhir ilmini anlar” dese ona ne yapmak gerekir?

Cevap: O da dinsiz ve günahkârlardandır. Onun yargısı dinden dönenin yargısı gibidir. Bu geçersiz düşünceden dönmezse öldürülmesi gerekir.

nur-ye
Tue, 12.10.2010, 22:10
AKSARAYLI PİR ALİ:

Ayaşlı Bünyamin'in halîfesi olan Aksaraylı Pir Ali, zamânın kutbu gavs'ı kabul edilmiştir.
Kerâmet ve himmetleriyle şöhretlidir. Doğum târihi kesinlikle bilinmiyor.
Ancak hicrî 935 târihinde vefât ettiği tezkire ve mezar taşına düşürülen şerh ve beyitten anlaşılıyor.

Pir Ali cezbe ve aşkta eşsizdi. Tevhid yoluna süluk ettikten sonra şeyh ve pir oldu. Ve kendisine kutbiyyet erişti.
Aksaraylı Pir Ali, ikinci devre melâmiliğin şahlandığı ve intişar ettiği bir devrin mîmârı ve pîridir.
Onun kişiliğinde melâmet zirveye varmış ve kendisinde ilâhi azâmet nebean etmiştir.

Diyorlardı ki: “Eğer İbrâhim Ethem hazretleri, fakirin zamânında olaydı terk-i saltanata rızâ vermezdik. Kemâle erişip dünyâ ve âhiret sultanı olurdu. Mûridi Sâdıka terki saltanatı dünyâ lâzım değildir.”

Pir Ali'nin mehdîlik iddiasında bulunduğu söylenir.
Pir Ali “Mehdi” olduğunu söylemiştir ama mehdîlik iddiasında bulunduğu yanlıştır.
Ne var ki Velîler ışıktır; kör gözler aydınlığı sevmez.
Bu nedenle bir takım fitne fücur âleti köstebek misâli kimseler Pir Ali aleyhine atıp tutarak, Pâdişah'a şikâyette bulundular.

Pâdişah da, Pir Ali ile görüştü ve kendisine:

“Sen herkese: Ben Mehdîyim, cennetin dört ırmağı bendedir, dermişsin. Bu sözleri söylediğin doğru mudur?” diye sordu.

Velîler korkusuzdur. İhlâs ve îmanları, onları açık konuşmaya, mertliğe götürür.
Çünkü onlar için bilinmez yoktur; onlara hiç birşey karanlık ve gizli olmaz.
Herşey onlarda durulur, onlarda aydınlığa kavuşur.
Pâdişahın sualine kapalı, kaçamaklı cevap vermedi.
Mehdîlik dâvâsını ve Mehdî'nin ne olduğunu îzah ederek söze başladı ve şöyle tamamladı sözünü:

“ Pâdişahım, şimdilik zâhirde Mehdî sizsiniz. Dört ırmak da cenneti âlâdadır. Bizde ki ırmaklar ise: İlim, aşk, hakîkat ve mârifettir.”

Pâdişah Kânûni Sultan Süleyman şeyhin îzahat ve sözlerinden çok hoşnud kaldı. Ona misâfir oldu. Şeyh Ali Aksarayi, Pâdişaha, bal, süt ve su ikram etti. Bunlar birer rumuzdu. Padişah da kısmen olsun bunu biliyordu. Onun için Pir Ali'ye teveccüh ederek:

“Bunlar pek güzel, Lâkin şarap ırmağı yok mu?” diye tekrar sordu.

Pir Ali tebessüm etti. Başını vezir Pertev Paşa'ya çevirirken:

“ O da var Pâdişahım” dedi ve Pertev Paşa'ya bakıverdi.
Göz güneştir Velîde. Onun ışık ışık bakışları Pertev Paşa'ya öylesine baktı ki, paşa elinde olmadan “ALLAH!” diye nâra atarak yere yıkıldı.

Bu aşk adamının bakışlarından âlemler kurtulamazdı. Pâdişah ayağa kalktı.
Gavs ve kutbiyetine inandığı Pir Ali'nin elini öptü ve onunla halvet oldu.

Çuhadar Pertev Paşa, Pir Ali'nin müridi; Pâdişah Kânûni Sultan Süleyman da dostu olmuştu.

Çelebi Derviş Pir Ali Bahaeddin Halîfe diye künyesi yazılı Pir Ali, Pâdişah tarafından İstanbul'a dâvet edildi.
Pir Ali, dâveti nezâketle red etti. Pâdişah ısrar ettiyse de, kendisini İstanbul'a celbettirmek mümkün olmadı.
Fakat Pâdişah bu kerre oğlu ile gelmesi için ısrar etti.
Pir Ali'nin oğlu İsmâil 18 yaşındaydı. Pir Ali, bunun üzerine:

“ Beni mazur görünüz, fakat oğlumun adı İsmâil'dir. O kurban olmaktan çekinmez” dedi ve oğlu İsmâil'i İstanbul'a gönderdi.

Târihte İsmâil Mâşukî diye anılan ve Pâdişahın fermânı ile îdama mahkûm edilen melâmi şeyhi, işte bu İsmâil'dir.

Bu olay, Pir Ali'nin kutup ve gavs olduğunu açıklayan bir hâdisedir.
Pir Ali öyle bir Velî idi ki tasarrufu ölümünden sonra da devam etmektedir.

Pir Ali edep ve erkân sâhibi idi.
Halkın edebli olmasını, Ahkâmı Muhammedî ile amel etmesini isterdi.
Aksi hareket edenlere celâlini gösterir, onları dâimâ îkaz buyururdu.

