PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Orda... BİR KÖY VAR uzakta...



HÂLimce
Wed, 07.04.2010, 19:50
- Selâmunaleyküm
- Ve aleykümselâm…
- Buralı mısınız?
- Sen buralı değil misin?
- Iıh.. Değilim.
- Nerelisin peki?
- Artık pek bir yerli sayılmam…
- Nedenmiş o?
- Boş verin nedenini… Bu köyün adı ne?
- Buraya yerleşmeye mi karar verdin?
- Yooo!
- E niye soruyorsun adını o zaman?
- Bilmem… Öylesine sordum…
- Bu yola da öylesine mi çıktın?
- O kadar uzun zamandır yollardayım ki… Yola niye çıktığımı bile hatırlamıyorum.
- Nereye gidiyorsun peki?
- Eee… Yola niye çıktığımı hatırlamadığıma göre nereye gittiğimi de hatırlayamam değil mi?
- Mantıken diyorsun yani…
- E tabi ki…
- Tabi olmasına tabi de… Tabîî olmayan şu ki;
Mantık bir bütündür. İşine geldiğinde mantık… İşine geldiğinde öylesine yola çıktım… Öylesine sordum vs. olmaz değil mi?
- Doğru diyorsunuz… Öyle olmadığını ben de biliyorum da… Öyleymiş gibi davranıyorum.
- Neden o konuda da mantık aramıyorsun peki?
- O konuda mantık işlemiyor… ıııı… Bu arada adınızı söylemediniz…
- Bu arada sen de adını söylemedin…
- Size nasıl hitap etmeliyim?
- Mantıken mi?
- Yok… Doğal olarak…
- Doğal oluşta mantık yok mudur sence?
- Asıl mantık onda ama işte… İnsan çözemeyince…
- O zaman “Öylesine” oluyor değil mi? Bu yüzden mi… “ Öylesine” geldin bu köye?
- Ben bu köye gelmedim… Yani özellikle bu köye diye gelmedim… Yolumun üstüne denk geldi bu köy…
- Senin YOL’ un mu? Hani belli bir yolun yoktu?
- Yani işte demin dediğimiz gibi mantıken bir seçim değildi… Öylesine…
- Öyleyse biz mantık kullanmasak ta işleyen bir mantık var ortada demek ki… Ne dersin?
- Valla ne diyeyim bilmiyorum ki… Düşünmekten yorulduğum için çıktımdı bu yola… Ama şu anda siz öyle bir soru soruyorsunuz ki… Ben bunun cevabını bilsem böyle diyar diyar gezmez yerimde otururdum…
- Sorularına cevap bulmak için mi çıktın yola peki?
- Kendimi yokluyorum da şu an… Sanırım gerçek neden o… İçimde biriken sorular beni ister istemez bir arayışa itmiş… Farkında bile olmadan yerimi yurdumu terk etmişim…
- Bunu şimdi fark ettiğine göre demek ki bazı soruların cevap bulmuş…
- Yok, cevap bulduğumdan değil… Bilâkis sizin sorunuz benim böyle düşünmeme neden oldu…
- Cevap yerine soru buldum diyorsun yani…
- İşin gerçeği öyle… Çünkü sorduğunuz sorunun cevabını bilmiyorum… Fakat şunu anladım ki bu ve buna benzer birçok soru… İçimi hergün tırmalarken…
- Hııı… Bir baktın ki yollardasın he?
- Siz de maşallah… İki dakikada çözdünüz beni ha… Ama daha adınızı bile söylemediniz…
- Sen düğüm müsün ki ben seni çözeyim… Adımın ne olduğu ise çok önemli değil… Sen ne istersen onu söyle…
- Niye ama… Bir adınız yok mu? Ahmet… Mehmet…
- Sen kendi adını biliyor musun peki?
- Tabi ki biliyorum…
- Yok, bence bilmiyorsun…
- Ne demek canım?
- Senin bildiğin senin gerçek adın değil…
- Nasıl gerçek adım değilmiş… Siz beni tanıyor musunuz ki? Henüz adımın ne olduğunu dahi söylemedim ki size… Nerden biliyorsunuz benim adımın gerçek adım olup olmadığını?
