PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Sadreddin KONEVÎ * Esmâ-i Hüsnâ Şerhi *



HÂLimce
Sat, 27.11.2010, 14:01
Rahman ve Rahim Allah’ ın adı ile;
Sadece O’ ndan yardım dileriz.


Hamd, Allah’ a mahsustur.O Allah ki, varlık semasını en güzel isimlerinin kandilleri ile nurlandırmıştır.

O Allah, cömertlik hazinelerinin kapılarını en yüce sıfatlarının anahtarları ile açmıştır.

O Allah(cc)' ın celâlinin heybetinden ulvî göklerde temiz ruhlar huşua kapılmış; cemâlinin sahrasında kudretli
Akıllar Mele-i A'l⒠da hayrete düşmüşlerdir.

O Allah (cc), irfan ehlinin gözlerinden kuşku ve körlük perdelerinin kilitlerini çözmüştür; böylelikle onlar, kendi bildirmesi ile Hakkı bilmişler;
Sûret ve Mânâ perdelerinin kisvelerinde O’ nu müşahede etmişlerdir.

O Allah, izzet örtüsü vasıtasıyla perdeli insanların görmesinden perdelenmiştir; bunun neticesinde onlar Allah’ ın en yüce
Cemâl tecellilerini görememişlerdir. O’ nun en tatlı hitabını işitme lezzetinden mahrum kalmışlardır.

* * *

Allah’ ın rahmeti, Hakkın kendisini en büyük müjde ile gönderdiği kimsenin üzerine olsun.

Allah O’ nu en uzak ve en yakında bulunanlar için RaHMeT (*) kılmış, böylelikle O, gaflet içinde susamış kimselere
En tatlı içeceği sunmuş, nasihatlerinin kaseleriyle MuHaBBeT şarabları ile o insanları sulamıştır.
(*)Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik (Enbiya Suresi 21/107)

Salât ve Selâm O Zat’ ın aile ve dostlarının üzerine olsun.
O’ nun Ailesi, Ahiret ve dünyanın efendileri, dostları ise hidayet ehli için yol klavuzlarıdır.

* * *

İlâhi İsimler, var olan şeylerin maddeleri ve mümkünlerin asıllarıdır.
Hiçbir şeyin zuhuru bu isimlersiz mümkün olmadığı gibi imkân aleminin kaideleri de ancak onlara dayanarak sabit olabilir. Şayet ilâhi isimlerin hükümleri ve bu isimlerin tasarrufları olmasa idi, kevnin varlığı adına hiçbir isim ortaya çıkmaz,
bir resim zuhur etmezdi.

Hal böyle olunca, uzun yıllar akşam-sabah tilavetleriyle ilgilendiğim ve okuma esnasında ünsiyet şaraplarının kaseleri ile
mesrur olduğum için, bu ilâhi isimlerin açıklanabilecek bazı sırlarını ortaya çıkartmak ve hakikâtlerinden mümkün olabilecek izaha dönük şevkim artmıştır.
Bu isimlerin okunması her türlü başarı ve kurtuluşu temin eder.

Bunun üzerine Allah (cc)’ tan hayırlısını nasip etmesini diledim; O, “dilediğini yaratır ve seçer, onların ise ihtiyarı yoktur” (Kasas Suresi 28/68)

Allah bana ilham edip, teyit ettiğinde ise, bu isimlerin hakikâtlerinden ihsan edilen şeyleri kaydettim.
Bu vakit hükmünün iktiza ettiği şekilde Ehl-i Zevk ve İşaret’ in diliyle olmuştur.
Ehl-i Zevk ve İşaret, ulvi himmetlerin ve erdemleri nefislerin sahipleridir.
Yoksa, bu sırları düşük derecede bulunan nazar mensuplarının mertebelerinin diliyle ifade etmedim.

Çünkü Rabbu’l Erbab’ ın isimlerinin sırlarının ortaya çıkartılması, sakınanlar için bir yol gösterme, akıl sahiplerinin ruhları için bir gıda; Gaybları Bilen’ in sıfatlarının hakikâtlerinin izharı da Erbabu’ l Kulub olan insanların gönüllerindeki derde şifadır.

