PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hakİm senaİ



Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:19
http://www.muhammedinur.com/forum/viewtopic.php?f=116&t=6828



HAKÎM SENÂÎ (K.S)

Meşhûr velîlerden. İsmi Mecdûd bin Âdem künyesi Ebü'l-Mecd Hakîm Senâî'dir. 1071 (H.464) senesi Gazne'de doğdu. Başka târihlerde doğduğunu söyleyenler de vardır. 1140 (H.535) senesi Gazne'de vefât etti. Kabri ziyâret mahallidir.

Hakîm Senâî memleketi olan Gazne'de iyi bir tahsil gördü. Zamânının âlimlerinden okuyup üstün bir dereceye yükseldi. Şâirlik kâbiliyeti sebebiyle çeşitli dillerde şiirler söyledi. Bir ara sultanın hizmetinde bulundu. Şöhreti kısa zamanda her yere yayıldı. Birçok yerler dolaştı. Neticede Gazne'den Horasan'a geldiğinde evliyânın büyüklerinden Yûsuf-ı Hemedânî hazretlerinin sohbetlerine katılıp talebesi olmakla şereflendi. Mânevî olgunluklara ve velîlik makamlarına kavuştu.

Hakîm Senâî'nin sultanları medhetmeye ve onların yanına gidip gelmemeye yemin etmesinin sebebi şu hâdise oldu: Sultan Mahmûd Sebüktekin (Gazneli Mahmûd) Hindistan taraflarını fethetmek için sefere hazırlanıyor ve asker topluyordu.Hakîm Senâî de Sultan Mahmûd'a yazdığı bir kasîdeyi götürüyordu. Yolda bir meyhânenin kapısı önünden geçerken içerden bir takım konuşmalar işitti. Lay-Har adlı bir dîvâne kendisine şarap dolduran birine; "Bir kadeh daha doldur. SultanMahmûd'un körlüğü için içeyim!" dedi. Sâkî; "Bu sözü doğru söylemedin. Yiğit ve büyük pâdişâh için neden böyle söylüyorsun?" diye cevap verdi. O zaman dîvâne adam; "Çünkü o Allah'ın verdiklerine şükretmiyor. Bunca devlete sâhipken bir memleket daha istiyor!" dedi. Dîvâne tekrar bir kadeh daha istedi ve; "Bir kadeh de Hakîm Senâî'nin körlüğü için doldur!" dedi. Sâkî müdâhale etti ve; "Hakîm Senâî iyi huylu bilgili fazîletli tanınmış bir şâirdir. Neden böyle dersin?" diye karşılık verdi. O zaman dîvâne adam; "Eğer o bilgili yiğit bir kişi olsaydı dünyâda ve âhirette faydası olan bir işle uğraşırdı. O hergün bir şeyler alırım ümidiyle Sultanın yanına gidiyor. Saçma sapan sözler toplamış ona şiir adını vermiş. Bir aptalın yanına gidip yaltaklık ediyor. O işe yaramaz bir takım kâğıtlar doldurup ömrünü ziyân ediyor. Akıllı ve bilgili olan ömrünü ziyân eder mi? Belki neden yaratıldığını düşünürdü. Eğer kıyâmet gününde ondan; "Ey Senâî! Bizim huzûrumuza ne getirdin?" diye sorsalar acaba ne mâzeret beyân edecek." dedi. Hakîm Senâî bu sözleri işittiğinde kendinden geçti ve gönlü dünyâdan soğudu. Sultanların medhi için yazdığı kasîdeleri toplayan Dîvân'ı suya attı. Hak yoluna girip ibâdetle meşgûl oldu. Dünyâ ve dünyâlıkla ilgili şeylerden uzak durdu. Mubahları da zarûret miktarı kullandı ve böyle bir hayat sürdü. Bu husustaki duygu ve düşüncelerini şiirlerle ifâde etti. Öyle bir hâle ulaştı ki Gazne'de yalınayak dolaşırdı. Dostları akrabâları onun bu hâlini görünce üzülür ve kendisi için ağlarlardı. Senâî akrabâsına; "Benim bu hâlime üzülmeyin. Bilâkis sevinin." derdi.

Bir gün sevdikleri ona bir çift ayakkabı getirdiler ve giymesini ricâ ettiler. O bunu kabûl etti. Fakat ertesi gün ayakkabıyı dostlarının yanına götürdü ve; "Ey dostlarım! Ben bugün sizin dünkü gördüğünüz Senâî değilim. Bu ayakkabı benim gittiğim yolu kapatıyor." dedi ve şu beyti okudu:

"Her şeyi terk edenlerin eğer ayakkabıları yoksa onlar yollarından geri kalmış olmazlar. Topuklarının her çatlağında saâdet kapıları vardır."

Senâî hazretleri ömrünün sonuna kadar riyâzetle uğraştı. Nefsinin isteklerini yapmadı. Dünyâ ve içindekilere gönül bağlamadı.

Sultan Behrâm Şâh-ı Gaznevî kendi kız kardeşini ona nikahlamak istemişti. Senâî buna râzı olmadı. Hacca gitti. Sonra Horasan'a döndüğünde Sultan Behram Şaha; "Ben altın kadın ve mevki isteyen bir kişi değilim. Yemin ederim ki bunları ne isterim ne de ele geçirmeye gayret ederim. Bana ihsân olarak bir taç veriyorsun. Lâkin ben istemiyorum." diye şiirle cevap verdi.

Senâî bu olgunluk ve fazîlete ulaştığında gâyet nefis şiirlerine yer verdiği pekçok tasavvuf ehlinin istifâde ve iktibâs ettiği Hadîkat-ül-Hakîka kitâbını yazdı. Bunun üzerine bir takım kimseler îtirâzda ve aleyhinde bulundular. Senâî eserini Bağdât âlimlerine gönderip incelemelerini istedi. Bağdât'taki âlimler ve evliyâ eseri inceledikten sonra içinde bildirilenlerin Ehl-i sünnet îtikâdına İslâmiyete uygun olduğunu söylediler.

Senâî Merv'de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin sohbetlerinde olgunlaştıktan sonra Gazne'ye döndü. Bundan sonra tevhîd ilâhî bilgiler ve hakîkatlerle ilgili şiirler söyledi.

Ferîdüddîn-i Attâr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Sa'dî Şîrâzî ve Hâfız gibi kendisinden sonra gelenler şiirlerinden istifâde edip nazireler yazdılar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri kendini Senâî'nin tâbilerinden saydı ve; "Attâr ruh Senâî de onun iki gözü idi. Biz Attâr'ın ve Senâî'nin izinde yürüdük." demiştir.

Daha başka şâirler de Senâî'nin tesirinde kalmışlardır. Hâkânî Nizâmî Emir Hüsrev Dehlevî ve Mevlânâ Câmî hazretleri onun Hadîka ismindeki mesnevîsini okuyup şiirlerine nazîreler yazdılar.

Hikmet dolu şiirlerinin birinde; "Ey tavır ve hareketleri güzel olan âşıklar. Durmadan ilâhî hakîkatleri arayın. Kalk! Zulüm ve haksızlıkla yoğrulmuş olan dünyânın toprak yığınından kalkan tozları gözyaşlarımızla bastıralım. Bu dönen künbedin insanların gözlerini aldatan yıldızların (Lâ) süpürgesiyle silip süpürelim. Mülk kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allahü teâlânındır sözü kendiliğinden duyulsun." buyurdu.

Senâî'nin eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Dîvân 2) Kârnâm-i Belh 3) Seyr-ül İbâd 4) Hadîkat-ül-Hakîka ve Tarîkat-üş-Şerîa 5) Tahrîmât 6- Işknâme 7- Aklnâme 8- Senâî Âbâd 9) Mekâtîb.

BENCE FİL BUDUR

Senâî nasihat olarak; körlerin hakikatleri göremeyeceklerine dâir şöyle bir misâl anlatmıştır:

Vaktiyle küçük bir şehrin sâkinlerinin ekserisi âmâ olup görmezdi. O belde sultanı büyüklüğünü göstermek için büyük bir fil beslemişti. Günün birinde şehir sâkinlerinin içinde herkesin dillerinde dolaşan bu fili görmek arzusu uyandı. Bu sebeple tanımadıkları bu yaratığı görmek ve kendilerine haber getirmek için bir heyet seçtiler. Her biri âmâ olan heyet incelemelerini yapmak için filin bulunduğu yere gitti ve filin bir tarafına dokunarak tanımaya çalıştı. Neticede fili tanımış olmanın sevinciyle şehirlerine döndüler. Herkes büyük bir merakla etrafını sarıp onları soru yağmuruna tuttular ve kalbinin nasıl olduğunu sordular. Bunun üzerine üyelerden sadece filin kulağına dokunmuş olan; "Korkunç halı gibi sert yassı ve geniştir." dedi. Ancak filin hortumunu ellemiş olan ise buna îtirâz etti ve; "Hayır! Hayır! Hiç de değil. Bir su hortumu gibidir. Ben doğruyu söylüyorum. İçi boş öldürücü ve tahrif edici." dedi. Bir başka üye ise sâdece filin ayaklarını yoklamıştı. O da buna îtirâz etti ve; "Hayır! Ey insanlar! Biliniz ki o öyle değildir. O yukarı doğru genişleyen bir kolon bir sütun gibidir." dedi. Her birisi filin bir parçasını tanımıştı. Lâkin tamâmen tanımamışlardı. Bu sebepten büyük hatâlara düştüler.

1) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4 s.2637
2) Nefehât-ül-Üns; s.666
3) Devletşah Tezkiresi; s.96
4) Rehnümâ-i Edebiyât-ı Fârisî; s.211
5) Ahvâl-i Âsâr-ı Hakîm Senâî (Halîlullah Halîlî Kâbil-1315)
6) Hayr-ül-Mecâlis (Hamid Kalender Aligarh-1959); s.72
7) Mecâlis-ül-Uşşak; s.92
8) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.9 s.113

Sevgili Kardeşlerim,
Bu büyüğümüzü ingilizce sufi kitapları çevirileri arasında internette dolaşırken buldum, "Hadîkat-ül-Hakîka" kitabinin ingilizcesinden yarısını bir çırpıda heyecanla okurken gözlerim doldu, biraz hakkında araştırma yaptım bir forumda bu alıntıyı buldum. Aktarmak istedim. Bu kitabin muhakkak Türkçesi vardır bizde bir bulan olursa siteye yüklesin, harika bir kitap. Ben ingilizce'den çevirmek isterim ama zaman bulamamaktayım. İngilizcesi olup hizmet etmek isteyenler lütfen bana müracaat etsinler. Selam ve sevgiyle
Gariban

knight28_2@hotmail.com

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:20
Çeviri: Barbaros Sert
Tarih: 22 Eylul 2009-Basildon
Konu: Hakim Senai (k.s)'nin Hadikat-ul-Hakikat eseri hakkında Osho isminde bir Hintli zatin yazısı.




OSHO:

Hadika, Aşk yolunda zorunlu bir rayihadır . Tıpkı Sosan’ın Zen’in ruhunu yakalayışı gibi, Hakim Senai de Sofizm’in has ruhunu yakalamıştır. Böyle kitaplar yazılmaz, onlar sadece doğarlar. Hiç kimse onları derlemez. Onlar akılda, akıl tarafından imal edilmezler, aklın ötesinden gelirler. Bir hediyedirler. Bir çocuğun doğumu gibi, bir kuş yada bir gül çiçeği kadar gizemli bir şekilde doğarlar. Bize gelirler, hediyedirler onlar. Bu yüzden ilk olarak bu müthiş kitabın, “Hadika: Bahçe”’nin gizemli doğuşundan bahsedeceğiz. Hikâye olağanüstü bir güzellikte.

Gazne Sultanı Bahramşah büyük ordusu ile Hindistan’i fethetmek üzere sefere çıkmıştı. Hakim Senai, onun meşhur saray şairi de onun yanında ona bu fetih seyahatinde eşlik etmekteydi. Büyük bir bahçenin, bir duvarlı bahçenin yanına geldiler. Firdevsin manası bu, 'duvarlı bahçe' demektir. Ve İngilizcedeki “paradise:cennet” kelimesi bu 'firdevs' kelimesinden gelir. Sultan ile birlikte, büyük bir ordu ile Hindistan’i fethetmek üzere aceledeydiler. Sultanın zamanı yoktu.

Fakat gizemli bir şey oldu ve durmak zorundaydı, bundan kaçınmanın hiç bir yolu yoktu. Bahçeden gelen şarkının sesi Sultan’ın dikkatini cezb etti. Müzik aşığıydı, fakat hiç böyle bir şey işitmemişti. Sarayında büyük müzisyenler, müthiş şarkıcılar ve dansçılar vardı, fakat hiç bir şey bununla kıyaslanamazdı. Şarkı sesi ve müzik ve raks , bunları sadece dışarıdan işitmişti fakat orduyu durdurmak için emretmek zorunda idi. Çok mest edici idi.