- Oooo… Maşallah… Sorulardan kaçana bak… Bir dakikada on tane soru soruyor… Bana kalırsa sen bu sorularla daha çok dolaşırsın… İstersen ben seni oyalamayayım… Yolun uzundur senin…
- Yolumu bilmiyorum ki uzun olup olmadığını bileyim… Hem acilen yetişmem gereken bir yer de yok… Konuyu değiştirmeyin… Soruma cevap verir misiniz?
- Bunca zamandır yollarda olmanızın nedeni sorularınıza cevap bulamamak iken şimdi benden böylesine çabuk cevap beklemenizin nedeni ne ola ki…
- Anlaşıldı… Siz beni konuşturmak istiyorsunuz… Burada canınız mı sıkıldı… Pek gelen geçen yok herhalde bu köyden…
- Ben niye seni konuşturmak isteyeyim ki… Benim isteğimle mi geldin bu yola… Kendin biliyorsun niye yola çıktığını… Nasıl buraya geldiğini… Niye kendin inanmazken bana böyle bir şey söylüyorsun?
- O da doğru ya…
- Eğer gideceksen ben seni tutmayayım… Yok, eğer duracaksan otur bari… Yorgunsundur… BİR SU İÇ…
- Evet, iyi olur… Biraz dinleneyim… Nasıl olsa acelem yok… Hem içimi merak sardı iyice… Benim hakkımda ne biliyorsunuz?
- Niye bu kadar endişe ediyorsun ki? Hakkında bir şey bilinmesi kötü bir şey mi?
- İyisinde kötüsünde değilim… Sadece şaşırdım… O yüzden öğrenmek istiyorum.
- Şaşırdın… Hayret ettin ve bu yüzden öğrenmek istiyorsun öyle mi?
- Öyle gerçekten…
- Öyleyse şunu söylememe müsaade et;
- Estağfurullah… Müsaade ne demek… Lütfen buyurun… Çünkü söyleyin diye oturdum zaten…
- Ne bileyim… Biraz önceki telaşlı halini görünce doğrusu…
- Evet haklısınız… Kabalık ettiysem lütfen bağışlayın… Bir an zihnim allak bullak oldu da… Ne söyleyeceğimi pek bilemedim… Buyurun lütfen ne söyleyecektiniz?
- Şunu diyecektim ki; Sen dedin ya demin ;” Sadece şaşırdım… O yüzden öğrenmek istiyorum.” Diye
- Evet…
- Demek ki sen bu yola çıkmadan önce seni şaşırtacak bir soru sormayı başaramamışsın. Eğer bunu yapsaydın böyle yollara çıkmaz öğrenmek isterdin ve yerinde kalırdın… Tıpkı şimdi burada kaldığın gibi…
- Doğru söze ne denir…
- “Doğru” denir.

HÂLimce
07.04.2010 - 22:15

HÂLimce
Fri, 09.04.2010, 09:55
- Herkesin doğrusu farklı… O zaman “Doğru nedir?” diye soruyor insan.
- Bence, doğru ; ZID’ dının varlığı ispatlanamayan veya ZID’ dına delil bulunmayandır.
- Güzel bir tanım… Fakat zıddından söz edilebiliyorsa… ZID’ dı var değil midir sizce?
- Delili olmayan söz yalandır. Söyleyen için yalan değilse bu söz onun ZAN’ nıdır.
- Fakat işte ZAN da olsa bu başkaları için böyledir. Sahibi için doğru değil midir?
- Bak… Ben sana; “Sen kendi adını biliyor musun peki?” diye sorduğumda sen ne demiştin.
- “Tabi ki biliyorum” demiştim.
- Peki ben ; “Yok, bence bilmiyorsun…” dediğimde neden öyle şaşırdın peki?
- Ne bileyim… Yani… Hani emin olduğumuz bir konuda ne deriz ; “Adım gibi eminim” deriz. Böyle emin olduğum bir konuda aksi söylenince…
- Bir an şüpheye düştün değil mi?... “Acaba ????” dedin.
- Evet gerçekten onu dedim… Olabilir mi böyle bir şey diye aklımdan geçti.
- BUZ’ un saltanatı GÜNEŞ’ i görene kadardır. BUZ, GÜNEŞ’ i görene dek kendi doğruları kendine doğrudur. Herkesin doğrusu da kendine doğru amma hiç kimse bu Âlem’ de tek başına değil… Elbet birgün karşılaşır doğrularını altüst eden biriyle…
- Çok ilginç birisiniz… Gittikçe daha fazla şaşırtıyorsunuz beni.
- İyi ya… Çünkü sen şaşırdıkça öğrenmek isteyen birisin.
