+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var
1 2 3 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 21

Konu: Hakİm senaİ

  1. #1
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ

    http://www.muhammedinur.com/forum/vi...p?f=116&t=6828



    HAKÎM SENÂÎ (K.S)

    Meşhûr velîlerden. İsmi Mecdûd bin Âdem künyesi Ebü'l-Mecd Hakîm Senâî'dir. 1071 (H.464) senesi Gazne'de doğdu. Başka târihlerde doğduğunu söyleyenler de vardır. 1140 (H.535) senesi Gazne'de vefât etti. Kabri ziyâret mahallidir.

    Hakîm Senâî memleketi olan Gazne'de iyi bir tahsil gördü. Zamânının âlimlerinden okuyup üstün bir dereceye yükseldi. Şâirlik kâbiliyeti sebebiyle çeşitli dillerde şiirler söyledi. Bir ara sultanın hizmetinde bulundu. Şöhreti kısa zamanda her yere yayıldı. Birçok yerler dolaştı. Neticede Gazne'den Horasan'a geldiğinde evliyânın büyüklerinden Yûsuf-ı Hemedânî hazretlerinin sohbetlerine katılıp talebesi olmakla şereflendi. Mânevî olgunluklara ve velîlik makamlarına kavuştu.

    Hakîm Senâî'nin sultanları medhetmeye ve onların yanına gidip gelmemeye yemin etmesinin sebebi şu hâdise oldu:
    Sultan Mahmûd Sebüktekin (Gazneli Mahmûd) Hindistan taraflarını fethetmek için sefere hazırlanıyor ve asker topluyordu.Hakîm Senâî de Sultan Mahmûd'a yazdığı bir kasîdeyi götürüyordu. Yolda bir meyhânenin kapısı önünden geçerken içerden bir takım konuşmalar işitti. Lay-Har adlı bir dîvâne kendisine şarap dolduran birine; "Bir kadeh daha doldur. SultanMahmûd'un körlüğü için içeyim!" dedi. Sâkî; "Bu sözü doğru söylemedin. Yiğit ve büyük pâdişâh için neden böyle söylüyorsun?" diye cevap verdi. O zaman dîvâne adam; "Çünkü o Allah'ın verdiklerine şükretmiyor. Bunca devlete sâhipken bir memleket daha istiyor!" dedi. Dîvâne tekrar bir kadeh daha istedi ve; "Bir kadeh de Hakîm Senâî'nin körlüğü için doldur!" dedi. Sâkî müdâhale etti ve; "Hakîm Senâî iyi huylu bilgili fazîletli tanınmış bir şâirdir. Neden böyle dersin?" diye karşılık verdi. O zaman dîvâne adam; "Eğer o bilgili yiğit bir kişi olsaydı dünyâda ve âhirette faydası olan bir işle uğraşırdı. O hergün bir şeyler alırım ümidiyle Sultanın yanına gidiyor. Saçma sapan sözler toplamış ona şiir adını vermiş. Bir aptalın yanına gidip yaltaklık ediyor. O işe yaramaz bir takım kâğıtlar doldurup ömrünü ziyân ediyor. Akıllı ve bilgili olan ömrünü ziyân eder mi? Belki neden yaratıldığını düşünürdü. Eğer kıyâmet gününde ondan; "Ey Senâî! Bizim huzûrumuza ne getirdin?" diye sorsalar acaba ne mâzeret beyân edecek." dedi. Hakîm Senâî bu sözleri işittiğinde kendinden geçti ve gönlü dünyâdan soğudu. Sultanların medhi için yazdığı kasîdeleri toplayan Dîvân'ı suya attı. Hak yoluna girip ibâdetle meşgûl oldu. Dünyâ ve dünyâlıkla ilgili şeylerden uzak durdu. Mubahları da zarûret miktarı kullandı ve böyle bir hayat sürdü. Bu husustaki duygu ve düşüncelerini şiirlerle ifâde etti. Öyle bir hâle ulaştı ki Gazne'de yalınayak dolaşırdı. Dostları akrabâları onun bu hâlini görünce üzülür ve kendisi için ağlarlardı. Senâî akrabâsına; "Benim bu hâlime üzülmeyin. Bilâkis sevinin." derdi.