İrtihallerinden sonra da, aynı edebin yaşamasını isterdi.
Bu bakımdan Aksaray'lılar, türbesine bakan cephedeki evlerine pencere açmazlardı.

Kendilerine sual sorulunca halk şu cevabı verir: “Bu zatın korkusundan hepimiz titreriz. Bu tekke civârında nice evler yıkıldı, han u manlar söndü. Eşiğine ayak basarken yüreğimiz oynar. Sokağa pencere açmadığımızın sebebi hep budur. Bir evin içinde dünyânın iyi, kötü her türlü hâdisâtı geçer; işte onları göstermemek, mülevvesatı dâhilde bırakmak için pencere açmadık.”

Üstâd Gölpınarlı'nın Melâmilik ve Melâmiler isimli kitabında sözünü ettiği bu olay aynen vâkidir.

Ve Pir Ali, bugün bile Aksaray'lılar için bir iltica ve saygı makâmıdır.

Pir Ali'nin İsmâili Mâşukî den başka Süleyman isimli bir çocuğu daha vardır ve Aksaray'da bu âilenin torunları yaşamaktadır ki aziz dostum Nadi Sarıyüz, Pir Ali ahvadındandır.

nur-ye
Tue, 12.10.2010, 22:11
İsmail Maşukî Efendi

Hafız İsmail Maşukî, Babası Pir Ali Efendi’nin izniyle İstanbul’a geldiği zaman 20 yaşındadır.
Zâhiri ilimlerin yanı sıra, batıni ilimleri de babasından tahsil etmişti.
Genç yaşta olmasına rağmen, dünya zevklerini bir kenara itmişti.
Tek meşguliyeti vardı: Kur’an–ı Kerim ve zikrullah. Bunun için, kendisine “Maşukî” denilmişti.

Yanık sesi ile okuduğu Kur’an–ı Kerim’i dinleyenler kendinden geçiyor, kendilerini başka âlemlerde hissediyorlardı.
İstanbul’a henüz yeni gelmiş olmasına rağmen çevresinde büyük bir kalabalık oluşmuştu.
Kur’an–ı Kerim okumanın yanı sıra, vaazlar da veriyordu.
Ancak, vaazların da söylediği; “Hepimiz, istisnasız, Allah–u Teâlâ’nın bir parçasıyız. O’nun bir işaretiyiz. Her zerremiz O’ndan kopmuştur” gibi hikmetli sözleri, kendisi aleyhinde bulunanlara birer dedikodu malzemesi oluyordu.

Kalbi fesad tohumları ile dolu olanlar, Onun sözlerinden bir şey anlayamayanlar, hikmetten nasibi olmayanlar, Maşukî’nin bu ve buna benzer sözlerini dillerine dolamışlar, Onun aleyhinde konuşmaya başlamışlardı.
Sonunda, Onun söylediklerini, padişah da duymuş, bunun üzerine de söylenilenlerin doğruluk derecesini öğrenmek için, İsmail Efendi’yi saraya çağırtmıştı.

"Yine de söylerim!"

İsmail Maşukî Efendi, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle, yanında 12 öğrencisi de olduğu halde saraya gelir.
Şeyhü’l–İslam İbn Kemal de padişahın yanındadır.
Huzura alındıkları zaman Kanuni sormuş: “Ne diyorsun İsmail Efendi! Hakkında birtakım söylentiler var. İlahlık taslıyormuşsun: “Hepimiz Allah’tan bir parçayız" diyormuşsun. Böyle vaazlar veriyormuşsun. Doğru mu bu söylenenler?”.

Masivadan ilgisini çeken, Allahu Teala’dan gayrı hiç bir şeyle ilgilenmeyen, İsmail Maşukî cevap vermiş: “Ben Allah’ım demedim, sümme haşa! Lakin hepimiz Allah’dan bir parçayız. Ben de Allah’dan bir parçayım, dedim. Yine de diyorum!”

Bu cevap üzerine, Şeyhü’l–İslam İbn Kemal: ”Bu söylediklerinizde ısrar ediyor musunuz?” diye sorar. İsmail Maşukî Efendi: ”Evet, ölünceye kadar da aynı şeyleri söylerim!” der.
Öğrencileri de Onu tam bir teslimiyetle tasdik ederler.

Bunun üzerine, hepsi hakkında idam fetvası verilir.

“Kanuni Sultan Süleyman, İran seferi sırasında bir ara Niğde-Aksaray’ına uğrar, orada zamanın mutasavvıflarından ve Bayramî-Melâmilerinin önde gelenlerinden Pîr Ali-yi Aksarayî’yi ziyaret eder, onunla sohbet eder. Devrin padişahı bu sohbetten müstefid olur ve Pîr Ali’ye hayran kalır. Hatta sefer dönüşü tekrar bu melâmet ulusunu ziyaret ile ondan İstanbul’a gelmesini rica eder. Aksaraylı Ali Efendi bu teklifi kabul etmez. Ancak Sultan hiç olmazsa oğlunun gönderilmesinden ısrar edince; ‘Oğlumun ismi İsmail’dir. Hak yoluna kurban olmaktan dönmez’ diyerek oğlu İsmail-i Maşukî’nin İstanbul’a gitmesine rıza gösterir.”
Tabii İsmail Maşukî İstanbul’da idam olunacaktır.

(Ahmed Güner Sayar, Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Ekonomik, Kültürel ve Devlet Felsefesine Ait Değişmeler, Ötüken, İstanbul 2001, s.28.)

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Allâhu nûrus semâvâti vel ard(ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh(zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(nârun), nûrun alâ nûr(nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâs(nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun) : Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir. :Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir.” (Nûr 24/35)