- Öyle ama bir yandan öğrenirken bir yandan da sayısız soru beliriyor zihnimde…
- Bundan daha doğal ne olabilir… Her birisi kendi hakikatini talep ediyor…
- Neyin her birisi ?
- Üzerini örttüğün hakikatlerin her birisi.
- Ben neyin üzerini örtmüşüm… Kendi örtülerimi bile açtım da ömrümde ilk defa gördüğüm… hiç tanımadığım bir insana neredeyse kendime bile anlatmadığım şeyleri anlatıyorum burada… Ben miyim örten?
- Zaten kendi örtünü açmaya başladığın için ortaya çıktı üzerini örttüklerin. Yoksa hep örtülü kalacaklardı.
- Kusuruma bakmayın ama benim hakkımda öyle emin emin konuşuyorsunuz ki… İster istemez şüpheyle karışık bir çok soru içimi allak bullak ediyor…
- Neyden şüpheleniyorsun ?
- Ne bileyim… Sanki beni çocukluğumdan beri tanıyan bir insan izlenimi veriyorsunuz.
- Ne var bunda peki… Tanısam ne olur tanımasam ne olur?
- Şu var ki; Eğer siz beni çocukluğumdan beri tanıyorsanız ben sizi niye tanımıyorum. Hafızamı mı kaybettim diye soruyorum kendime…
- O zaman benden değil kendinden şüphelen.
- Neden peki?
- Şundan ki; Hem hafızanı kaybetmiş olabileceğini düşünürken hem de nasıl kendi adından böyle emin olabilirsin. “Tabi ki adımı biliyorum” dersin ? Mantıklı mı bu sence?
- Haklısınız ama elimde değil… Onu da düşünsem bile yine de içimi kemiren sorulara engel olamıyorum.
- Zaten içini kemiren sorular değil miydi seni bu yola çıkaran… Öyle dememiş miydin !
- Evet öyle dedim ama onlar başka sorulardı.
- Ne fark eder ki… O zaman o sorular kemiriyordu içini… Şimdi de bu sorular…
- Kabahati kendide ara diyorsunuz yani…
- Kabahat değil de NEDEN-lerini kendinde ara diyorum…
- …
- Neden sustun?
- Düşünüyorum…
- İstersen çık yollara yine… Yollarda düşün…
- “Git” mi diyorsunuz bana ?
- Yok canım öyle bir şey demedim… Rahatça düşünmen için dedim… Yola bunun için çıkmadın mı?
- Doğrusunu söylemek gerekirse…
- Gerekir tabi ki… Her zaman doğrusunu söylemek gerekir.
- Hıı… yani..
- Eeee?
- Ha onu diyordum…. Doğrusunu söylemek gerekirse içimde yola çıkma isteği yok şu anda…Ama…
- Ama ne?
- Ama sizi de alıkoymuş oluyorum…
- Neyden alıkoymuş oluyorsun ki…
- Bilmem… Yani ne bileyim… Belki işiniz vardır… Engel olmak istemem.
- Beni düşünme sen… Kendine engel olma yeter.
- Yani şunu da düşünüyorum ki… Şimdi yola çıkarsam…
- Hııı ?
- Yani daha aklımda bin tane soru cevap beklerken sizi bir daha nasıl bulacağım… Gittiğim yollardan geri dönsem bile… Siz hep burada mısınız ki ?
- Hııı… Daha selâm verir vermez sorduğun soruydu bu… Bak daha ilk soruna bile cevap vermemişim… Beni bulsan ne olacak ki…
- Yok yok öyle demeyin… O soru laf olsun diye öylesine sorduğum bir soruydu… Onun cevabı çok önemli değil de… Asıl soruları şimdi sormama neden oldunuz siz.
- Kendini şaşırtan sorular sormaya başladın yani…
- Hı onu demiştiniz…. Gerçekten insan kendini şaşırtan sorular sorduğunda şaşılacak derecede merak ediyor ve öğrenmek istiyor.
- İyi bari bir işe yaramışım… Seni şaşırtmayı başardım yani…
- Kendinize haksızlık etmeyin. İşin gerçeği şu ki ben zaten şaşkınmışım. Siz beni kendime getirdiniz.