    Bir gün sevdikleri ona bir çift ayakkabı getirdiler ve giymesini ricâ ettiler. O bunu kabûl etti. Fakat ertesi gün ayakkabıyı dostlarının yanına götürdü ve;
    "Ey dostlarım! Ben bugün sizin dünkü gördüğünüz Senâî değilim. Bu ayakkabı benim gittiğim yolu kapatıyor." dedi ve şu beyti okudu:

    "Her şeyi terk edenlerin eğer ayakkabıları yoksa onlar yollarından geri kalmış olmazlar. Topuklarının her çatlağında saâdet kapıları vardır."

    Senâî hazretleri ömrünün sonuna kadar riyâzetle uğraştı. Nefsinin isteklerini yapmadı. Dünyâ ve içindekilere gönül bağlamadı.

    Sultan Behrâm Şâh-ı Gaznevî kendi kız kardeşini ona nikahlamak istemişti. Senâî buna râzı olmadı. Hacca gitti. Sonra Horasan'a döndüğünde Sultan Behram Şaha;
    "Ben altın kadın ve mevki isteyen bir kişi değilim. Yemin ederim ki bunları ne isterim ne de ele geçirmeye gayret ederim. Bana ihsân olarak bir taç veriyorsun. Lâkin ben istemiyorum." diye şiirle cevap verdi.

    Senâî bu olgunluk ve fazîlete ulaştığında gâyet nefis şiirlerine yer verdiği pekçok tasavvuf ehlinin istifâde ve iktibâs ettiği Hadîkat-ül-Hakîka kitâbını yazdı. Bunun üzerine bir takım kimseler îtirâzda ve aleyhinde bulundular. Senâî eserini Bağdât âlimlerine gönderip incelemelerini istedi. Bağdât'taki âlimler ve evliyâ eseri inceledikten sonra içinde bildirilenlerin Ehl-i sünnet îtikâdına İslâmiyete uygun olduğunu söylediler.

    Senâî Merv'de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin sohbetlerinde olgunlaştıktan sonra Gazne'ye döndü. Bundan sonra tevhîd ilâhî bilgiler ve hakîkatlerle ilgili şiirler söyledi.

    Ferîdüddîn-i Attâr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Sa'dî Şîrâzî ve Hâfız gibi kendisinden sonra gelenler şiirlerinden istifâde edip nazireler yazdılar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri kendini Senâî'nin tâbilerinden saydı ve; "Attâr ruh Senâî de onun iki gözü idi. Biz Attâr'ın ve Senâî'nin izinde yürüdük." demiştir.

    Daha başka şâirler de Senâî'nin tesirinde kalmışlardır. Hâkânî Nizâmî Emir Hüsrev Dehlevî ve Mevlânâ Câmî hazretleri onun Hadîka ismindeki mesnevîsini okuyup şiirlerine nazîreler yazdılar.

    Hikmet dolu şiirlerinin birinde;
    "Ey tavır ve hareketleri güzel olan âşıklar. Durmadan ilâhî hakîkatleri arayın. Kalk! Zulüm ve haksızlıkla yoğrulmuş olan dünyânın toprak yığınından kalkan tozları gözyaşlarımızla bastıralım. Bu dönen künbedin insanların gözlerini aldatan yıldızların (Lâ) süpürgesiyle silip süpürelim. Mülk kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allahü teâlânındır sözü kendiliğinden duyulsun." buyurdu.

    Senâî'nin eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Dîvân 2) Kârnâm-i Belh 3) Seyr-ül İbâd 4) Hadîkat-ül-Hakîka ve Tarîkat-üş-Şerîa 5) Tahrîmât 6- Işknâme 7- Aklnâme 8- Senâî Âbâd 9) Mekâtîb.