Dansın ve müziğin bu hoş sesi ve terennüm hayal gördüren bir ilaç gibiydi, sanki içine şarap dökülüyormuş gibi: Sultan sarhoş oldu. Bu olgunun bu dünyadan olmadığı meydana çıkmıştı. İçindeki kesinlikle öteden gelen bir şeydi: gökyüzünden bir şey yeryüzüne ulaşmaya çalışıyor, gaybdan bir şey bilinen ile iletişim kurmaya çalışıyor gibiydi. Durmak ve onu dinlemek zorundaydı. Onda bir cezbe vardı –öyle tatlı ve bir o kadarda elem dolu ve kalp yırtıcı idi. Hareket etmek istedi, aceledeydi, Hindistan’a yakında ulaşmak zorundaydı, bu düşmanı fethetmek için doğru bir zaman idi.

Fakat yolu yoktu. Bu seste öyle güçlü, tuhaf , dayanılmaz bir manyetiklik vardı ki kendi kendisine karşı gelerek, o bahçeye gitmek zorunda idi. O Lai-Hur idi, büyük bir Sufi üstadı, fakat toplumlar tarafından sadece sarhoş ve deli bir adam olarak bilinirdi. Lai-Hur, tüm dünya tarihinin en büyük isimlerinden birisidir. Onun hakkında çok fazla şey bilinmez, böyle insanlar geride çok ayak izi bırakmazlar. Bu hikayenin haricinde, geriye başka hiç bir şey kalmadı zaten. Fakat Lai-Hur Sufilerin hafızalarında çağlar boyu yaşadı.

Sofilerin dünyasını büyülemeye devam etti, çünkü böyle bir adam bir daha asla görülmedi. Öyle içkiliydi ki insanlar onu sarhoş diye çağırdıkları için haksöz sayılmazlardı. Yirmi dört saat sarhoştu, ilahi aşk ile sarhoş idi. Bir sarhoş gibi yürüdü, bir sarhoş gibi dünyadan bihaber yaşadı. Ve ağzından çıkan laflar deliceydi. Bu kendinden geçmenin tepe noktasıdır ki , mistik kişinin ifadeleri sadece bir diğer mistik tarafından anlaşılabilir. Büyük kitlelere manasız abuk sabuk (cibberiş) görünürler.

Bilseniz şaşırırsınız, bu İngilizce “cibberiş: abuk sabuk” kelimesi aslında sofi bir mistik olan Cebbar’ın isminden gelmektedir. Bu Cebbar’ın laflarından dolayı bu İngilizcedeki ‘cibberiş’ kelimesi ortaya çıktı. Fakat Cebbar bile Lai-Hur’a kıyasla hiç bir şeydi. Cahile göre onun sözleri rezil, din dışı, geleneğe karşıt ve din olarak anlaşılan ne varsa bütün resmiyetin, adab ve ahlak karşıtı sözlerdi. Fakat bilenlere, onlar saf altın gibiydi.

O sadece bir kaç kişiye müsait idi çünkü sadece çok az insan onun yaşadığı öyle yüksek bir yere yükselebilirdi. O Everest’te - bulutların ötesinde bilinçliliğin Everest’inde yaşıyordu. Sadece yeterince nasibi olanlar ve dağa tırmanmaya yeterince cesareti olanlar onun ne söylediğini anlayabiliyorlardı. Genel kitleler için deli bir adam idi. Bilenler için o sadece Hakk’ın bir vasıtası(Hakk'tan geleni taşıyan bir taşıyıcı gibi) idi, ve ondan doğru gelenlerin hepsi saf hakikat idi: hakikat, ve yalnız Hakikat idi. Kendisini kasıtlı şekilde kötü tanıtmış idi.

Bu onun kitlelere karşı görünmez olmasının bir yolu idi. Bunu Sufiler yaparlar, onların çok tuhaf bir görünmez olma metodu vardır. Görünür kalırlar-dünyada kalırlar, ondan kaçmazlar- fakat kasıtlı şekilde etraflarında belli bir muhit yaratırlar, öyle ki insanlar onlara gelmeyi kessinler. Kalabalıklar, meraklı insanlar, ahmak insanlar, basitçe ona gelmeyi keserler; onlar için Sofiler yoktur, onlar hakkında her şeyi unuturlar. Bu Sofilerin eski bir metodudur öyle ki kendi muridleri ile çalışabilsinler.

Bunun burada nasıl olduğunu siz görebiliyorsunuz. Siz benim Sofilerimsiniz. Ben Poona’da yasan insanlara hemen hemen görünmezim. Ben buradayım ve burada değilim; onlar için ben burada değilim, ben sadece sizin için buradayım. Hatta komşulara bile burada görünmezim. Onlar görürler ve lakin görmezler, işitirler ve lakin işitmezler. Lai-Hur kendisini kasıtlı bir şekilde kötü olarak tanıtmış idi (dile düşürmüştü). Simdi, siz benden daha çok dile düşmüş birini bulabilirlisiniz ki? Ve öyle iyidir ki bu; ahmağımsı olanları uzakta tutar. O, şimdi sadece idrak edebilen kişilere görünür idi.

Bir Ustad, eğer gerçekten çalışmak isterse, iş yapmak isterse, hakiki arayıcı olmayan kişilere karşı görünmez olmak zorundadır. Gurdijef’in yaptığı şeyde bu idi. Gurdijef Lai-Hur’dan bir kaç şey öğrenmiş olmalı. Gurdijef bir ustad olmadan evvel, çok yıllar Sofi ustaları ile birlikte yaşamıştı. Ben bu hikayeyi bitirdiğim zaman Gurdijef ve Lai-Hur arasında bir çok benzerlikler göreceksiniz.

Lai-Hur şarap istedi ve “ Sultan Bahramsah’in körlüğünün şerefine” kadeh kaldırmayı teklif etti. Simdi, ilk önce büyük mistik şarap istedi. Dini insanların güya şarap içmemesi gerekir. Bir Müslüman için şarap içmek en büyük günahlardan birisidir; Kur’an’a zıt düşer, ve bir velinin nasıl olması gerektiği fikrine de aykırıdır. Lai-Hur şarap söyledi ve”Sultan Bahram şah’ın körlüğünün şerefine” diyerek kadeh kaldırmayı teklif etti.

Devam edecek inşaallah...
Selam ve sevgiler
Gariban

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:21
Sultan çıldırmış olmalıydı. Ona kör demek ha? Çok öfkelenmiş olmalıydı. Fakat o Lâi Hû ’un müthiş mest edici etkisi altında idi. Bu yüzden içerden kaynıyor olmasına rağmen, hiç bir şey söylemedi. Bu güzel sesler, müzik ve dans halen onu büyülemekteydi, onlar halen onun kalbinde idi. Bir başka dünyaya tasınmış dı. Fakat diğerleri, onun generalleri ve saray adamları hemen itiraz ettiler. İtirazlar yükselirken, Lâi Hû deli bir şekilde güldü ve Sultan’ın böyle ahmaksı bir seyahat üzerine hareket edişinin körlük olduğunu ve bunu hakettiği üzerinde ısrar etti.

” Dünyada neyi fethedebilirsin ki? Hepsi arda kalacak. Fethetmek fikri ahmakça, tamamen ahmakça. Nereye gidiyorsun? Sen körsün! Çünkü define sen de, “ dedi. “ Ve sen Hindistan’a gidiyorsun; boşa zaman harcıyorsun, diğer insanlarında zamanını harcıyorsun. Bir adama kör demek için başka ne sebebe ihtiyacınız var ki?”

Lâi Hû ısrar etti: “Sultan kör. Kör değilse eğer, o zaman doğru evine geri dönsün ve bütün bu fetih isini unutsun. Oyun kartlarından ev yapma, kumdan kale yapma. Düşler ardından gitme, deli olma. Geri dön! İçeriye bak !” Gözleri olan kişi içeri bakar, kör kişi dışarı bakar. Gözleri olan kişi içerdeki defineyi araştırır. Kör olan kişi kaçırdığı bir şeyi bulmak umuduyla yalvararak, insanları soyarak, öldürerek, tüm dünyaya telaşla koşar.

Boyle asla bulunmaz, çünkü onu dışarıda kaybetmedin ki. Onu kendi varlığında kaybettin sen: Oraya Nur getirilmek zorunda. Lâi Hû Sultan’ın kör olduğu üzerinde ısrar etti. “ Eğer değilse, o zaman bana delil gösterin: ordunun geri gitmesi için emredin. Bu fetih hakkında her şeyi unutun ve asla tekrar bu fetih yolculuğuna devam etmeyin. Hepsi saçmalık!”

Sultan hayran kalmıştı, fakat geri gidemezdi. Daha önce büyük İskender’in Hindistan’ı fethetmek için giderken bir diğer mistik Diyojen’in ona gülüşü gibi, ayni duruma düşmüş olmalıydı. Ve (Diyojen) dedi ki , “Neden? Böyle uzun bir yolculuğa neden çıkıyorsun ki? Ve Hindistan’ı fethederek yahut tüm dünyayı fethederek ne kazanacaksın ki ?”

Ve Iskender soyle dedi “ Tüm dünyayı fethetmek istiyorum , öyle ki sonunda uzanayım ve rahat edip sefasını sureyim.”

Diyojen ona güldü ve dedi ki , “ Sen ahmak olmalısın- çünkü ben zaten su anda istirahat ediyorum!” Ve o küçük bir ırmağın kıyısında dinleniyor, rahatlıyordu. Sabahın erken saatleriydi ve kumda çıplak güneşleniyordu, dedi ki, “ Ben istirahat ediyorum ve SIMDI rahatliyorum, ve dünyayı feth etmedim. Dünyayı fethetmeyi dahi düşünmedim. Öyleyse sen sadece istirahat etmek ve rahatlamak için dünyayı fethetme ve galip olma çabası içindeysen, bu kesinlikle manasız , çünkü ben hiç bir şeyi feth etmeden zaten bunu yapıyorum. Bu irmagin kıyısı yeterince büyük, her ikimizi de yeter. Gel burada dinlen. Çıkar at elbiselerini ve güzelce bir güneslen ve bu fetih fikrini unut gitsin! Ve bana bak: Ben dünyayı fethetmeden fatihim. Ya sen , bir dilencisin.”

Sultan Bahramşah ile de bu durumun aynisi olmuş olmalıydı , ve Lâi Hû da yine böyle ayni tipte bir adamdı. Bu dünyada iki tip insan vardır: bilenler, ve bilmeyenler. Ayni drama tekrar ve tekrar oynanır, ayni hikaye tekrar ve tekrar icra edilir. Bazen o kör kişiyi oynayan Büyük İskender’dir ve onu uyandırmaya çalışan Diyojen’dir. Bir diğer zaman Sultan Bahramşah’i uyandırmaya çalışan Lâi Hû ’dur.

İskender dedi ki ,” Üzgünüm . Senin görüşünü anlıyorum, fakat geri gidemem. Dünyayı feth etmek zorundayım ; onu fethetmeksizin istirahat edemem. Affedersin. Ve sen doğrusun, bunu kabul etmek zorundayım.” Ve aynisi Bahramşah’a da olmuştu. Üzgündü , utanç içindeydi. Fakat dedi ki “ Affedersin, ben gitmek zorundayım, geri dönemem. Hindistan feth edilmek zorunda. Hindistan fethedilene kadar oturup sakince istirahat edemeyeceğim.”

Sonra , “Hakim Senai’nin körlüğüne” diyerek bir kadeh kaldırıldı- çünkü Bahramşah’in yanındaki en önemli ikinci kişi o idi. O onun veziri, danışmanı, sairi idi. Divandaki en akilli adam idi, ve şöhreti diğer diyarlara da yayılmış idi. O zaten başarısı kanıtlanmış bir sair, iyi bilinen bir bilge kişiydi. “Hakim Senai’nin körlüğü şerefine” kadeh kaldırılmak istendi, öyle ki bu davranış büyük sairde kayda değer bir SALLantı yapmış olmalıydı. Simdi, Senai’nin mükemmel şöhretine , onun irfanına ve karakterine bakarak daha da güçlü itirazlar gelmişti.

O bir çok dindar, çok erdemli bir ahlaklı bir kişi idi. Hiç kimse onun hayatında bir kusur bulamazdı. Çok çok bilinçli bir hayat yaşamış idi, en azından onun kendi gözünde. Vicdanlı bir adam idi. Daha da fazla itirazlar gelmişti. Çünkü belki Sultan kördu, aç gözlü idi, büyük şehvet sahibi idi, bir şeylere sahip olmak için büyük bir tutkusu vardı, fakat Hakim Senai hakkında bu söylenemezdi. O sultanin mahiyetinde saraylı olmasına rağmen, fakir bir adam hayati yaşamıştı. Bahramşah’in sarayında en saygı duyulan adam olmuş olmasına rağmen, o basit, tevazu dolu, büyük irfan ve ahlak sahibi fakir bir kişi gibi yaşamıştı.