* * *

Gayb sahalarının fezasının göğünde ancak fikir ve his idrak vasıtalarının kayıtlarından kurtulanlar dolaşabilir. Şirk ve kuşku karanlığı, ilâhi isim ve sıfatların kutsiyet hazinelerindeki tecellilerinin tasarruflarını müşahede etmekle ortadan kalkabilir.

Bu tarz ilimler (; isim ve sıfatların tecellilerinin tasarruflarını bilmek), öncüller düzenleyerek, tertip ve şüpheler serd ederek gerçekleşmez. Bilakis bu gibi ilimler, arzulara muhalefet etmek, dünya sevgisini ortadan kaldırmak ve de takvanın hakikâtlerini tam olarak yaşamak sayesinde
Gerçekleşir. Nitekim Allah Teâla şöyle buyurmuştur; “Allah’tan korkunuz, O size öğretir.” (Bakara Suresi, 2/282)

Sahih bir rivayette Hz.Peygamber (sav)’ in şöyle buyurduğu bildirilmiştir. “Muhakkak ki Allah Teâla, gözlerden perdelenmiş olduğu gibi, akıllardan da perdelenmiştir.Mele-i Al⒠da sizler gibi O’ nu talep ederler”

Binaenaleyh, insan türü Mele-i A’lâ ile Hakkı talepte ortak kabul edilmiş, buna karşın her ikisi talebin niteliğinde birbirlerinden ayrılmıştır. Çünkü Mele-i A’lâ, Hakkı aklî nurlar vasıtasıyla talep ederler. Bunun nedeni, onların (;maddeden) mücerret akıllar olmalarıdır. Halbuki Allah (cc), akıllardan perdelenmiştir. Şu halde Mele-i A’lâ aklî nurlar ile Zat’ ın sırlarına ve sıfatlarına hakikâtlerine nasıl ulaşabilsin ki?

* * *

Hakkı talep edenlerden bir gurup, Hakkı Hak ile arayanlardır. Çünkü Hak bu insanların “Görmesi ve İşitmesi” olmuştur.

Bazı insanlar ise, düşünceleriyle Hakkı talep ederler.
Bu bağlamda, Ehl-i Tarîkîn bulduğunun doğru olup olmadığına delil arayan kimse, inatçılık etmekle birlikte, balın tatlılığı ve cinsel ilişkinin lezzeti hakkında delil arayan kimseye benzer. Halbuki söz konusu şeyler hakkında ancak zevk yoluyla delil bulunabilir. Binaenaleyh, Hızır (as) ve Musa (as) arasında cereyan eden hadise, Basiret sahipleri için bir öğüttür.

* * *

Şu halde Zat-ı Müteâl’ in bilgisine akılların “nazar” güçleri cihetinden ulaşmak mümkün değildir. Çünkü Allah’ ı “nazar” cihetinden bilmek, araştırmacının sadece hayretini arttırır.

Allah, ancak seçmiş olduğu kullarına kendi celâline yaraşır şekilde kendisini bildirmesi yoluyla bilinebilir.

Şu halde Hak (cc) “delil ile bilinir “ diye iddia eden kimse, sadece soğuk demir dövmektedir.

Bu bağlamda şu ileri sürülmüştür; İlim (; Hakka) perdedir.”
Kuşkusuz ki burada kastedilen “İlim” "nazari ilim” dir.

* * *

Allah ehli,, Hakkı Hakkın bildirmesi ile bilmişlerdir. Çünkü Hak, söz konusu insanların “işitmesi ve görmesi” olduğu gibi, aynı zamanda onların ilimleri de olmuştur.

Bu gibi insanlardan, şayet fikri bir düşünce tasavvur edilmiş olsaydı hiç kuşkusuz Hak onların fikirlerinin de aynı olurdu.
Fakat bu müşâhede mertebesine ulaşan kimsenin fikir sahibi olması tasavvur edilemez. Aksine bu insanlarda tasavvur edilebilecek şey, anlayış ile birlikte tefekkür söz konusu olmaksızın Hakkın bir çeşit ilhamıdır. Bunun nedeni; bu insanların sıfatlarının Hakkın sıfatlarında silinmiş olmasıdır.

Binaenaleyh anlayışının kaynağı tefekkürü olan kimse Ehl-i Zevk’ ten sayılmaz.
Allah bizleri ermişlik lezzetini tadanlardan eylesin ve lütfunun sabah akşam nefhalarına hücum etmeyi nasip etsin

Âmin!