- Yok canım sende…
- Gerçekten… Yani şu an tam ifade edemiyorum ama…
- Neyse boşverelim bunları. Sonuçta MUHABBET ediyoruz. OL-AN şey MUHABBET’ in bereketindendir. HAYYdi… SU’ yunuzu İǒ in…
- …
- …
- Niye GÜLümsüyorsunuz…?
....

HÂLimce
Sat, 10.04.2010, 07:52
- Hani bir söz var ya… Boş yere umutlanan kimseye ;” Sen onun üzerine bir bardak soğuk su iç” derler… O söz geldi aklıma da…
- Neyin üzerine soğuk su içtiğini mi düşündün?
- Ne bileyim işte… Bir an öyle bir şeyler geçti aklımdan.
- Aslında güzel bir şey geçmiş aklından…
- Öyle mi düşünüyorsunuz gerçekten?
- E tabi ki… Hem sana; “Her zaman doğrusunu söylemek gerek” deyip te… Hem de aklımdan geçenin doğrusunu söylemeyeceğimi düşünmüyorsun herhalde…
- Yok estağfurullah… Öyle bir şeyi kastetmedim de… Yani aklımdan geçen düşüncede nasıl bir güzellik olabileceğini anlamadığım için öyle söyledim.
- ; “Sen onun üzerine bir bardak soğuk su iç” diye… Boş yere umutlanan kimseye deniyor dedin…
- Evet…
- Öyleyse su içmek insandaki boş umutları gideriyor… Yani HAKK ve HAKİKATİ görmesini sağlıyor demektir.
- Hiç bu şekilde düşünmemiştim… Doğrusu çok farklı bir açıdan bakıyorsunuz…
- Sen de öyle…
- Yok canııımmm… Ben kırk yıl düşünsem bu sözden böyle bir anlam çıkaramazdım.
- O anlamı çıkarsaydın zaten ne benim baktığım açı sana farklı gelirdi… Ne de senin baktığın açı bana farklı gelirdi…
- Ha siz o anlamda diyorsunuz… Ben de benim de doğru bir açıdan baktığımı düşündüğünüzü sandım.
- Mevzu “AÇI” nın doğru olduğu veya olmadığı değildi ki… FARKLI oluşuydu… Sen benim baktığım açının senin baktığın açıdan farklı olduğunu söyledin… Ben de bunu doğruladım…
- Anladım… Sizin baktığınız açı bana göre farklı ise elbette ki benim baktığım açı da size göre farklı olacaktır… Doğrusu sizinle konuşurken her söze dikkat kesilmek gerekiyor…
- Aslında bu bana özel bir durum değil… Yaşamın her anı için aynı şey söz konusu…
- Nasıl yani?
- Yani yaşamın, hayatın her anına dikkat kesilse insan daha önce görmediği… Görüp te farkına varmadığı birçok şeyi fark eder…
- Yaşamdaki farkları ancak fark eden birileri fark ettiriyor insana… Öyle birileri de kolay kolay bulunmuyor etrafımızda maalesef…
- Belki bulunuyordur da dikkatli bakmayanlar fark etmiyorlardır…
- Evet… Bu da bir nevi handikap…
- Ne demek o?
- Ne, ne demek?
- Handikap ne demek?
- Handikap yani yaptığınız tercihin içinde bulunan olumsuz yanlar… Kısaca “Engel” diyebiliriz yani…
- Ee, peki neden engel demek yerine o kelimeyi kullandın…
- Yani o kelime aslında durumu daha uygun anlatıyor da… Ben, anlamını tam açıklayamadım… Ne bileyim birden öyle anlamını soracağınızı…
- Ama biraz önce; “Doğrusu sizinle konuşurken her söze dikkat kesilmek gerekiyor… “ dedin…
- O da doğru ya… Gel de çık bakalım işin içinden şimdi…
- Biraz önce söylediğin söze dahi dikkat edemiyorsan etrafına dikkat edebildiğine inanmak zor değil mi sence de…
- Haklısınız ne diyeyim… Daha fazla yüzüme gözüme bulaştırmaktansa… Buyurun siz devam edin…
- Olur mu bir tek benim devam etmemle… Muhabbet karşılıklı olur…
- Valla karşılık verdikçe batıyorum doğrusu…
- Belki de çıkıyorsundur da farklı bir açıdan baktığın için sana öyle görünüyordur…
- Bu küçücük köy sınırları içerisinde kendinizi nasıl böyle yetiştirdiniz insan imreniyor doğrusu…
- Ben bu köyden olduğumu söylemedim ki…
- Ha evet doğru söylememiştiniz… Şimdi nerelisiniz peki diyeceğim ama bir sürü iş açacağım başıma… En iyisi sizin yaptığınızı yapayım… Ben de size kullandığınız kelimelerin anlamını sorayım o zaman…
- Mesela?