Fakat Lâi Hû onlardan daha da fazla üstüne basarak bu kadeh kaldırmanın çok daha isabetli bir karar olduğuna dair ısrar etti. Senai’nin , yaratılış amacından tamamen bilinçsiz göründüğünü ve kendisine yaratıcısının önüne getirildiğinde ve kendisi için ne yaptığını göstermesi istendiğinde, ömrünü kendisi gibi olumlu olan ahmak krallara sadece aptalca kasideler üretip dizerek geçirdiğini soyleceginden bahsetmekteydi. Lâi Hû dedi ki bu kadeh kaldırma fikrim hatta daha da isabetli çünkü Hakim Senai’den , Sultan Bahramşah’tan beklenilenden daha da fazlası bekleniyor. Büyük bir potansiyele sahip ve onu bosa harcıyor, ahmak krallar için saçma kasideler yaparak ömrünü boşa harcıyor.

Rabbi ile yüzleşemeyecek; zorluk içinde olacak, kendisi için cevap veremeyecek. Bütün bu üretebildiği şey, bu kör adam Bahramsah gibi ahmak kralları övmek için yazılmış bu şiir olacaktır. O daha da kör, tamamen kör. Ve bu sözleri dinleyen ve bu deli adam, Lâi Hû’un gözlerinin içine bakarken, Hakim Senai’ye inanılmaz bir şey olmuştu: bir satori , ani bir aydınlanma deneyim etmişti. Onda bir şey derhal oldu. Ve başka bir şey, tamamen yeni bir şey doğmuştu.


Bir AN içinde, dönüşüm olmuştu. O artik ayni adam değildi. Bu deli adam gerçekten onun nefsine işlemişti. Bu deli adam onu uyandırmayı başarmıştı. Sofi tarihinde, tek Satori olayı budur. Zen’de daha fazla durumlar vardır. Size bu durumlardan konuşuyordum. Fakat Sofizm dünyasında ani aydınlanma olan tek satori davası budur- metodolojik, yavaş yavaş değil bir sok ile olmuştu.

Lâi Hû muazzam bir iç dünyaya sahip bir kişi olmalıydı. Hakim Senai eğildi, bu deli adamın ayaklarına dokundu ve sevinç gözyaşları doktu ki o evine varmıştı. Olmuş ve tekrar doğmuş idi. Satori bu dur iste; ölmek ve tekrar doğmak. Bir yeniden doğuş. Sultani bırakıp Mekke’ye Hacc’a gitti. Sultan bunu arzulamıyordu, onun gitmesine izin vermeye razı değildi. Onu engellemek için her yolu denedi: Tek kız kardeşini dahi kendisine evlilik için sunmuştu, ve krallığının yarısını Hakim Senai’ye vermek istemişti. Fakat simdi bütün bu, Hakim Senai için artik anlamsızdı. Hakim Senai basitçe güldü ve dedi ki “ Ben artik kor değilim. Teşekkürler, fakat benim isim artik bitti. Bu deli adam beni tek bir darbe ile bitirdi.”

Ve o Mekke’ye Hacca gitti. Neden? Daha sonra, kendisine sorulduğunda, “Sadecebu deli adamın bana öyle ansızın verdiği bu seyi özümseyip sindirebilmek için. O çok fazla idi! Taşıyordu, gark edilmiş idim; onun sindirilmesi lazımdı. O, bana benim delerinden fazlasını vermişti.”

Böylece Mekke’ye hacca , meditasyona, sessiz(sükunet) olmaya, hiç kimsenin tanımadığı bir herhangi biri bir hacı olmaya gitmişti. Bu şey olmuştu, fakat onun özümsenmesi lazımdı. Nur olmuştu, fakat kişi buna alışması lazım idi. Ve yeni bir gestalt’a , yeni bir görüşe alıştıgı zaman, Lâi Hû ’a geri geldi ve ona bu kitabi , “Hadikat-ul-Hakikat” i sundu. Mekke’nden geri dönerken iste bunu yazmıştı. Bütün deneyimini , satorisini bu kitaba döktü. Bu sözcükler satori ile doyurulmuştur.

Gestalt: Parça parça veya ayrı ayrı birimlerin birleşip anlamlı bir şekil kazanmasına Gestalt denir.

İşte bu büyük kitab, bir çocuğun doğuşu gibi gizemli, bir tohumun filizlenişi gibi gizemli, bir kuşun yumurtadan çıkışı gibi gizemli bir şekilde doğmuştu. Bir goncanın sabah seher vaktinde açışı ve bir çiçek oluşu gibi, ve kokusu rüzgarlara yayılır. Evet, bu kitap yazılmadı. Bu kitap Allah’tan bir armağandır. Bu kitap Allah’tan bir armağan ve Hakim SENAi’den bu tuhaf deli adam Lâi Hû ’ya bir minnet ifadesidir.





Kelimeler

satori: Zen dilinde satori ani bir aydınlanma demektir.
Bahram:İbrahim
Lâi Hû:Öküz yiyen
Kaynak : “Unio Mystica, Cilt 1 “ Osho

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:23
Bu Osho, Hintli bir zat. Hayat biyografisi hapisler, devrimler, 21 ülkeden sınır dışı edilme, Gandhi'yi eleştirme, cinselliğin serbest bırakılması gerektiği doğum kontrolün arttırılması gerektiğini söyleyen, 27'ye yakın Rolls Royce ile gezdiği söylenen, filozofi bitirmiş, bir ağaç altında bir gün aydınlandığını herşeyin rahmet ve sevgi olduğunu açıklayan, 600'e yakin kitabi olan, öğretilerinde Yunan filozofisi, Hristiyanlık, Janism, Hinduizm, Zen Budizmi, Taoizm ve diğer dinlerin bir karışımını kullanmış, Dinamik Meditasyon adını verdiği bir yeni meditasyon türü geliştirmiş, ömrünün kalan kısmını azizlerin, sufilerin ve benzeri hakikat insanlarının sözlerini derleyerek onlara yeni yorumlar yaparak geçiren, çevresindekileri etkileyici bir konuşma sanatına ve karizmaya sahip tuhaf bir kişi. Bazı söylediği sözler yutulur gibi değil, fakat kendini eleştirenlerin dahi yanına geldiğinde fikirlerinin değişip yumuşadıkları görülmekte. Hayattan anlam çıkarmayın anlamı yok tamamen bir şaka, hayatin kendisinden başka Tanrı yoktur, Hakikat içinizdedir dışarda aramayın, hayatta sakın yüzmeye çalışmayın suyun üzerinde kalın seyredin gibi meşhur sözleri vardır. Garip bir adamdır. Belkimde yazısında anlattığı gibi delilik kisvesi altında dolaşmayı seviyor. Hindistan'in kapitalizme ihtiyacı var, Gandhi fakirliği seviyor, Hindistan'in bilim, teknoloji ihtiyacı var dediğinden bahsedilir. Her gittiği yerde devrim yapmış ve bir şekilde çevresindeki enstitülerden sonunda atılmış. Dindarların ve dinlerin çok katı olduğunu, ise biraz espiri katılması gerektiğini söyleyip esprili yaklaşmayı sever, bu yüzden Nasreddin Hoca hayranıdır, onun bir ayna olduğuna herkesin kendi içindekileri yansıttığına inanır, bu yüzden kimi ağlar kimi güler der.

Osho'nun bu yazısını çevirmemizin sebebi Hakim Senai'nin başından geçenleri hoş bir uslubla anlatışından dolayıdır. Esas konumuz Hakim Senai(K.S)'dir.

Selam ve sevgiyle
Gariban

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:25
HADÎKATU’L –HAKÎKAT KİTABI 1.CİLT

EBU’L-MECD HAKÎM SENÂÎ (k.s)

Orijinal Kitap Dili: Farsça Çeviri

yapılan kitap: Eski İngilizce

İngilizce Çevirmen: J.Stephenson, 1910

Türkçeye Çeviren: Barbaros Sert, Ekim 2009


Çevirmenin Notu:

Bismillahirrahmanirrahim,

Sevgili Kardeşim,
Bu çeviriyi Allah rızası için, tadımlık olarak, Farsça bilen çevirmenlerimizin kitaba dikkatini çekmek ve bu hususta belki yeni çevirilere yol açar diyerek yaptık.
Hadikatu’l Hakikat kitabı 11500 beyt ve her beyti yarım mısra yani 2 satırdan oluşan yaklaşık 23000 satırlık bir kitap.
J.Stephenson isimli yazar, Allah razı olsun bu kitap hakkında epey bir inceleme yapmış, Lahor, Bombay ve değişik uzak doğu kopyalarından ve Ingiliz Devlet kütüphanesinden ve oldukça uzun bir liste ile dökümünü yaptığı bir çok kaynaktan sadece bir cilt olarak bu Ingilizce kitabı hazırlamış, fakat bu bir cilt kitabın tamamı değil, sadece çevrilebilen kısmı.

Bu kitap bize ulaşana kadar bazı düzeltmelerden geçmiş.
Bu tarihçeyi buraya aktarmak yeni çeviriler gerektirmekte.
Kitabın tarihçesi ile ilgili bir şemayı aşağıda vermek istedik özetle, kullanılan ana kopya Abdü’l Latif isimli bir Hakk Dostunun yorumlamalarından oluşan ve resimdeki kronolojide “L” harfi ile gösterilen kopyadır.


[/url]

Biz ise bu çevirinin çevirisini yapmaktayız ki bu oldukça güç, ve çeviride mana kayıplarına yol açan bir durum.
Fakat bize lezzet versin ve başka çevirmenlere ön ayak olsun ve Türk toplumuna bu önemli kitabın kazandırılmasına yol açalım maksadıyla bunu yapmak istedik.
Çeviride zorlandığım yahut manada terslik bulduğum yerleri kırmızı ile gösterdik. J.Stephenson’un çevirisini ingilizce olarak aşagıdaki linkten bulabilirsiniz:
http://www.sacred-texts.com/isl/egt/index.htm (http://img243.imageshack.us/i/hadikat1.jpg/)

Çeviri esnasında karşılaştığım güçlükler çevirmenin genelde orjinalinde bizim için çok önemli olan Arapça ve Farsça sözcükleri direkt olarak Ingilizce’ye çevirmesidir.
Bu sebeple bazı cümlelerde sadece Ingilizce sözcükle hareket ettiğimizden ve bu sözcüklerinde en az 15 manası olduğundan, ve Ingilizce’de Islami kelimelerin tam karşılığı olmadığından, bir de üstüne Eski sanatsal ingilizce kalıbının kullanılması yüzünden çeviride oldukça zorlandık.
Parantez içindeki Esma’ları tariflerinden tahmin ederek biz ekledik. Umarız bunu okurken anlayışla karşılarsınız.
Allah C.C hatalarımızı affetsin.

Barbaros Sert
Selam Sevgi ve Muhammedi Kardeşlikle

Türkçe Link: [url]http://www.muhammedinur.com
Ingilizce Link: http://www.muhammedinur.com/En

"Ben yarı pişmişken kaynamayı bıraktım
Tüm hesabı(izahı) Gazne'li Bilge'den işitin

Attar Ruh idi, Senaî ise iki göz;
Biz Senaî ve Attar'ın izinde yürüyoruz" Hz.Celaleddin-i Rumi (k.s)


HADÎKATU’L –HAKÎKAT KÌTABI 1.CÌLT

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Bismillahirrahmanirrahim

Ey SEN ki aklı besleyen (eğiten), vücûdu donatan,
Ey SEN ki irfan veren, akılsıza rahmet gösteren,
Yerin (arzın) ve zamanın Hâlık'ı ve Rızık vereni,
Mesken ve onda ikâmet edenin Koruyucusu ve Savunmacısı,
Mesken ve ikâmet eden, hepsi SENin hilkatindir;
Zaman ve mekân, hepsi SENin emrin altındadır;
Ateş ve rüzgâr, su ve sâbit zemin, hepsi SEN'in kudretinin hükmündedir,
Ey SEN ki târifsiz olan.
SEN'in kursinden yere, hepsi SEN'in halkettigin şeyin sâdece bir zerresidir,
Yaşayan Zekâ, SEN'in süratli (dakik, akıllı, çabuk, zeki, tez) elçindir.
Ağızda hareket eden her dil SEN'i övmek maksadıyla hayat sahibidir,
SEN'in yüce ve kutsal isimlerin, SEN'in kerem, ihsan ve rahmetinin birer delilidirler.
Onların (isimlerin) her biri gök ve yer ve melekten daha büyüktür;
Onlar binbir dir (1001), ve onlar doksandokuzdur,
Onların her birisi insanların ihtiyaçlarından birine ilişkindir,
Fakat SEN'in sırlarında olmayanlar onlardan mahrum bırakılmıştır.
Yâ RABB, SEN'in rahmet ve şefkatin, bu kâlp ve canı, SEN'in İsminin müşâhedesine izin verdi.