HÂLimce
Sat, 27.11.2010, 14:02
Giriş

Allah Teâla şöyle buyurmuştur: “Allah’ ın güzel isimleri vardır, bunlar ile O’ na dua ediniz.” (Araf Suresi 7/180)

Bilinmelidir ki;

Mukaddes Zat (cc) hakkında asıl olan, sıfatlardan soyutlanmak ve münezzehliktir. Bunun nedeni; O’ nun sıfatlarla sınırlanmaktan mutlaklığı ve alemden müstağniliğidir. Bunun yanı sıra her isim ve sıfat var olanı gerektirir; söz konusu var olan, ancak bu isim vasıtasıyla zuhur edebilir.

Eğer varlıkta isimlerin zuhurunu talep ettikleri bir şey bulunmasa idi, alemin kadîm olması lazım gelirdi. Halbuki sahih bir haberde şöyle rivayet edilmiştir; “Allah var idi, O’ nunla beraber başka bir şey yoktu”

Binaenaleyh, isimlerin hükümleri ancak kabiliyetler vasıtasıyla zuhur edebilir. Bu ise A’ yânı Sübût mertebesinden çıkartıp, onların varlık mertebesinde meydana gelişleriyle gerçekleşir.


Buna göre A’yân-ı Sabite varlık kisvesine büründüklerinde, bunların türlerinin mertebeleri kendiliklerinde meydana gelir. Bu mertebeler, mazhar mertebeleri üzerinde hüküm sahibi olan Ez-Zahir isminin saltanatı mahallinde meydana geldiklerinde, Esmâ-i Hüsna’ nın eserleri zuhur etmiş, ulvî sıfatların neticeleri tebarüz etmiştir.

İsimler sonsuzdur. Çünkü onlar Allah’ ın mülkünü içeren mertebelerden ibarettir. Söz konusu mülk ise, mümkünlerin hakikatleridir. Bu hakikatler ise sonluluk ile nitelenemez. Çünkü onlar, Hakkın şe’ enlerinin aynıdırlar. Hakkın şe’ enlerinin ise ne dünyada ne de ahirette bir nihayeti söz konusu olabilir.

Evet! Bunlardan meydana gelen şeyler, sonludur. Bu ilâhi kuşatıcılığa şu ayet-i kerime delâlet eder; “Ey insanlar! Siz Allah’ a muhtaçsınız” (Fatır Suresi 35/15)

Böylece Hak, ihtiyaç duyulan her şey ile kendisini isimlendirmiştir.

Bu, varlıkların bütün mertebelerine, hatta ulvî ve suflî fertlerin cüzlerine sirâyet eden bir hakikâttir.

Bu husus anlaşıldığında, bilinmelidir ki;

İlâhi isimler, çeşit çeşittir:

Bunların bazıları, zamirlerdir. Örnek olarak;
O ( Hüve ) , Biz (Nahnu) ve Ben (Ene) gibi zamirleri verebiliriz.

Bazı isimler El-Halık (Yaratan) , El Cail ( Yapan ) gibi kinâye isimleridir.

Bazıları ise niyabet isimleridir. Buna örnek olarak; “Gömlekler sizi sıcağa karşı korur” ifadesini verilebilir. Burada gerçekte koruyan Hakk’ tır. Fakat gömlekler, korumada Hakk’ ın yerini almışlardır.

Bazı isimler ise, Kur’an-ı Kerim tarafından zikredilmiş olsa bile, edep gereği Allah’ a isim olarak verilemezler.

Bunlara örnek olarak;

“Allah hile ( mekr ) yapmıştır” (Alî İmran 3/54)
“Allah onlarla istihza etmiştir” (Bakara Suresi 2/15)
“Ben bir hile yapıyorum” (Tarık Suresi 86/16) gibi ifadeleri verebiliriz.

Böyle bir ismi Hakk’ a vermek veya vermemek bize değil Hakk’ a kalmış bir iştir.
Biz, Hakk’ı sadece kendisini isimlendirdiği şey ile isimlendiririz.
Hakk’ ın kendisine isim yapmaktan men ettiği şeyi de, edebin gereği Hakk’ a isim yapmayız.