- Meselâ… Muhabbet diyorsunuz… Benim için güncel olan bir kelime nasıl size yabancı geldiyse… Handikap kelimesi yani…
- E aslında o kelime sana da yabancı geldi… Kendin dedin anlamını tam olarak açıklayamadım diye… İnsan bildiği şeyi açıklayamaz mı?
- Bir şey söylerken, karşıdaki de aynı şeyi anlayacak sanıyor insan… Bir nevi işin kolaylığına kaçıyor bir yerde…
- Aslında insan bu durumu en çok çocuklarda yaşar… Olmadık zamanda bir şey sorarlar…
- Haklısınız… Bizim ki de o hesap oldu… Ama çocuğu bir şekilde geçiştiririz de... Karşıda sizin gibi biri olunca… İster istemez sormaz mı insan asıl çocuk kim diye?
- Bence asıl mesele ne biliyor musun?
- Hıı?
- Aslında insanı en çok yanıltan şey ;” Biliyorum” bilgisi…
- …
- “Çocuk” dendiğinde… Bilme kabiliyetinin bizim kadar olmayacağı varsayımı aklın bir köşesinde sanki bir gerçekmiş gibi yerini alıyor.
- Sonra da sizin dediğiniz gibi… Doğru sandığını yerle bir eden birisi olarak karşına çıkıyor çocuk sandığın…
- Evet… O zaman şu çıkıyor ki ortaya; Varsayıma… Önyargıya dayalı bir bilgi… Aslında bilgi değil… Gerçek bilginin üzerini örten bir örtüdür… Yani aslında insanların birçoğu bu anlamda KÜFÜR EHLİ’ dir…
- Küfür mü?
- Değil mi?
- Baktığınız açı gibi üslubunuz da çok farklı… Küfür deyince biz hakaret ve kaba sözü anlarız.
- İşte tam da yerinde bir örnek oldu. Bu da küfür kelimesine küfürdür… Küfür kelimesinin asıl anlamı örtüyle, örtmekle ilgilidir. Hâl böyle iken insanların bu söze, hakaret veya kaba söz gibi bir anlam yüklemeleri kelimenin gerçek anlamını örter…
- Doğru’ dan bahsetmiştik ya…
- Evet…
- Siz dediniz ki… “Doğru; ZID’ dının varlığı ispatlanamayan veya ZID’ dına delil bulunmayandır.”
- Hı hı…
- Ben de ;” Fakat zıddından söz edilebiliyorsa… ZID’ dı var değil midir sizce?” diye sormuştum…
- …
- ZID da ASIL için küfür müdür o halde?
- …

HÂLimce
Sun, 11.04.2010, 19:09
- Küfür diyebilmek için HAKİKÂT’ i bilmek gerekli…
- O zaman hakikat diyebilmek için de küfrü bilmek gerekli demektir.
- Öyle mi dersin!
- Öyle değil mi… küfürdür diyebilmek için hakikati bilmek durumundaysak hakikatin bilinmesi ancak küfrün bilinmesine bağlı ise küfür hakikatle aynı demek değil midir?
- Aynı olanı niye ayıralım… O zaman hakikat ve küfür ayrımından nasıl söz edeceğiz?
- Hıı… Bir farklılık olması zorunlu bu durumda…
- “ZID, ASIL için küfür müdür?” diyorsun… Bunun cevabını “DOĞRU” ya dair tanımımızda verdik aslında.
Çünkü ne dedik orda DOĞRU için; “ZID’ dının varlığı ispatlanamayan veya ZID’ dına delil bulunmayandır” dedik.
ASIL; Adı üstünde; “ASIL” dır… DOĞRU OL-AN’ dır… Doğru dediğimiz şeyin ZID’ dına delil bulunmadığına göre… VAR olmayan şeyin varlığından söz etmek bir yanılgıdır. Zaten KÜFÜR de budur… OL-AN’ ı olduğundan farklı görmek ve farklı göstermeye çalışmak.
- …
- Bu nedenle ASIL BİLinmesi gereken ASIL’ dır… Yani Hakikat’ i bilelim ki KÜFÜR’ ün HAKİKÂT olmadığı bilinmiş olsun.