Küfür ve îman, her ikisi de Senin yolunda seyahat ederek “ O Tekdir, O’nun şerîki yoktur” diye haykırırlar. Yaratıcı (El-Hâlıku), Cömert (El-Kerîmu), Güçlü (El-Kaviyyu) O, Bir (El-Ahadu), Her şeye gücü yeten (El-Kadîru),--
bize benzemeyen O, Diri olan (El-Hayyu), Ebedî ve Ezelî (El-Ebedu ve El-Kadîmu), Her şeyi bilen (El-'Alîmu), İktidarlı, Hilkati Besleyen ( Er-Rezzâku), Zabt edici (fethedici El Fettâhu, gâlib olan El Gâlibu) ve Bağışlayıcı (El-Kâhiru, El-'Azîz, ve El-Gafûr-El Gaffâru) . Harekete ve durmaya (dinginliğe) sebep O’dur; O tektir (El Ahadu-El Vâhidu), şerîki yoktur, her neye kalkar da öz (asl, hakîkî) bir varlık olma durumu isnâd edersen, O’nun şerîki olduğunu öne sürersin, bundan sakın!

Bizim zayıflığımız O’nun mükemmelliğinin bir gösterimidir; O’nun her şeye gücü yeten kudreti, O’nun isimlerinin temsilcisidir. “Hayır” ve “O”, her ikisi de bu saadet konağından cebi ve cüzdanı boş olarak geri döndüler. ALLAH’ı bilen aklı hâricinde, tahayyül ve mantık (sebepleme, uslama, idrak fikir), ve algılama ve düşüncenin üzerinde ne var ki? ALLAH’ı bilen biri için, her nerede olursa, her ne halde bulunursa bulunsun, ALLAH’ın kursisi onun ayağının altındaki bir kilim gibidir. Gören nefs, hamdin Yaratıcıdan başkasına verilmesinin (atfedilmesinin) budalalık olduğunu bilir, O topraktan bedeni yaratabilir, ve rüzgârı söz sicili (kütüğü, kaydı) yapabilir, İdrak (mantık) verici olan, Kâlplerin İlhamcısı, nefsi uyandıran (ortaya çıkaran mânâsı da var), Sebeplerin Hâlık'ı,;--üretme (nesillendirmek) ve bozulma, hepsi O’nun işidir; O bütün hilkatin kaynağıdır, ve hepsinin döndüğü yer O’ndan gelir ve hepsi O’na döner; hayr ve şer hepsi O’na giderler. İyinin ve kötünün hür irâdesini O yaratır; O nefsin yazarı (müsebbibi), irfânın Yaratıcısıdır; O seni hiçbir şeyken yarattı bir şey yaptı; senin bir hesâbın yoktu, ve O seni yüceltti.
O’nun varlık modunun idrâkine hiç bir akıl ulaşamaz, akıl ve nefs O’nun mükemmelliğini bilmiyor. Zekâ sâhibinin aklı O’nun ihtişamı (celâl, görkem) ile şaşkına döner, nefsin gözü O’nun mükemmelliği önünde körleşir. Küllî Zekâ O’nun Kendine özgü tabiatının bir ürünüdür.ALLAH ZÂTen El-'Alîm'dir (*). Hayâl gücü O’nun özünün görkemi karşısında duraklar (geri kalır); anlayış O’nun varlık modunun tabiatı karşısında hapsolmuş (sınırlanmış) olarak hareket eder (işlev gösterir). O’nun ateşi ki o kibirlilik içindedir, O onu O’nun kilimi yaptı, aklın kanadını yaktı; nefs O’nun alayında olan bir hizmetçidir, akıl O’nun okulunda bir çıraktır (talebedir). Akıl bu konuk evinde nedir? Sadece ALLAH’ın senaryosunun çarpık bir yazarıdır.
Bu ıvır zıvır karıştırıcı zekâ nedir? Bu değişen kararsız doğa nedir? O, zekâya (O’nun)kendisine olan (giden) yolu gösterdiğinde bu, zekâ sadece o zaman uygun bir şekilde O’nu hamd edebilir. Zekâ halk edilenlerin ilki olduğundan, Zekâ bütün seçkin şeylerin üzerindedir; yine de Zekâ O’nun kaydından sadece bir kelimedir, Ruh ise O’nun kapısındaki piyâde askerlerinden birisi. Aşkı O karşılıklı bir sevgiden kemâle erdirdi (mükemmelleştirdi); fakat zekâyı O, hatta zekâ ile köstekledi. Zekâ, bizim gibi, O’nun tabiatına olan (özüne giden) yolda afallamıştır (şaşkına dönmüştür), bizim gibi şaşırmıştır. O; zekânın zekâsıdır ve nefsin nefsidir ve bunun üstünde ne varsa, bu O’dur. Aklın ve nefsin ve hislerin teşvikinden doğru bir kimse ALLAH’ı nasıl bilebilir ki? Fakat ALLAH ona yolu gösterdi, insan nasıl Ulûhiyet ile âşina olabilir ki?

ALLAH’I BILMEK UZERINE:

Kendinden başka hiç kimse bilemez O’nu;
O’nun doğası sadece Kendisinden doğru bilinebilir.
Akıl O’nun Hakîkatini aradı, --randıman veremedi; O’nun yolu üzerinde süratli bir iktidarsızlık hâsıl oldu ve O’nu biliyordu. Rahmeti , “Bil Beni” dedi; aksi takdirde akıl ve hissiyat ile O’nu kim bilebilirdi ki? Hislerin rehberliğiyle bu nasıl mümkün olabilir ki? Bir fındık, bir kubbenin zirvesinde nasıl sâbit bir şekilde durabilir ki? Akıl sana rehberlik edecektir, fakat sâdece kapıya kadar; seni O’na O’nun rahmeti götürmelidir. Aklın rehberliğiyle oraya seyr edemezsin, sapmış olan diğerleri gibi sende bu ahmakça hatâya düşme. Bize yolda rehberlik eden O’nun rahmetidir; O’nun işleri O’na rehber ve şâhittir. Ey sen, kendi doğasını kendisini bilmekten âciz olan, ALLAH’ı nasıl bileceksin? Kendini bilmekten yoksun olduğun halde, her şeye kâdir olana nasıl ârif olacaksın? O’nun bilgisine doğru ilk adımları dâhi bilmediğin halde, O’nu O olarak idrak edebileceğini nasıl düşünürsün?
Hüccette (akıl yürütmede) O’nu tanımlarken, konuşmak bir kıyas ve sessizlik görevi ihmaldir. O’nun yolunda aklın en yüksek gelebileceği yer “hayret” tir, insanların sermâyesi O’na karşı duyulan şevk (azim) tir.
Hayâl gücü (tahayyül) O’nun niteliklerine yetersiz kalır, anlamak onun güçlerini kibirle metheder; peygamberler bu söylemlerde alt üst olurlar, velîler bu niteliklerde sersemlerler. O arzulanandır, aklın ve nefsin RABB'idir, mûridin ve dindarın hedefidir. Akıl , O’nun varlığına bir rehberdir, bütün diğer varlıklar O’nun varlığının ayağı altındadır. O’nun hareketleri içeri ve dışarı diye sınırlandırılamaz; O’nun Zâtı ‘nasıl ‘ ve ‘neden’ den â'lâ’dır. Zekâ O’nun Zâtını kavramaya erişmedi; aklın nefs ve kalbi bu yol üzerinde tozdur; akıl, O’nunla dostluğun göz damlası olmaksızın O’nun ulûhiyet bilgisine sâhip değildir. Neden O’nu tartışmak için hayâl gücünü harekete geçiriyorsun? Ham bir genç Bâki olandan nasıl söz edecek ki?

Akıl ve düşünce ve his ile yasayan hiç bir canlı ALLAH’ı idrak edemez. O’nun doğasının ihtişamı akla tecellî ettiği zaman, akıl ve nefsin ikisini de süpürür atar. Bırakalım akla emîn Cebrâil’in durduğu yerdeki rütbede bir mevki ihsan edilmiş olsun, O Majeste’nin önünde Cebrâil bile haşyetten ötürü bir serçeden daha küçüktür, oraya varan akıl başını secdeye koyar, oraya uçan can kanadını kapatır. Ham gençlik Kadim olanı sâdece yüzeysel (sığ) hislerin ve nefs-i emmâre’nin ışığında müzâkere eder,
Senin, O’nun Zâtının görkem ve ihtişâmına doğru seyahat eden doğan(tabiatın), O’nun bilgisine erişebilecek mi?

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:26
BİRLİK TEYİDİ ÜZERİNE

O BİR(El-Ahad)’dir, ve sayının O’nda yeri yoktur;
O TAM(Et-TÂMMÜ)’dır ve bağımlı olmaktan Sübhandır O;
Aklın ve anlayışın bilebileceği bir BİR değildir,
His ve tahayyül’ün tanıya bileceği bir TAMlık değildir.
O ne çokluk ne de azlıktır; bir ile çarpılan bir bir kalır.
İkilikte , sadece şer ver kusur(hata) vardır;
Teklikte, asla kusur yoktur.

Kalbinde çokluk ve karmaşa var iken,
“BİR” de yahut “İKİ” de, ‘-- ne fark eder ki, ikisi de aynıdır.
Sen, şeytanın otlağı, kesin (yakin) bil ne ve ne kadar, ve neden ve nasıl!
Dikkat et! O’nun büyüklüğü çokluktan dolayı değildir;
O’nun Zatı sayı ve niteliğin fevkindedir;
Zayıf araştırmacı, O’na dair, ‘öylemi’ ya da ‘Kim” diye sormaya bilir.
Hiç kimse, Yaratıcının, HU’nun niteliklerini,--miktar, nicelik, neden, yahut ne, kim, ve nerede diye ifade etmemiştir.

O’nun eli kudrettir,
O’nun vechi ebediyettir,
‘gelmek’ O’nun irfanıdır,
‘inmek, alçalmak’ O’nun ihsanıdır,
O’nun iki ayağı intikam ve yücelik azametidir,
O’nun iki parmağı O’nun etkin emir ve irade kudretidir.

Bütün varlıklar O’nun sınırsız kudretine(her şeyi yapabilme) tabidir;
Hepsi O’nda hazırdır, hepsi O’nu ararlar;
Nurun hareketi Nura doğrudur, Nur nasıl Güneş’ten ayrı kalabilir ki?
O’nun varlığına kıyasla ebediyet dünden evvelki gün başladı, şafakta geldi ama yine de geç geldi. O’nun iş yapması ebediyet ile nasıl sınırlandırılabilir(kayıtlandırılabilir) ki ? Başlangıçsız ebediyet onun fıtri kölesi dir; ve sonu olmayan ebediliğin daha ziyade olduğunu ne düşün ne de tahayyül et, zira son olmaksızın ebedilik başlangıç olmaksızın ebediliğe benzerdir.

O, daha büyük ya da daha küçük bir ölçüde bir mekana nasıl sahip olabilir ki? Mekân desek onun kendisinin bir mekânı yok ki. Mekanın yaratıcısı için bir mekan, göğü yaratan için bir gök nasıl olabilir ki? Ne zaman ne de mekan O’na erişebilir, Ne anlatım ne de gözlem O’nun haberini verebilir. O’nun durumunun(kullanilan kelimenin konum,vaziyet, memleket, devlet mânâlarıda mevcut) sağlamlığı sütunlardan dolayı değildir. O’nun doğasının varlığı mekansızlık ta yer sahibidir.

Ey şekle ve yazılı tarifle çizimlere bağımlı olan, ‘O arş üzerine istiva etti’ ye bağlı olan; Şekil(bicim) ihtimallerden ayrı olarak var olmaz(şekil ve biçimler sebebsel ihtimallere dayalı olarak varlık sürdürürler, Allah’ın varlığı bundan münezzeh hakiki varlıktır bu yüzden O’nun için şekil ve biçimden söz edilemez), ve Ebedi olan majesteleri ile bu bağdaşmaz. Madem ki O heykeltraş idi, o zaman O heykel değildi; ‘O istiva etti’ ne taht’a ne de arza. En içteki ruhundan, ‘O istiva etti’ demeye devam et, fakat O’nun Zat’ının boyutlar ile sınırlanmış olduğunu düşünme ;

‘O istiva etti’ ; Kur’an dan bir ayet olmasına karşın, ‘O mekândan münezzehtir’ demek imanın gereğidir(doğru olarak kabul edilmiş olandır). Arş bir kapının dışındaki bir halka gibidir; O uluhiyetin niteliklerini bilmez. Kitap’ta ‘konuşmak’ yazılıdır; fakat şekil ve ses ve biçim O’ndan ıraktır(Allah sesten ve biçimden münezzehtir), sünnette ‘Allah indi’ yazılıdır; fakat sen O’nun gelip gittigini zannetme; arş(taht) tan bahsedilmesinin sebebi yüceltmek(övgü) içindir, Ka’be’ye olan ilgi yüceltmek içindir. ‘O mekândan münezzehtir’ demek dinin ana esasıdır; başını salla, tam hamd için uygun bir fırsat. Hüseyin’i husumet ile takip ettiler çünkü Ali ‘O mekândan münezzehtir’ sözünü söyledi.