Aynı şekilde, fiiller de böyledir. Çünkü bazı fiiller yapanın kötülenmesini gerektirirler. Buna örnek olarak; Şirk, zulüm, fesat gibi fiilleri verebiliriz. Bazı fiiller ise failin övülmesini ve methedilmesini gerektirirler. Bu kısma örnek olarak ta; İyilik, sabır, şükür vb. fiilleri verebiliriz. Allah, övülen fiilleri işleyen insanları sevdiğini, buna karşın kötü fiiller ile nitelenen kimseleri sevmediğini bildirmiştir.

Hiç kimse, Hakk’a isimler vermek veya O’ na bir takım fiiller nispet etmek hakkına sahip değildir. Sadece Hakk’ ın bu konuda tasarruf hakkı verdiği kimse bunun dışındadır. Bu tasarrufların bilinmesi ise Hakk’ ın bildirmesi ile ve –akıl yoluyla değil- şeriat ile bilinebilir.

Allah Teâla kendisine sadece ve sadece “Güzel isimleri” nispet etmiştir. Bununla birlikte, bütün isimler, gerçekte güzel isimlerdir. Şu var ki Allah (cc) kendisine nispet ettiği bu isimleri güzelin dışındaki bütün niteliklerden arındırmıştır.

Allah (cc) ‘ un isim ve sıfatlarını en yetkin tarzda ve en iyi bilenler peygamberlerdir. Onlar da Hakkı Hakkın bildirdiği şekilde bilmişlerdir.

HÂLimce
Sun, 28.11.2010, 14:19
(Esmâ-i Hüsna Hadisinin İzahı)

Muhbir-i sadıkın sahih bir hadiste şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; “Allah’ ın doksan dokuz (yüzden bir eksik) ismi vardır. Bunları ezberleyen (ihsa) kimse cennete girer”

Burada belirtilen “yüzden bir eksik” ifadesi, pekiştirmek için söylenmiştir. Nitekim benzer bir tekit, Allah Teâla’ nın şu ayet-i kerimesinde söz konusudur;” Hacda üç gün, yedi gün de dönünce tutarsınız. Bu ikisinin toplamı ondur.” (Bakara Suresi 2/196)

Böylelikle Allah (cc) bu ifadeyi pekiştirmek için böyle zikretmiştir. Nitekim pek çok alimin görüşü budur. Bu ifade biçimi yazım yanlışlığından korur. Çünkü Doksan dokuz; Yetmiş yediye, Yetmiş dokuza benzer. Böylelikle Allah (cc) kayıt altına almakla karışıklığı gidermiştir.


Hz.Peygamber (Sav)’ in hadiste buyurduğu;” Bu isimleri (ezberleyen) İHSA eden…” zahir alimlerine göre; “Bilen” demektir. Başka bir ifadeyle bunların lafızlarını ve manâlarını bilen, netice ve eserlerinin hakikâtlerine dalan demektir.

Ehlullaha göre ise, söz konusu “İhsa”, isimlerle vasıflanmak, onların hakikâtleri ile zuhur etmek ve neticelerinin içeriğine göre kul olmaktır; Öyle ki, artık bu isimlerin kendileriyle vasıflanan, hakikâtleriyle zuhur eden ve neticelerinin içeriklerine göre kul olan insanlara da verilmesi doğru olur.

Nitekim Allah (cc) kendisini;
“Yardım edicilerin en hayırlısı” (Hayr-un Nasirîn) Alî İmran Suresi 3/150
“Hüküm sahiplerinin en hayırlısı” (Hayr-ul Hakimîn) Yusuf Suresi 12/80
“Koruyucuların en hayırlısı” (Hayr-ül Hafızîn)
“Rızık verenlerin en hayırlısı” (Hayr-ür Razikîn) Hac Suresi 22/58
“Yaratıcıların en güzeli” (Ahsen-ül Hâlikîn) Müminin Suresi 23/14

Bu gibi ikazlarda, kâlb erbabı ve keşif ve müşahede sahipleri sınıfından olan inâyet ehli için geniş bir imkân söz konusudur. Onlar meşru yöntemlere dayanan sülûklerinde, velâyet ehlinin yolunu ve ilâhi ahlâkla ahlâklanmayı esas alan seyirlerinde isimlerin hakikâtleri ile vasıflanırlar, eserlerinin renkleriyle boyanırlar.