- Nasıl yapacağız bunu peki?
- Asıl sorulması gereken soru bu zaten… Velâkin cevabı bir söz değil… Bir ömürdür…
- Yaşa da gör diyorsunuz yani… Tek bir sorunun cevabını bulmak için ömrümün dolmasını mı bekleyeceğim?
- Ömrü doluncaya kadar bulabilene ne mutlu…
- O kadar yaşadıktan sonra dahi bulamamak!
- Ne kadar yaşadıktan sonra... Kalan ömrünün çok uzun olduğunu mu düşünüyorsun?
- Hayır ama…
- Ama’ sı ne?
- Yani ne bileyim belki daha yüz sene yaşarsam… Bir asır beklemek zorunda mı kalacağım?
- Peki, sence hangisi daha önemli…
- Nasıl yani?
- Yani, diyelim ki yüz senelik ömrün olsun… Cevabı bulmak için yüz senelik ömründen vazgeçip daha erken ölmeyi mi isterdin?
- Doğrusu ölmeyi ister miyim bilmiyorum ama bu merakla yüz sene yaşamaya da dayanabileceğimi sanmıyorum.
- Peki diyelim ki kalan ömrün yüz değil de bir sene olsun… Hatta bir gün veya birkaç saat olsun… O zaman ne düşünürsün?
- Cevabı bulmak için illâ ki ölmek mi gerek…
- Sen bana ne zaman öleceğini söyle… Ben de bu soruna cevap vereyim…
- Nasıl söyleyeyim ne zaman öleceğimi… Bunu bilme imkânı var mı?
- Ölmeyeceğini garanti et o zaman…
- Bunlar olmayacak şeyler biliyorsunuz. Fakat sözü nereye getirmek istediğinizi anladım sanırım.
- …
- Cevabını bilmediğimiz tek soru bu değil diyorsunuz…
- Tek bir sorunun cevabı için diyorsun da… O tek soru tüm soruların… O tek cevap ta tüm cevapların toplamıdır.
- Bu da ömrün toplamıdır yani…
- Senin açından öyle olabilir…
- Sizin açınızdan peki?
- E baktığımız açılar farklıydı ya…
- İyi de o zaman hakikat dediğimiz şey size göre farklı bana göre farklı mı yani… Öyle ise nasıl bileceğiz hakikat mi yoksa başta söylediğimiz gibi zannımız mı? Herkese kendi doğruları doğru dedik zaten… Siz ne dediniz… Bir gün birileri çıkar altüst eder doğru sandıklarını dediniz… O zaman o birileri ne zaman çıkacak… Ne zaman yapacak bunu… Ölürken mi… Son nefesim de mi? Madem bunu yapacak birileri varsa niye ölümü beklemek zorunda oluyor insan?
- Neden bana kızıyorsun… Sanki sorumlusu benmişim gibi…
- Hayır, kızmıyorum da… Anlamaya çalışıyorum…
- Herkes bir şekilde anlamaya çalışıyor…
- Herkes anlamaya çalışıyor ama sonuçta herkes farklı bir şey anlayacaksa… Yani sıfıra sıfır elde var sıfır… Tekrar başa döndük… Herkesin doğrusu kendine doğru…
- Bu sonuca mı vardın?
- E konuştuklarımıza bakılırsa öyle görünüyor. Baktığımız açılar farklıysa…
- Alınganlık yapıyorsun sanki…
- Yok, canım daha neler…
- Ben de senin tavırlarından bu sonucu çıkardım.
- E tabi… Nasıl olsa herkesin doğrusu kendine doğru…
- Sen ona takıldın kaldın…
- Bir şeye takıldığım ettiğim yok… Alınganlık yaptığım da yok… Ama işte bir an içimden…
- Evet?
- Yani ha buldum buluyorum derken… Belki de en iyisi düşünmemek…
- Yapabiliyor musun bunu?
- Bunun için çıktım ya yollara… Unuttunuz mu?
- Gitme vakti geldi diyorsun yani… Haydi, uğurlar ola…
- Siz de hazırsınız yani hemen başınızdan savmaya…
- Hayır, ama zorlayacak halim de yok herhalde…
- Aynı şekilde ben de sizi zorlayamam elbette… Bakın bu kez aynı açıdan bakabildik.
- Demek ki bu da imkân dâhilindeymiş.