O hilkati için yeryüzünü bu şekilde yarattı; bak O nasıl senin için bir barınak yaptı! Dün gök yoktu, bu gün var, tekrar yarın o olmayacak, --buna karşın baki olacak olan O’dur . Duman perdesini dürecek önünde:--‘

Enbiya [21/104]:
يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ
Yevme natvis semae ke tayyis sicililli lil kutub, kema bede'na evvele halkin nuiduh, va'den aleyna inna kunna failîn: O gün ki Semâyı kitablar için defter dürer gibi düreceğiz evvel başladığımız gibi halkı iade edeceğiz, uhdemizde bir va'd, şübhe yok ki biz yaparız’ inleyen bir nefes ver sen . Allah’ı bilenler O’nda, Ebedi(El-Ebedu) olan’da yaşadıkları vakit, onlar ‘gözet/işte/bak/gör/selamla’ ve ‘O’ diye ortadan ikiye ayrılırlar.

KURAN-I KERIM’DEN REFERANS:

‘O arş üzerine istiva etti’ :

Rad Suresi [13/2]:

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Allahüllezi rafeas semavati bi ğayri amedin teravneha sümmesteva alel arşi ve sehharaş şemse vel kamer yüdebbirul emra yüfassilül ayati lealleküm bi likai rabbiküm tukinun:Allah odur ki Semalara direksiz irtifa' verdi, onları görüyorsunuz, sonra Arş üzerine istivâ buyurdu ve Şems-ü Kameri teshır eyledi, her biri müsemmâ bir ecel için cereyan ediyor, emri tedbir, âyetleri tafsıl eyliyor ki sizler rabbınızın likasına yakîn hasıl edesiniz.

İstiva ayetlerinden bazıları için bkz. Araf [7/54], Yunus [10/3], Taha [20/5], Furkan [25/59], Secde [32/4], Hadid [57/4].

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:27
İLK SEBEP OLARAK ALLAH C.C ŰZERİNE

Zaman’ın seyri (akışı, gidişatı, yörüngesi) kalıp değildir bu nedenle O’nun ebedi(sonsuz) süresi(devamlılığı) hasıl olur, ne de tabiat O’nun ihsanının sebebidir; O’nun sözü olmaksızın, zaman ve tabiat var olamazlar, ruh bedene O’nun lütfundan(onayından, tercihinden) ayrı olarak girmez. Bu ve şu(ötesi bötesi) her ikiside muhtaç ve değersiz; şu ve bu her ikiside ahmak ve aciz(iktidarsız). ‘Eski’ ve ‘yeni’ O’nun Zatına uymayan sözcüklerdir; ‘O’ denildiginde, ‘O’ Kendisinin haricinde herhangi başka varlıkları içermez. O’nun hükümranlığı sınırlarına kadar bilinemez, O’nun tabiatı hatta başlangıcına kadar tanımlanamaz., O’nun efalleri ve O’nun tabiatı araç ve yönün ötesindedir, O’nun varlığı ‘OL’(kün) un ve ‘HU’nun üzerindedir.

Sen var olmadan evvel, senin yararına senden daha büyüğü, seni şekillendiren sebepleri bir araya getirdi, göklerin altında bir yerde Allah’ın emir ve hükmü ile dört tabiat(akort, mizac) hazırlandı; Ben onlarin bir araya gelmesinde O’nun kudretinin bir deliliyim; O’nun kudreti O’nun hikmetinin(ilminin) tasarımcısıdır( ressamı, çizeri). Senin planını kalemsiz olarak seren, onu renkler olmaksızın da tamamlayabilir; sendeki sarı, ve beyaz ve kırmızi ve siyah değil, Allah İşini resmetti ; ve sen olmaksızın kürreleri(gök kubbeleri, katmanları) tasarladı,

Neyden ?—hava dan ve sudan ve ateşten ve topraktan. Gökler -- sarı ve siyah ve kırmızı ve beyaz renklerini daima sana bırakmıyacaklar, kürreler hediyelerini tekrar geri alırlar, fakat Allah’ın eseri(izi) ebedi kalır,
senin ana hatlarını(taslağını) renkler olmaksızın çizen , senin ruhunu asla senden geri almayacaktır. Onun yaratıcı kudreti ile O seni bir yükümlülük altına getirdi, rahmeti ile seni O’nun kendisini ifade eden bir “Ben” aleti yaptı. ‘Ben saklı bir hazine idim; hilkat sen BENi bilesin diye yaratıldı’ , kaf ve nun dan dogru değerli bir inciye benzeyen bir göz YaSin ile dolu bir ağız yaptı.

Kese dikme hiç ve peçeni(örtünü) yırtma; tabak yalama ve tatlı söz (kandırmak için söylenen) satın alma. Bütün şeyler zıtlardır, fakat Allah’ın emri ile , birlikte aynı yolda seyahat ederler, yokluk evinde hepsinin planı tüm ebediyet için Ebedi Olan(El-Ebedu)’ın emri ile serilir; dört öz , yedi yıldızın gayretinden doğru, planı vücuda getiren(zahire çıkaran) aletler(vasıtalar) olurlar.

De ki, Hayır ve Şer alemi O’ndan ve O’na olmak haricinde devam edemez(meydana gelemez), yalnız , O’nun kendisi değildir. Bütün nesneler, onların son biçimi ile birlikte madde temelini, ana hatlarını(taslaklarını) ve suretlerini O’ndan alırlar, Unsur ve Madde(malzeme) esası, dört unsuru giydiren biçim(şekil) ve renkler,--sınırlı(kayıtlı) ve sonlu olarak bilinen bütün şeyler, senin Allah’a yükselmen için merdivenden başka bir şey değillerdir.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:27
KALBİN SAFLIĞI ŰZERİNE

O halde, herhangi bir yerde arzu (tutku) olmadan, yayan olarak O’na seyr etmeyi nasıl amaçlıyabilirsin ? Ruhunun ve dualarının Allah’a seyr ettiği ana cadde kalp aynasının tecliyesine(cilalanmasına) bağlıdır. Kalp aynası; muhalefet ve husumet ile kâfirlik ve münafıklık pasından kurtulamaz; aynanın parlatıcısı senin sarsılmaz(sadık/istikrarlı) imanındır; tekrardan , o ne ki? O senin dininin tertemiz(lekesiz) saflığıdır.

Kalbinde şaşkınlık olmayana ayna ve akseden suret aynı şey olarak belirmeyecektir; suret olarak aynada olmana rağmen aynada ki şey sen değilsin, -- sen bir, ayna da bir diğeri olduğundan dolayı. Ayna senin suretinden bi-haberdir; o ve senin suretin çok farklı şeylerdir; ayna görüntüyü ışık yardımı ile alır, ve ışık güneşten ayrılmamalıdır; --hata, o zaman, ayna da ve gözde dir.

Her kim ki bir perde arkasında daima kalır, onun hali baykuş ile güneşin durumu gibidir. Baykuş, güneş tarafından aciz duruma düşüyorsa(görüşü kısıtlanıyorsa), bu onun kendi zayıflığından ötürüdür, güneşten ötürü değildir, güneşin nuru alem boyunca yayılır, felaket(bahtsızlık, afet, terslik) yarasanın gözünün zayıflığından gelir.

Hayalgücü(heves) ve his haricinde görmüyorsun, daha sınırı(çizgiyi), yüzeyi ve noktayı dahi bilmediğinden dolayı, bu ilim yoluna rastlarsın(bu ilim yolu üzerinde tökezlersin, yanılırsın), aylar ve yıllar müzakerede oyalanma ile sürer; fakat bu durumda Allah’ın insanda Hayy oluşundan doğru O’nun tecellisini bilmeyen kişinin açığa vurduğu(dile getirdiği) sadece ahmaklık olur.

Aynanın, yüzü yansıtmasını dilersen, onu eğrik tutma ve onu aydınlık tut; sis içerisinde görülen güneş, nurunu yaymada cimrilik etmemesine rağmen, sadece cam gibi görünür, ve bir melekten daha güzel olan Yusuf’ da hançer içinde şeytanın yüzüne sahip görünür. Senin hançerin hakkı batıldan ayırmayacaktır ; sana bir ayna olarak hizmet edemiyecektir.

Kendi suretini kalbinin aynasında, balçığında gördüğünden daha iyi görürsün, kendisiyle kendini prangaladığın(aglellerinin) zincirini kır kurtul, --zira balçığından temizlendiğin zaman hür olacaksin; balçık karanlık ve kalp aydınlık olduğundan dolayı, senin balçığın bir çöp tenekesidir ve kalbin ise bir gül bahçesi. Kalbinin aydınlığını her ne arttırırsa seni Hakk’ın kendisinin tecellisine daha yakın kılar, Ebu Bekir’in kalbinin saflığı diğerlerinden daha fazla olduğundan dolayi, kendisine özel bir tecelliyle lütfedildi.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:28
[/url]

KÖR ADAMLAR VE FİL MESELESİ ŰZERİNE.

Gur ülkesinde büyük bir şehir vardı ki bu yerde bütün insanlar kör düler. Emin bir Sultan bu yerden geçti, ordusunu getirip düzlükte kamp kurdu. Onun, saltanatına hizmet için ve korku uyandırmak ve muharebede saldırı için büyük ve muhteşem bir fili vardı. İnsanlar arasında bu korkunç fili görme isteği doğmuştu, ve bir sayıda kör, ahmaklar gibi onu ziyaret ettiler, her biri onun biçim ve şeklini keşfetmek için acele ile koşuşuyorlardı.

Geldiler, ve gözleri görmeksizin onu el yordamı ile yokladılar, onların her biri bir uzva dokunarak bir kısım hakkında bir sanı elde ettiler, her biri na-mümkün bir nesne(şey) fikrine sahip oldular, ve onun bu hayali hakikatine bütünüyle inandılar. Şehir halkına geri döndükleri zaman, diğerleri onların etrafını sardılar, hepsi umutla bekliyorlardı, öyle yanlışa yönlendirilmiş ve aldatılmışlardı onlar. Filin görünümü ve biçimi hakkında sordular, ve dediklerini hepsi dinlediler. Birisi eli filin kulağına denk gelene sordu; (eli filin kulağına değen) dedi ki :

“Koskaca ve korkunç(yenmesi güç) bir şey, geniş ve kabaca ve kilim gibi yayılıyor”.

Ve eli onun hortumuna denk gelen dedi ki:

“Ben onu keşfettim(çözdüm bu işi); o düz ve boru gibi ortası boş, cok berbat dehşet bir şey ve yok edici bir alet.”

Ve filin kalın ve sert bacaklarını hisseden dedi ki:

“Aklımda tutabildiğim kadarıyla, onun şekli düz tıpkı düz bir sütun gibi. “

Her biri onun bölümlerinden birisini görmüştü, ve hepsi de yanlış şekilde görmüştü. Bütünü hiç bir akıl bilmiyordu,--ilim aldanmış ahmaklara, zann la kurulmuş saçmalıklara inanan körlere asla kılavuz değildir.

İnsanlar İlahi özü bilmiyor; bu konuya filozoflar giremezler...




Gariban Not: Sevgili kardeşim bu hikaye benzer şekillerde binlerce yıldır Hindistan masallarında ve Budist hikayelerinde anlatılmaktadır. Rumi Hz.lerinin mesnevisindede benzeri vardır. 1800 yıllarında John Godfrey isimli bir Amerikalı yazarın Hindu kaynaklarından esinlenerek yazılan bir şiirinde fil etrafındaki körlerin sayısı 6 ve yokladıkları kısımlar özetle:

[url=http://img70.imageshack.us/i/elephantv.jpg/] (http://img70.imageshack.us/i/435pxblindmenandelephan.jpg/)

1- Yan tarafına değen için “Duvar”
2- Dişlerine değen için “Mızrak”
3- Hortumuna değen için “Yılan”
4- Dizine değen için “Ağaç”
5- Kulağına değen için “Yelpaze”
6- Kuyruğuna değen için “Urgan”

Bu hikayenin Hakim Senai Hz.lerinin anlatışındaki güzellik konuyu ilahi öze getirişidir. Diğer yazıtlarda bu konu sadece bir bütünün farklı parçalarını yorumlayan ama bütünü göremeyenler manasıyla her alanda kullanılan hicv edici bir hikaye olarak kalmıştır…

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:29
YUKARIDAKİ MECAZ ŰZERİNE

Birisi ‘ayak’tan bahsediyor, diğeri ‘el’den , aptalca sözlerin sınırlarını zorlarayarak bir diğeri ‘parmakları’ ve ‘mekan değişimi’ ve ‘inmesi’, ve O’nun bir vücut bularak gelmesi. Bir diğeri ise ilminde O’nun ‘kendisinin istivasını’ ve ‘arşı(taht)’ ve ‘kürsiyi’ dikkate alıyor, ve ahmak bir şekilde, ‘O oturdu’ ve ‘O arkasına yaslandı’, diye kendi saçma hayallerini boynuna çıngırak yapıp bağlıyor. Birisi ‘Onun vechi’ der, diğeri ‘Onun ayakları’ ve hiçkimse ona ,’Senin cismin nerde ?’ demez. Bütün bu konuşmadan münakaşa çıkar, ve durum kör adamlar ve fil vakasında olanlara döner.