Neticede ilâhi ahlâk ile ahlâklanmak, bu insanların Allah (cc)’ a yaklaşmasını temin eder ve O’ nun katında bir VeSiLe haline gelir.

El-Kerîm ve El-Mennân olan Allah’tan dilediğimiz bizi kendi ehlinden kılmasıdır. Allah’ a dost olmak, sadece Hakk’ ın ehil kılmasıyla mümkün olabilir.

HÂLimce
Sun, 28.11.2010, 14:20
İLÂHİ İSİMLER

HÜVE / O

Bilinmelidir ki;

Hüviyet, ilahlığın sırrıdır. O, celâl ve kemâl özelliğiyle, yegane ezeli mevcuttur.

“Hüve”, Allah’ ın kullarını;” De ki: O / Hüve" – İhlas Suresi 1.Ayet
İfadesiyle davet ettiği ilk kelimedir.
Böylelikle, sadece bu zamirle ifade tamamlanmıştır. Bunun ardından ise, “Allah” demiştir. Allah bütün harfleri ve hakikâtleriyle Zat-ı Ahadiyet’ e delâlet eden özel kuşatıcı isimdir.

Bu isimdeki hüviyet sırrı, onun bileşik harflerin hükümlerinden soyutlandıktan sonra zuhur etmesidir. Bunun nedeni, bu ismin ağyardan tam anlamıyla mücerretliği ve eserlerden münezzehliğinin gücüdür.

“Hüve / O” , He, VaV harflerinden meydana gelmiş olsa bile, bu isimde sabit harf HE’ dir, çünkü VaV harfi Allah kelimesinin sonunda düşmüştür.
Ayrıca, “Huma (o ikisi)” , ve “Hum (onlar)” ifadesinde olduğu gibi, ikilikte ve çoğulda da bu harf düşer.

Böylelikle He harfi, sıfatların silinmesi, nispet ve izafetlerin düşmesiyle Mutlak Ahadiyet’ e delâlet etmek üzere sabit kalmıştır.

(HüVe’ deki He ve VaV Harfleri:)

Bilinmelidir ki:

Hüvetteki He, evvellik mertebesinin, ulûhiyette ise âhirlik mertebesinin sahibidir.
Binaenaleyh, bu harflerin hüviyette bir başlangıcı, Ulûhiyette bir nihayeti vardır.
Bu durum pek çok sırlara ve değerli manâlara işaret eder.

Bunlardan birisi, hüviyetin manâlarından ehl-i keşf’in kalplerine yayılan reca kokularıdır.
Şöyle ki; Varlığın Merkezi devrîdir, böylelikle nihayet, bidayetin aynıdır.
Aynı zamanda, Rahmet her şeyden önce geldiği gibi, her şeyin dönüşü de onadır.

Bu önemli sır ve bilgilerden birisi de, hüviyetin celâli ve onun bütün isimlere üstünlüğüdür.
Şöyle ki: Zat’ a ait “Hüviyet” zamirinden ibaret olan “He” nin aslı merfuluktur. Bu durum, mutlak üstünlüğün kendi nedeniyle kendisine ait olmasına işaret eder.

Bu harfin mecrur ve mansup olması ise, irab harekelerini kabul edişi cihetinden ortaya çıkmıştır.
Bu ise bu harfin bütün sıfatları, hükümleri, na’tları, nispetleri, izâfetleri, lâzımları, arazları içerdiğine işaret etmektedir.

Hüviyetin üstünlüğünün gücü- ki üstünlük hüviyetin aslıdır- Vav harfini istilzam etmiştir.
Çünkü Vav, zamme’ nin kardeşidir ve çoğul zamiri Vav harfine nispet edilmiştir.

Bunun yanı sıra Vav, mahreç mertebelerinde harflerin özelliklerini içerme ve ihata özelliğine sahiptir.

Vav, He’ nin Batını; harekesi de onun harekesinin aksidir. Bunun yanı sıra her iki harf de Devrîdir. Çünkü He’ nin harekesi ve mahreci, ehl-i keşf’ e göre kâlbin yakınında göğsün batınındadır.
Nefes onunla uzar ve bütün harflerin mahreçlerine uğrayıp iki dudağın zahirine ulaşır.