- E peki bu her konuda mümkün müdür… Yani baktığımız tüm açılar aynı olabilir mi?
- Benimle mi?
- Yani genel anlamda… Hani dedik ya herkesin doğrusu kendine doğru ise… Farklı açılardan baktığı için… O zaman herkes aynı açıdan baktığında aynı şeye mi doğru der?
- Herkesin aynı açıdan bakması için herkeste AYN-ı OL-AN bir şey olması lazım ki gördükleri, bildikleri ve doğru dedikleri de aynı olsun.
- Ne olabilir peki? Koordinatları mı aynı olacak… Yani aynı noktadan mı bakacaklar?
- Tüm insanları TEK BİR NOKTA’ ya toplamayı mı düşünüyorsun?
- Bu imkânsız elbette de… İlk anda aklıma o geldi.
- O da bir fikir ancak neden ilk olarak mekânsal aynılık geldi aklına…
- Aslında saçma bir fikir… Haydi, oldu diyelim… Herkesi bir noktaya topladık… Herkesin huyu-suyu aynı mı? Yetişme tarzı… Kültürü…
- Elbette farklı… Ama yaşadığımız dünya aynı… Doğuşumuz aynı, ölüşümüz aynı… Temel ihtiyaçlarımız… Ve daha bir sürü şey sayılabilir aynı olan… Gülmemiz, ağlamamız… İnsan oluşumuz…
- O da doğru ya… E peki nasıl çıkacağız bu işin içinden…
- Önce anlayalım ki bu iş nasıl bir işmiş… Ona göre düşünelim nasıl çıkacağımızı…
- Ben de istiyorum anlayalım… Bütün derdim bu zaten.
- Söyle bakalım o zaman… Herkes senin kadar dert ediyor mu bu meseleyi…
- Yok… En azından benim çevremde yok yani… Hatta biraz da o yüzden ya...
- Nedir o yüzden olan?
- Benim kafayı yediğimi düşünüyorlardı… Kendilerince alay ediyorlardı… İşte o yüzden biraz da böyle yollarda oluşum…
- Yalnızlık değil mi?
- Hem de ne yalnızlık… Kalabalıkların içinde ama yapayalnızsınız… Bakıyorsun herkes kendi âleminde… Seni de ortak etmek istiyor… İstiyorlar ki onların yaşadığı gibi yaşayasın…
- E sen de istiyorsun ki onlar senin gibi yaşasın…
- Anlatıyorum ama işte dinleyen kim? Sen kafayı yemişsin diyerek akıllarınca dalga geçiyorlar… Öyle olunca da konuşmanın bir anlamı olmuyor… Ama sus sus ta nereye kadar… İnsan kendisiyle aynı olan birileriyle konuşma ihtiyacı duyuyor ister istemez.
- Kendisiyle aynı olana ihtiyaç duyan bir tek insan değil ki… Hayvanlar dahi öyle… Her biri kendi cinsiyle bir arada yaşıyor…
- İnsana dönüp bakan yok ki… Nerde kaldı hayvanların nasıl yaşadığına bakmak… İnsanlar yesin içsin tepinsin… Sanki hiçbir dert tasaları yokmuş gibi…
- Ya da hiç ölmeyeceklermiş gibi değil mi?
- Düşündükçe sinirlerim bozuluyor… O yüzden kaçtım ya böyle…
- Herkes kendi tercihini yapıyor ve ona göre yaşıyor.
- Tercih dediniz de insanlarda aynı olması gereken şey belki budur. Yani herkes aynı şeyi tercih etmiş olsa… Aynı yaşam biçimini…
- O zaman herkes için doğrular da aynı mı olur diyorsun…
- Olamaz mı? Yani o zaman iyi herkes için iyidir… Kötü herkes için kötü olur…
- Doğru söylüyorsun… Şu var ki TERCİH’ in AYN’ ılığına NEDEN ne olmalı?
- Evet… Neden insanlar durduk yerde aynı şeyi tercih etsinler…
- Peki, şöyle diyelim; İnsanlardaki tercihlerin farklılığına ya da aynılığına Ne NEDEN OLabilir…
- Şunu da diyelim o zaman, sadece tercihler değil… İnsanların kadın-erkek oluşu, Boyu posu… Ne bileyim kaşı gözü rengi… Yani milleti…
- Evet… Bu konularda tercih hakkı insana ait olmadığına göre… KARAR VEREN BİR’ i VAR’ dır mutlaka…