Tenzih O Subhana ki O, ‘ne’ ve ‘nasıl’ dan münezzehtir! Nebilerin ciğerleri kan oldu. Akıl bu deyişle sakatlanır ; bilgelerin ilimleri dürülür. Hepsi kendi acizliklerini teyid ettiler; yazıklar olsun o aptallıkta ısrar edene! De ki, O mecazi bir anlatım; ona dayanma, ve ahmak kavramlardan uzaklaş. Kur’an da “…«İnandık, hepsi Rabbimizdendir.»…”


Ali İmran [3/7]:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُوا الألْبَابِ

Hüvellezi enzele aleykel kitabe minhü ayatüm muhkematün hünne ümmül kitabi ve üharu müteşabihat, fe emmellezine fi kulubihim zeyğun fe yettebiune ma teşabehe minhübtiğael fitneti vebtiğae te'vilih, ve ma ya'lemü te'vilehu illellah, ver rasihune fil ilmi yekulune amenna bihi küllüm min indi rabbina, ve ma yezzekkeru illa ülül elbab

Odur indiren sana bu muazzam kitabı: bunun bir kısım âyatı vardır muhkemat: onlar «ümmülkitab» ana kitab, diğer bir takımları da müteşabihattır, amma kalblerinde bir yamıklık bulunanlar sade onun müteşabih olanlarının ardına düşerler: fitne aramak, te'vilini aramak için, halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir, ilimde rüsuhu olanlar da derler ki: amenna hepsi rabbımızdan, maamafih özü temiz olanlardan başkası düşünemez.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:30
KULAK VERMEYENLERDEN

Anlayışlı bir adam, çok ahmak ve düşüncesiz olarak gördüğü umursamazın birisine sordu : “ Sen hiç safran gördünmü yoksa sadece adınımı işittin?”

O dedi ki “ Bende var ondan ve ondan bir hayli çok yemiştim, yalnız bir kez değil belki yüz kere yahut daha fazla. “
Bilge ve anlayışlı kişi “ Afferin, biçare adam! Afferin sana dostum! Sen onda çiçek soğanı olduğunu da bilmiyorsun! Bu budalalığına daha ne kadar sakal sallayacaksın ?

Sakal sallamak: Onaylamak babında kullanılmış bir deyim.

Kendi nefsini bilmeyen , bir başkasının nefsini nasıl bilecek? Sadece el ve ayağı bilen , Uluhiyeti nasıl bilir? Bunu anlamakta nebiler dahi aciz kalmış iken, neden sen ahmakça bunu anladığını iddia ediyorsun? Bu konuya dair bir kanıt getirdiğin zaman, işte o zaman imanın saf özünü bileceksin; aksi takdirde seninle iman arasında ortak olan ne var ki? Sen en iyisi mi sessiz kal , ve ahmakça konuşma. Hakiki din herkesin ayağına örgü olmadığından, bilge hep safsata(lakırdı) eder .

Anlayabildigim kadarıyla bu cümleden iki mana çıkabilir: 1. Bilge kişinin dediğini herkes anlayamaz ve safsata ediyor sanır. 2. Bilge kelimesi yerine "okumuş ögrenmiş kişi" diye düşünülürse bu cümlenin manası degişir dinin hakikatinden perdeli olarak ögrenip okumuş ve bilgi sahibi olmuş kişilerin hakikatten perdeli oldukları için hep saçma konuşacakları manasıda çıkabilir.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:30
YOKUŞUN(TIRMANIŞ) BASAMAKLARINDA

Nefsinin yuvasını (barınağını) cehenneme kurma,
Ne de aklının konağını aldanışa kur;

Ahmaklık ve saçmalıklar semtinde dolanma,
Ne de kibirli (faydasız, nafile, manasız, yarasız) tahayyül evinin kapısında dolan.

Gösterişçi kendini beğenmişlikleri terk et ki bu saraya kabul izni bulasın;
Bu ebediyet konağı senin olmasına karşın , bu fanilik ikametgâhı senin yerin değildir

Bu ebediyet konağı senin için hazırlanmıştır,
-- yarının aşkı için hayatını bırak ve terket bugün.

Bu dünyanın iyisi ve kötüsü, onun aldatışı ve hakikati, Adem oğulları arasında bayağı(rezil) insanlar içindir .

Bu cümle çevirisi sorunlu idi, fakat ekledik ve şöyle algılamaktayız: Kamil insanda iyi kötü olmaz demekte. Kamil insan her olanı halktan değil de HAKK'tan bilendir...

Yüksek çatıya (çıkmak ) basamak çoktur,
Neden bir basamak(adım) ile tatmin oluyorsun(niye çok çabuk tatmin oluyorsun)?

İlim İlahı’nın( El-Alim’in) tasdiki ile, ona doğru ilk adım dinginlik(sükûnet)tir,
Ve ondan sonra ikinci basamağa gelirsin, hayat, suret ve maddenin irfanı(hikmeti).
Șu hakikatı bil ki, dünya da Adem oğulları için ebedi cennete çıkan, irfan ve amelden daha iyi bir merdiven yoktur.

Hayatın irfanı(hayatı ANlamak.Bilmek, bulmak, olmak, yaşamak gibi) her iki üst ve aşağı konak(ikametgah) için aklı güçlendirir, bu yolda çabala, ve bunda öyle yapamasan bile, bir kaybın olmayacaktır.

Miskinlik(tembellik) tohumunu kim ekerse,
miskinlik ona meyve olarak küfür getirecektir

ingilizce de kullanılan “impiety” kelimesinin Allah’a hürmetsizlik, saygısızlık, dinsizce davranış gibi manalarıda mevcut. Metnin farsçasında hangi kelime kullanıldığını bilemiyoruz.

Her kim ki kendisine ahmaklık ve tembellik edindi,
Onun bacakları gücünü kaybetti ve onun işi başarısızlığa uğradı
Tembellikten daha kötü bir şey daha bilmiyorum,
O Rüstemleri bile ödleğe çevirir...
Sen iş için yaratıldın, ve senin için hazır biçilmiş bir onur kaftanı var, neden halen paçavra ile mutmainsin ki?
Neden bu çizgili Arap kumaşlarını arzulamıyorsun?
Ayın altmış günü boş durursan , Ne zaman saltanat ve talih sahibi olacaksın?
Gündüz aylaklık , ve gece rahatlık(safa),
Sasanilerin tahtına sen zor erişirsin.

Bil ki, sopanın sapı ile kılıcın kabzası ağlayan gözlerin nemini bilmeyen sultanlara taç ve tahttır, fakat para ve yemek ardında dolanan kişi, sıkılmış bir yumruktan evvel adi ve alçaklığa kuyruk sallar(yaltaklanır).

Ìlme sahip olan, bunun yanında dağ gibi huzura(sükunet ve dinginliğe) sahip olur, kaderin afetlerinden dolayı tasalanma. Huzur olmaksızın ilim(huzursuz ilim) yakılmamış bir mum gibidir, her ikisi birlikte arının balı gibidir, mumsuz bal asaleti(necipliği) simgeler, balsız mum ise sadece yakmak içindir.

Bu nesillenme ve yozluk(bir yanda üreten bir yandan bozulan yozlaşan) evini terk et, çukuru bırak , ve senin için kararlaştırılan evinin yolunu tut, bu kuru toz kümesinde bir serap var, ve ateş su olarak görünmekte.
Saf kalpli bir insan iki dünyayı BÌRde tevhid eder; ama aşık üç mekan(konak)dan BÌR yapar .

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:31
ALLAH C.C’NUN HİMAYESİ VE VEKİLLİĞİ ŰZERİNE

Her kim ki etrafı ilahî yardım ile çevrelenmiştir,
Bir örümcek onun önüne ağını yayar;
Bir kertenkele onun övgüsünü beyan eder,
Bir yılan onu memnun etmeye yol arar.
Onun ayakkabısı arşın zirvesinde yürür;
Onun yakut (lâl : kırmızı) dudağı dünya’nın en uygun ziynetidir,
Onun ağzında zehir şeker olur;
Onun elinde bir taş mücevher olur.
Her kim ki başını bu eşiğe koyar, o ayağını fani şeylerin başına koymuştur,
Bilge akıl bu şeyleri açıklamakta kudretsiz kalır (acizdir), bu kapıya gelmeyenlerin hepsi kudretsizdir.
Korkarım ki cahilliğin ve ahmaklığından dolayı bir gün Sırrat’ta yardımsız bırakılacaksın, cahilliğin seni ateşe atacak; uyutucu marul ve gelincikleri sana nasıl ilaç gibi verdiğini gör .

Birisinin yediği bir yiyecek lokmasının ortasında, çekirge, kuş ve hayvan saldırısından kurtulmuş, göğün sıcaklığını ve fırının alevini görmüş, ve senin değirmen taşın altında değişmeden kalmış bir buğday danesinin, nasıl zuhur edeceğini gördün sen. Kim korudu onu? ALLAH, ALLAH. --Mülk ve hayat ve nefes zarfında senin için koruyucu olarak O kafidir, sen O’nun hilkatindensin, bu yeterlidir.

Eğer köpek ve zincir bulursan çöl antilopunun(gazel) üstesinden gelebilirsin, ve senin buna olan güvenin ve samimi inancın ile sen idame ve geçime (rızık) dair olan endişeden hür olursun:

Sana söylüyorum, -- akıl ve muhakeme ile, sözlerim karşısında kulağının kapısını kapamayasın diye,--Görüyorum ki senin köpek ve zincire olan güvenin Her şeyi İşiten (Es-Semiyu) ve Her şeyi Görene (El-Basiru) dair olan güveninden daha fazla, imanının nuru, bu temel üzerinde duruyorsa eğer, bir köpek ve bir demir nesnesi ile helaka (yıkıma) teslim edilmiş demektir...

Gelincik bitkisinin tıbben ilaç olarak hafif uyuşturucu etkisi bilinmekle beraber, Yunan mitolojisinde uyku tanrısı Hypnos’un çocuğu olan Morpheus’un insanları uyutmak için insanların başlarına gelincikten taç taktığı anlatılır. Romalılar kara sevdaya düşenlere gelincikten yaptıkları içecekleri verir ve bunun aşk acılarını dindirdiğine inanırlarmış. Biz, efsanelerinde ardında manalar olabileceğini göz önünde tutarak bu bilgiyi de bura ya ekleyelim dedik.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:32
SADAKA VERENLERİN MESELİ

Belli bir bilge ve hür fikirli kişi oğullarının gözleri önünde bir çok çuval altın dağıttı öyle ki babasının cömertliğini gördüğünde bunu onaylamayarak itiraz ile yaygarayı bastı ve dedi ki : Baba bundan benim payım nerede peki? Dedi ki, “Ey oğul, Allah’ın hazinesinde; vasiyeti icra edecek hiçbir icracı ve onu seninle bölüşecek hiç bir kimse bırakmadan senin payını ALLAH’a verdim ben, ve O sana onu geri verecektir.

O , Kendisi bizim Rızık vericimiz (Er-Rezzak) ve bizim Malikimizdir; her iki imanımız(manevi yönden) ve dünyevi mülkler yönünden de, O bize kâfi değil mi? Yaşamlarımızı Ondan gayrı tanzim eden yok ; O sana zulmetmez , --O böylelerinden(zulmedenlerden) değildir. O herkese yetmiş katını verir; ve O sana bir kapıyı kapatırsa eğer , on açar."

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:32
BAKIMIMIZIN SEBEBİ ŰZERİNE

Görmez misin ki (senin ) varlığının başlangıcından evvel, Allah El-Alim, Tarif edilemez olan, seni rahim de halk ettiği zaman dokuz aylık süre boyunca sana rızk olarak kan verdi? Annen seni rahminde besledi, dokuz ay sonra seni doğurdu; bu destek kapısını çabucak sana kapattı O, ve sana iki daha iyi kapı ihsan etti, daha sonra seni meme ile aşina etti(seni bundan haberdar etti), senin için gece gündüz akan iki çeşme(kaynak);

Dedi ki ; ‘bu ikisinden iç, ye ve hoşgeldin, o sana yasak değil.’ İki yıl sonra o seni sütten kesti, senin için hepsi değişti; sana senin rızkını iki elin ve ayağınla Verdi, ‘onu bunlar yardımı ile al, ve bunlar ile de dilediğin yere git!’ Eğer O sana iki kapattıysa , ancak o Nur’dur, iki yerine dört kapı zuhur etmiştir, ‘Bunlar yardımı ile al, bunlar ile de galibiyete ulaş; git ve dünyanın her yerinde rızkını ara!’