Bunun ardından nefes, ihâta edici ve kuşatıcı dönüşünde, bütün harflerin hükümleriyle boyanmış olarak,
adeta şimşek hızıyla kendisinden çıktığı asla geri döner.

Vav’ ın harekesi ise, He’ nin harekesinin zıddıdır. Çünkü Vav, iki dudak arasından ortaya çıkar, sonra göğse uzanır. Böylelikle Vav da, daha önce belirtildiği gibi, bütün harflerin mahreçlerine uğrar. Bunun ardından ise, kendisinden çıktığı iki dudağa geri döner.


Binaenaleyh, He’ nin hareketi, gayb âleminden şehâdet âlemine doğrudur. Çünkü onun zâtı, başlangıç mertebesinden olmasını gerektirir. Vav’ ın hareketi ise şehâdet âleminden gâyb alemine doğrudur.

Her iki harf de, harflerin varlıklarının hakikâtlerini çıkışta ve girişte kaynak ve varış mertebelerinde içerir ve kapsar.
Her iki harf de, hem hakikât ve hem de manâ olarak birbirlerine intibak eder, bunların arasındaki uyum, bir dairenin başlangıcının sonuna uyumlu olmasına benzer.

Her iki harf de, bütün mukaddes ve ruhanî harflerin hakikâtlerini kendilerinde toplarlar; söz konusu harfler, ilâhi isimlerin maddeleridir. Bu harflerin bir kısmı-farklı konumlarına göre- diğer kısmı ile birleştiğinde, onların birleşmesi ve bir araya gelmesinin eserlerinden ruhâni ilim sahipleri için tasarruflar meydana gelir. Bu tasarruflar, cismanî, ruhânî, melekûtî, süflî ve ulvî âlemlerdir.

İnsan nefesinin dışı telaffuz edilen bütün harflerin maddesi olduğu gibi, aynı şekilde Nefes-i Rahman’ ın zâhiri ise bütün varlık harflerinin maddesidir.

Varlık söz konusu Nefes-i Rahmân ile ayakta durur; O her şeyi ayakta tutar.” O’ ndan başka hiçbir ilâh yoktur; O, kendisiyle beraber başka birisinin var olmasından yücedir ve hüküm sahibidir”

Cüneyd-i Bağdadî’ den şöyle bir olay rivâyet edilmiştir;

Birisi Cüneyd’ in huzûrunda hapşırmış, ardından “Allah’ a hamd olsun” demiş,
bunun üzerine Cüneyd, adama;
“Hakkın söylediği gibi; Hamd âlemlerin Rabbi’ ne mahsustur” de demiş,
Adam da şöyle karşılık vermiş;
“Âlem nedir ki, Allah ile birlikte zikredilsin?”
Cüneyd ise şöyle cevap vermiştir.
“Şimdi öyle söyle, çünkü yaratılmış kadîme bitiştiğinde, yaratılmıştan geriye bir eser kalmaz”

Birinci ifade, Allah’ ta fâni olup, çokluğun perdelerini görmeyen ve izzet çölünde kendinden geçmiş kimsenin makâmıdır.

İkinci ifade ise ( Cüneyd’ in sözü), Tahkik sahibi Kâmil’ in makâmıdır. Bu makâm, Fen⒠da yedi mertebenin tavırlarını aşıp, ezelî ve ebedî olarak; “Her şey yok olucudur, ancak O’ nun vechi bakîdir” (Kasas Suresi 28/88) ifadesinin hakikâtini hakka’ l yakîn idrâk etmenin ardından Hakk’ ın bekâsı ile bâki kalan kimsenin makâmıdır.

Çünkü insan başlangıçta “Zikre değer bir şey” (İnsan Suresi 76/1) ve gerçek bir varlığa sahip değildi ki, o varlıktan fâni olsun. Fâninin varlığı vehim ve hayâl mahsulüdür. Binaenaleyh, kişi işin gerçeğini keşf edip şunu müşâhade ettiği için hayâl ortadan kalkmıştır;
Her halükârda fâni olan fâni, bâki olan ise bâki kalmaya devam eder.

Bu durumda insan, Hakk’ ın lisanı ile, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah içindir” der.
Bu ifade. (:her şeyi kendinde) içeren ve kemâl özelliğindeki hakikâtin, varlık mertebelerini seyredişini dile getirir.

Allah, hidayet edendir.