Ansızın sana müstekarr(tayin edilmiş ) zaman geldiğinde, ve dünyanın şeylerinin hepsi geçip gider, ve iki el ve ayak mevkilerinde başarısızlığa uğrarlar, sana senin bu aciz halinde O bu dördü için bir tebdil yapar. Elleri ve ayakları kabirde kapatır, ve sekiz gök senin servetin(talihin, varlığın,zenginliğin) olur; sana sekiz kapı açılır, huriler ve Cennetin gençleri senin onüne gelirler, bu neşe ile dilediğin her hangi bir kapıya gidip bu dünyayı hatırlamayı unutabil diye.

Ey gençlik, işitin bu sözü, ve Allah’ın nimetinden umutsuzluğa düşmeyin. Allah sana Kendisinin ilmini verdi ise ve kalbine iman koydu ise, sana verilen onur elbisesi senin düğün elbisen gibidir ki , O onu diriliş gününde senden almayacaktır. Sen ne öğrenime ne de altına sahip olmadıysan eğer , yine de bunu sahip olduğundan dolayı yoksun olmayacaksın. O seni şerefe götürecektir, rezil olmayacaksın, O sana onur verecek , hor görülmeyeceksin. Senin sahip oldukların senin nefsinin geçimini temin edemez, O sana verdikleri ile seni buna sıkıca kenetledi. Sen tekrar görmeyeceğin bir hazineyi depoluyorsun; onu Ona verseydin eğer, O onu yine sana verirdi. Ateşe altın koyarsın, o posasını yakar, bu yüzden O senin saf altınını yakar; O kötüyü yakıp kül ettiği zaman, sana iyiyi verir; talih(Varlık, servet, zenginlik, kısmet) başını göklerden sana eğer. Ateşten daha sürekli fayda sağlayan, bu hesapta daha iyi olan, ateşi alevlendirendir, sen senin için hayrın ve şerrin ne olduğunu bilmiyorsun; O senin için senin kendinden daha iyi bir Hazinedardır. Bir dost bir yılandır, onun kapısını niye arıyorsun? Yılan senin dostundur; neden sen ondan dehşetle kaçıyorsun?

Ey “dan başka” incisinin kabuğunu arayan, elbiseyi ve hayatı “yok” kıyısında bırak; ALLAH’ın varlığı sadece var olmayı kesene meyl eder; bu seyr için gerekli olan levazım yokluktur. Fena bulana kadar şapkanı bir kenara koy, yüzünü ebedi hayat yolu üzerine koymayacaksın; hiçbirşey olursan Allah’a rastlarsın; dilencilik yolu Ona izler. Eğer talih(varlık,zengilik, servet) seni ezerse, O en mükemmeli Yaratan seni yeniler. Yüksel, ve batıl misalleri bırak; bayağı tutkuları terk et, ve gel beri(buraya gel).

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:33
DOĞRU REHBERLÌKTE

Ey derviş , aldığın her yol işaretini Allah’tan bir hediye olarak say, kendi işin olarak görme. Faydaların ihsanının musebbibi O’dur, nefse rehberlik eden O’dur, ve O onun rehberidir. Farkına var ki, sana hizmet, din ve Onun hüküm yolunda rehberlik eden Allah’ın lütfudur, senin kendi gücün değildir. Hakikat nurunun ve talimatların vericisi O’dur, O hem dünyanın Koruyucusu(El-Muheyminu) hem de onu Gözetendir( Er-Rakibu). O, anne ve babadan daha iyidir, sana Cennete doğru rehberlik edecek O’dur.

Ìnsanların inançsızlığından dolayı O bize dinimizi verdi; ve bizim karanlıkta net bir şekilde görmemizi sağladı. Yol gösterici olan Allah’ın lütfunu gör! Bütün halk edilen arasından O insanı Onun seçilmişi yaptı. Haşmetmeapları, erkek yahut dişiyi aydınlatmak için ne nebiye ne de veliye ihtiyacı vardır; altı prensin rehberliği için, bir kediyi nebi, bir köpeği veli yaptı. Her kim O’na gelir ve kulak verirse, kendiliğinden(kendi kendine) gelmez, fakat Onun rahmeti ona yolgösterir(onu getirir); Onun rahmeti sana sona kadar yardım edecek ve sonra gökler(cennetler) senin kölen olacak. Bil ki ruhu kendisine secde ettiren O’dur, tıpkı Güneş’ten doğru(hava güneşli olduğu halde) bulutların cömertçe yağmur vermeleri gibi.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:34
NEFSÌN TESLÌMÌYETÌ ÜZERÌNE

Dantelinin yakasının yıkanmasını ister misin?
O zaman ilk önce gömleğini çırpıcıya ver.
Gömleğini soy, çünkü Sultan’ın bahçesine giden yol üzerinde onu yırtacak olan çoktur.
Âdem’in attığı ilk adımda , onun gömleğini felaket (dert, ızdırap) kurdu yırttı: Kabil eziyet etmeye heveslendiği zaman, Habil gömleğini bırakıp da ölmedi mi?
İdris Cennetin kapısını gömleğini attığı zaman görmedi mi?
Allah dostu, yıldızdan ve aydan ve güneşten onların elbiselerini acımasızca yırttığı zaman, onun gecesi gün gibi parlak oldu, ve Nemrut’un ateşi bir bahçe ve gülşene döndü.
Süleyman’a bak ki o adaletinde onun umut gömleğini çırpıcıya verdi; cin ve insanlar, kuşlar ve karıncalar ve çekirgeler, Kızıldeniz’in derinliklerinden, dalların uçlarından, hepsi ona yüz gösterdiler, hepsi onun emrine boyun eğdiler; onun doğasının (nefsinin) parıltısı ruhunun ateşinde yanmış idi, gökler onun bedenini rüzgarın sırtına serdiler.

Mübarek Musa, dertle beslendiğinde , yüzünü elem ve acı ile Medyen’e döndürdü, bedensel bir çaba ile kederli kalbinden gömleğini yırtıp sıyırdı.
On yıl kadar, gaybın kapısı nefsine açılana kadar Şu’ayb’a hizmet etti.
Onun eli, keskin (delici) gözü gibi parlak oldu, Sinâ’nın adamlarının baş tacı oldu.

Ruh, manevî (ruhsal) okyanustan nefeslenince, Rabbinin rahmetini kazandi, daha seyrinin ilk safhasında gömleğini kalblerin temizleyicisine gönderdi.
O onun nefsine parlaklık verdi, O ona hatta çocuklukta iken hükümranlık verdi.
Ebedî kudret ile, sırr da teşvik ile rahmet tecelli etti, o kendisini kaybetti; cüzzamlı beden ondan doğru, dünya üzerindeki gölge gibi tekrar karardı (karanlık oldu), kör göz, kürsî’nin basamakları gibi parlak (nurlu, ışıklı) oldu.
Herkim onun gibi ne isim ne de şöhret aramazsa, bir kavanozdan on çeşit(yiyecek) üretir.
Onunla olan bir taş misk gibi güzel kokulu oldu; ölü canlandı ve konuştu. Rahmeti ile kalbin ölü toprağından hayat çıktı (bir filizin toprağı yararak patlayarak açılması gibi); kudreti ile bataklığın kalbini diriltti.

Mukadder olmuş kaza, dükkanları kapattığı zaman, ve Allah’ın emir eli yokluğun boşluğuna uzandığında, dünya şerr tutkular ile doluydu, pazar yeri haydutlar (zalimler) ve inzibatlarla doluydu.
Sonra O bu dünyaya, zulmü kaldırmak için bir vekil gönderdi, gök ortasından nefsçe çok sıcak ve vücutça saf olarak zuhur ettiği zaman, din yolunda hiçbir gömlek giymedi; öyle ise o, diyarın çırpıcılarına ne verebilirdi ki?
O bu ölümcül halden ebedî hayata geçtiğinde, o bu fâni hayatın süsü(ziyneti) ve ihtişamı oldu.

gök ortası: Astronomi de Latince Medium Coeli yani Tepe Noktası, meridyenlerin eliptiği kestiği noktadır. Astroloji de doğum yerindeki üst meridyeninin ekliptik ile kesiştiği üst noktadır.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:35
O’NUN BŰYŰKLŰĞŰNDE

Doğasını hilkatine gösterdiği zaman, O ne aynasına girecek ki?
Tevhidi iddia etmenin(beyan etmenin) sorumluluğuna (yüküne) herkes katlanamaz;
Tevhid beyanında bulunma tutkusunu herkes tadamaz. Her mekanda Allah’a tapılır , fakat Tapılan, her hangi bir mekan tarafından ihata edilemez(çevrelenemez, kayıtlanamaz).
Beraberinde inançsızlık ve antropomorfizm bulunan dünyevi insan, yoldan çıkar;
Hakikat yolu üzerinde yükselen tutkularını terk etmelisin ve bu değersiz his doğasını terk etmelisin; Mekan ve Hayat’tan çıktığın zaman, Allah’tan doğru Allah’ı görürsün.

Antropomorfizm: Ìnsan biçiminde putlara tapınmayı benimseyen ve Allah’ın haşa insane biçiminde düşünülmesini benimseyen, Ona insan şekli isnad edenbir insan biçimcilik inancı.

Bu uyuşuk beden Ona nasıl ibadet edecek. Yahut Hayat ve Nefs Onu nasıl bilecek ki? Yakut madeni orada bir çakıl taşından başka bir şey degildir; nefsin irfanı orda saçmalıktan başka bir şey konuşmaz. Dilsizlik övgüdür, konuşman yetti artık, gevezelik sana elem ve zarardan başka bir şey vermeyecektir, konuşmayı bırak artık!

Onun doğası , Onu bilene ve hakiki şekilde öğrenmiş olana, ‘Nasıl’ ve ‘Ne’ ve ‘öyle değil mi’ ve ‘Neden’ gibi soruların fevkindedir. Onun yaratıcı gücü apaçık, Onun hikmetinin adaleti(hakkı); Onun gazabı gizlidir, Majestelerinin hüneridir.Suyun ve toprağın sureti Onun aşkı ile şaşkına dönmüştür, göz ve kalp Onun doğası ile körleşmiştir. Akıl, onun kirliliğiyle, Onu görmeyi dilerken, Musa gibi, ‘Göster bana’ der, Resul bu ihtişamdan zuhur edince, o onun kulağına der ki, ‘Sana tevbe ile döndüm’ [1].

Burda onun ve o zamiri dişil olarak kullanılmıştır.

Anlayışın ile(idrakin, fikrin ile), Onun Varlığının doğasını keşfet o zaman!Onun bin bir ismini oku(say). Onun doğasının bizim bilgimiz tarafından örtülmesi(kapsanması) uygun olmaz, sen her ne işittiysen, O, o değildir. ‘Nokta’, ‘çizgi’ ve ‘yüzey’, O’nun doğasına ilişkin olarak sanki birisinin O’nun ‘cismi’ ve ‘mesafesi’ ve ‘altı yüzü’nden bahsediyormuş olması gibidir; bunların üçünün Müellifi mekanın ötesindedir, bunların Halık’ı(Yaratıcısı) zamandan münezzehtir(zamanla kayıtlanamaz).

Hiçbir filozof O’nda bir kusur bilmez, O, görülmeyen alemin sırlarını bilirken; aklın tenefüs aralıklarından(molaları, durak ve dinlenme yerleri) ve senin kalbin üzerinde henüz taslağı biçimlenmemiş şeylerin sırlarından haberdardır O.

Kâf ve nûn sadece yazdığımız iki harftir, fakat ‘Kun’ nedir? İlahi emrin aracının(aletinin, etmeninin) tez olmasıdır(çabukluğudur). Eğer O ertelerse, ya da tez bir şekilde hareket ederse, o O’nun zayıflığından dolayı değildir, O’nun kızgın olması ya da kolay affeder olması O’nun nefretine bağımlı değildir. O’nun sebeb olması (meydana getirmesi, illiyeti) ne kafirlik ne iman ile alakalıdır, ve nede O’nun doğasından haberdardır. O, ahmağın konuştuğu niteliklerden sübhandır, bilgenin diyebileceğinden daha sübhandır(temizdir). Akıl, her ikiside dünyanın yüzünde topallayan, yanılma(şaşırma, çapraşıklık, karışıklık) ve zann dan tertip edilmiştir(meydana getirilmiştir). Farz etme(zann, sanı, varsayım) ve düşünce iyi rehber değildirler; her nerede zann ve düşünce varsa, O değildir. Zann ve düşünce(fikir) O’nun hilkatindendir; insan ve akıl O’nun yeni olgunlaşan(kemalat gösteren) bitkileridir. O’nun Doğası hakkındaki her hangi bir teyit etme(tasdik) insanın vilayeti ötesinde olduğundan dolayı, kör bir adamın annesi hakkında yaptığı bir bildiri gibidir, kör adam bir anaya sahip olduğunu bilir, fakat onun nasıl olduğunu tasavvur edemez; onun tahayyülü şeylerin nasıl olduğu, çirkinlik ve güzellik, içeri ve dışarı gibi her hangi bir kavram ve kavrayış olmaksızındır.

Böyle bunun gibi bir çift görüş dünyasında, senin O olman ve O’nun sen olması yanlış olurdu. Eğer sen O’nun değil olduğunu(olmadığını) beyan edersen , iyi olmaz;
Eğer sen O’nu teyid(beyan, ispat) edersen, senin teyid( beyan, ispat) ettiğin O değil senin kendindir. Eğer sen, (O’nun var olduğunu) bilmiyorsan sen dinsizsin, ve eğer sen Onu öne sürüyor(beyan) ediyorsan O’nu sevenlerdensin. O, ‘nerede’ ve ‘ne zaman’ ın ötesinde olduğundan dolayı, O nasıl senin düşüncenin bir köşesi olabilir ki?

Yayan yolcular O’na seyr ederken,’Gör, Gör(işte, bak)!’ diye kibirle haykırırlar , şahin gibi atak insanlar, boyunlarında bir gerdanlık, ‘Nerede, Nerede?’ deyip duran sokaktaki boynu halkalı güvercinler gibidir. Dilersen ümid et, ya da dilersen kork o zaman, El-Alim nafile hiçbir şey yaratmamıştır. O yapılmış olan ya da yapılacak olanın hepsini bilir: sen bilmiyorsun ancak bil ki O senin ağrını dindirecektir. Onun ilminde sıfır(hiç) teslimiyetten daha iyidir, öyle ki sen O’nun hikmetini ve hilmini öğrene bilesin. Hikmetinden hilkatine kaynaklar(olanaklar, vasıtalar) verdi, daha çok ihtiyacı olana daha çoktur, O hepsine kâr sağlamak ve zararı savuşturmak için uygun kaynaklar(imkanlar, vasıtalar) vermiştir . Ne gitmişse, ne gelirse, ve böyle ne var olursa alemde, gerekli idi; konuşmana ahmaklık katma, O’nun buyruklarına(emir ve talimatlarına) kabul ile bak.


[1] El-Araf [7/143]:

وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Ve lemma cae musa li mikatina ve kelemehu rabbühu kale rabbi erini enzir ileyk kale len terani ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarra mekanehu fe sevfe terani felemma tecella rabbühu lil cebeli cealehu dekkev ve harra musa saika felemma efaka kale sübhaneke tübtü ileyke ve ene evvelül mü'minin:

Vaktâki Musâ mikatımıza geldi, ve rabbı onu kelâmiyle taltıyf buyurdu, ya rab! dedi: göster bana bakayım sana, buyurdu ki: beni kat'ıyyen göremezsin ve lâkin dağa bak eğer yerinde durursa demek beni göreceksin, derken rabbi dağa bir tecelli buyurunca onu un ufrâ ediverdi, Musâ da baygın düştü, sonra vaktâki ayıldı sübhansın, dedi: sana tevbe ile döndüm ve ben mü'minlerin evveliyim.[/size]

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:35
KAZANILAN MŰCADELE ŰZERİNE

Hiç olmak için kendinden geçtiğin zaman, nefsinin kayışını bağla ve yola koyul, belin çevrelenmiş olarak ayağa kalktığında nefsinin başına taç yerleştirmiş oldun.
O zaman ilerleme tacını nefsinin başına koy; geri çekilen ayak bataklığın dostu olsun; düşüncesiz adam bu harekete gülmesine rağmen, akıllı olan diğer bir yön(seyr) seçmez.

Her kim yüzünü Allah’a çevirmezse, onun bütün ilmi ve sahip oldukları bir put sayılır. Kim yüzünü Allah’ın huzurundan çevirirse, hakikatte ben ona insan demem; bir köpek yüz çeviren değersiz bir insandan daha iyidir, çünkü bir köpek avını araştırmadan bulmaz. Rahatlıkta yaşayan bir köpek, şişmanladığı halde, bu nedenle bir tazıdan daha faydalı değildir.

O, bir insanın Birliğe olan inancına ve onun samimiyetine bakar, fakat hipokratlık(münafıklık) aldatma ve yalan söylemeyi kabul etmez.Ìrfan üzerine odaklanmış göz Hakikati seçer ; heva hevese düşkün göz ise Hakikati görmez. Batıl, gözün hoşuna giden(keyif veren)dir ancak Hak olmayandır, Hakikat dünyevi düşüncelerin arasına girmez. Küfür ve iman her ikisininde çıkış noktası senin hipokrat kalbindedir ; yol uzundur çünkü ayağın erteliyor, öyle olmasaydı, O’na olan yol sadece bir adımdır, bir köle(KUL) ol ve O’nunla bir sultan olursun. Bil ki renklerin farklı isimleri yanıltıcıdır ki senin rızkın Mutlaklık ırmağında aranmalıdır. Konuşmayı bırak ve meyhaneye gel; ağır bağlarını çöz kendinden. Belki sen hakiki imanı tatmadın, hakikat ve samimiyetin yüzünü görmedin sen, sırrın ayan görüle bileceğini düşündün, ve sade(ayan) gördüğün şeyler sana sırr oldu. Ben sende inanç doğruluğu görmüyorum; olsaydı eğer ben sana hakiki din zuhuru(şafağı, fecri) olurdum. Bir ahmak ve deli bir adam olmasaydin, sana hakiki iman yolunu ayan yapmış olurdum.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:36
YOL ÜSTÜNDEKÌ SEYYAHTAN

Bir insan Ibrahim gibi olmalı ki Allah vasıtası ile, onun gölgesi gölgelik bir yer olabilsin; ondan korkusundan ve onun öğretimi ile alem nefes almaya cesaret eder; Allah’ın yardımı ile kuvvetli bir Musa yardımı ile Firavun yok edilir.

Aşk yolu üzerinde Allah’a seyahat edene,
O’nun yanağı sabahın şafak vaktidir; (O’ndan başka gün ile perdeyi kim yırtabilir ki ya da gece ile perdeyi kim asabilir ki?) onun(seyyahın) aklı dünya bağlarından kopuktur (ayrıktır); alemin ruhani yönetimi ona tecelli ettirilir. Kürsi onun ayakları altında bir kilim gibidir; o bir baykuştur, fakat kendisiyle bir şahini taşır. O bu mekanın efendisi(tasarruf sahibi) olur ve bu, Allah’ın sadık kulu; Saf Zeka yüzünü insana gösterir, ve onun vücudunu onun kendi nuru ile güzelleştirir. Allah’ın ihsanı, gölgesini onun kalbi üzerine örter; sonra o der ki, ‘Gölgeyi nasıl uzatmakta? ‘ [1] Onun nefsi Allah’ın dokunuşunu hissedince, ‘ Biz güneşi ona yüz gösterttik’ [2]. Bütün dilsizler onun ruhundan hayatın kokusunu aldılar mı diller bulurlar.

O’nun yolunda aşıklar ruhlarına ‘Yeryüzünde bulunan her şey fanidir’[3] ayetini okurlar, gökler ve doğal dünya(yeryüzü) ve onun çeşitli renkleri onun algı idrakine değersiz olarak görünür. Her kim bu şaraptan yüz çevrilmişse, sen yeni bir kulak ile ‘O Birdir, O’nun şeriki yoktur’ haykırışlarını işiteceğin zaman, senin Ìsa’n boyacın olduğu halde artık delice çeşitli renkleri arzulamayasin diye, onun için onun bütün kokusu ve rengi yok olmuştur .

Renklerden sen dilediğini alacaksın, onları bir küpe koy(daldır), ve onları tekrar dışarı çıkar, gerçekten dinle , ve ahmakça değil: bu söz ahmaklar için değildir, bütün bu aldatıcı renkleri birlik küpü bir renk yapar. Sonra şimdi bir renkten olunca, hepsi O oldu, ip tek bir tele ayrıldığında ince olur.

[1-2] El-Furkan [25/45]:
أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاء لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا
E lem tera ila rabbike keyfe meddez zill ve lev şae le cealehu sakina sümme cealneş şemse aleyhi delila
Bakmaz mısın rabbına? Gölgeyi nasıl uzatmakta? Dilese idi elbet onu sâkin de kılardı, sonra nasıl Güneşi, ona delil kılmışız?

[3] El-Rahman [55/26]:
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Kullu men 'aleyha famin
(Yer) Üzerinde bulunan her şey yok olacaktır.

Gariban
Sun, 06.02.2011, 05:36
SESSÌZ OLMAK ÜZERÌNE

Din yolu ne işlerdedir ne de sözlerdedir;
üzerinde sade harabeden(ıssızlıktan) başka bina yoktur orada.
Herkim yolu takip etmek için sessiz(sükunette) olursa,
onun konuşması HAYYat ve tatlılıktır;
Konuşursa, cahillikten ötürü olmayacaktır,
Ve sessizse, tembellikten dolayı olmayacaktır;
Sessiz olduğu zaman, saçmalık(manasızlık) düşünmez(aklında kurmuyor, icat etmiyor);
Konuştuğu zaman, dışarı ıvır zıvır(değersiz) saçmaz.

Bu ahmaklar, hırsızlar ve yankesiciler
ilimlerini cadde soygununda kullanmak için muhafaza ederler.
Görüyorsun ya , Ey Üstad,
bir çok sözlerdense sen,
kalbinde nura sahip olman kelimelere sahip olmandan daha iyidir,
sen sessiz olduğun zaman en belagatlısın (anlamli, en güzel konuşansın),
ama konuşursan o zaman bir savaş komutanı gibisin.

‘Kûn’, iki harf içerir, her ikiside sessizdir;
‘Hû’ iki harf içerir, her ikiside sessizdir.
Şu benim sözlerimle ilgili olarak şüphe duyma;
Gözlerini aç,
Azıcık kulak ver (dikkat et).
Orada köpek ve taş mevcuttur;
Banyo sobası(hamam ocağı) ve köle;
Fakat sen bir mücevher kutusu içindeki bir mücevher gibi mükemmelsin(fevkaledesin).
Sultan gümüşünü günlük ihtiyaçları için kullanır,
fakat yakutunu hazine evi için saklar;
Gümüş, kendi hastalık yıldızlı(talihsiz, bahtsız) doğasında kötüdür,
Yakut içi kan dolu olduğundan dolayı şendir(neşelidir).

Barmaki ailesi liberallik ve cömertliliğiyle nam kazanmışlardı;
Söylemek gerekirse onlar yakın cömertlik mensupları idiler.
Fakat kader onların yıkımını beyan etti,
onların ismi ruh gibi yok edilemez, devam eder.
Bu neslin insanları, cana yakın(sıcak kanlı, hoş) oldukları halde,
sinekler ve serkeşler(maskara, ahlaksız, şehvet düşkünü) gibi edepsizlerdir(arsız, haddini bilmez);
Söz olarak hepsi şeker gibi tatlıdır,
fakat cömertliğe gelince, insanların kalplerini yırtarlar ve canlarını yakarlar.

O senin nefsini senin enfüsünde süslediği zaman,
gurur(kibir, övünç) seni tez kızar hale getirinceye kadar,
senin önüne bir nur aynası koydu; ve sen kendine kötü göz ile nazar ettin.
O , onun adaletinin hükümranlığıyla günü ve geceyi dengeledi,
şans ile ya da rastgele olarak değil.
Akıl sırrı bulmak için kazıp dururken, sen Aşk ovasında hedefine ulaştın.
Hakk’ı arayanın nefsi ve kalbi örtülür(gizlenir, perdelenir),
fakat dili hakikatte ‘Enel Hakk’ beyanındadır.

Barmaki ailesi Iran’lı meşhur bir ailedir, köklerinin Horosandan geldiği söylenir. Abbasilerin isyanını destekleyen bir aile idi ve Abbasi halifelerinin altında politik güç kazanmıştır. Milattan sonra 700-800’lü yıllar civarında, Harun Reşid döneminede rast gelirler. 803 yılında Harun Reşit zamanında gözden düşmüşler ve aile bireyleri hapsedilmiştir. Cafer Ibn Yahya Barmaki'nin 803 yilinda, Harun Resit'in kiz kardesi Abbase ile iliskiye girmek sucu ile basi vurulmustur. Cafer , Yunan bilimlerini Bagdat'a getirmek icin calismalar yapmis, ve halifeyi kagit yapimi fabrikasi kurulmasi icin ikna etmistir. Taberani ve Ibni Haldun’un tarihi eserlerinde ailenin Harun Reşit’i israfta gölgede bıraktıkları söylenir. Aile bireylerinden Cafer’in 20 milyon dirhem’e bir köşk inşaa ettirdiği ve babası Yahya Ibn Halid’in ise köşkünün duvarlarında altın seramikle kaplı olduğu ve Harun Reşit’in Bağdat gezisinde hangi köşkü gorse Barmakilere ait olduğunu öğrendiği söylenir.
kaynak: wikipedia