    BENCE FİL BUDUR

    Senâî nasihat olarak; körlerin hakikatleri göremeyeceklerine dâir şöyle bir misâl anlatmıştır:

    Vaktiyle küçük bir şehrin sâkinlerinin ekserisi âmâ olup görmezdi. O belde sultanı büyüklüğünü göstermek için büyük bir fil beslemişti. Günün birinde şehir sâkinlerinin içinde herkesin dillerinde dolaşan bu fili görmek arzusu uyandı. Bu sebeple tanımadıkları bu yaratığı görmek ve kendilerine haber getirmek için bir heyet seçtiler. Her biri âmâ olan heyet incelemelerini yapmak için filin bulunduğu yere gitti ve filin bir tarafına dokunarak tanımaya çalıştı. Neticede fili tanımış olmanın sevinciyle şehirlerine döndüler. Herkes büyük bir merakla etrafını sarıp onları soru yağmuruna tuttular ve kalbinin nasıl olduğunu sordular. Bunun üzerine üyelerden sadece filin kulağına dokunmuş olan; "Korkunç halı gibi sert yassı ve geniştir." dedi. Ancak filin hortumunu ellemiş olan ise buna îtirâz etti ve; "Hayır! Hayır! Hiç de değil. Bir su hortumu gibidir. Ben doğruyu söylüyorum. İçi boş öldürücü ve tahrif edici." dedi. Bir başka üye ise sâdece filin ayaklarını yoklamıştı. O da buna îtirâz etti ve; "Hayır! Ey insanlar! Biliniz ki o öyle değildir. O yukarı doğru genişleyen bir kolon bir sütun gibidir." dedi. Her birisi filin bir parçasını tanımıştı. Lâkin tamâmen tanımamışlardı. Bu sebepten büyük hatâlara düştüler.


    1) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4 s.2637
    2) Nefehât-ül-Üns; s.666
    3) Devletşah Tezkiresi; s.96
    4) Rehnümâ-i Edebiyât-ı Fârisî; s.211
    5) Ahvâl-i Âsâr-ı Hakîm Senâî (Halîlullah Halîlî Kâbil-1315)
    6) Hayr-ül-Mecâlis (Hamid Kalender Aligarh-1959); s.72
    7) Mecâlis-ül-Uşşak; s.92
    8) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.9 s.113


    Sevgili Kardeşlerim,
    Bu büyüğümüzü ingilizce sufi kitapları çevirileri arasında internette dolaşırken buldum, "Hadîkat-ül-Hakîka" kitabinin ingilizcesinden yarısını bir çırpıda heyecanla okurken gözlerim doldu, biraz hakkında araştırma yaptım bir forumda bu alıntıyı buldum. Aktarmak istedim. Bu kitabin muhakkak Türkçesi vardır bizde bir bulan olursa siteye yüklesin, harika bir kitap. Ben ingilizce'den çevirmek isterim ama zaman bulamamaktayım. İngilizcesi olup hizmet etmek isteyenler lütfen bana müracaat etsinler. Selam ve sevgiyle
    Gariban


    knight28_2@hotmail.com
    Konu Gariban tarafından (Sun, 06.02.2011 Saat 05:22 ) değiştirilmiştir.
    Share |

  2. #2
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ

    Çeviri: Barbaros Sert
    Tarih: 22 Eylul 2009-Basildon
    Konu: Hakim Senai (k.s)'nin Hadikat-ul-Hakikat eseri hakkında Osho isminde bir Hintli zatin yazısı.





    OSHO:

    Hadika, Aşk yolunda zorunlu bir rayihadır . Tıpkı Sosan’ın Zen’in ruhunu yakalayışı gibi, Hakim Senai de Sofizm’in has ruhunu yakalamıştır. Böyle kitaplar yazılmaz, onlar sadece doğarlar. Hiç kimse onları derlemez. Onlar akılda, akıl tarafından imal edilmezler, aklın ötesinden gelirler. Bir hediyedirler. Bir çocuğun doğumu gibi, bir kuş yada bir gül çiçeği kadar gizemli bir şekilde doğarlar. Bize gelirler, hediyedirler onlar. Bu yüzden ilk olarak bu müthiş kitabın, “Hadika: Bahçe”’nin gizemli doğuşundan bahsedeceğiz. Hikâye olağanüstü bir güzellikte.

    Gazne Sultanı Bahramşah büyük ordusu ile Hindistan’i fethetmek üzere sefere çıkmıştı. Hakim Senai, onun meşhur saray şairi de onun yanında ona bu fetih seyahatinde eşlik etmekteydi. Büyük bir bahçenin, bir duvarlı bahçenin yanına geldiler. Firdevsin manası bu, 'duvarlı bahçe' demektir. Ve İngilizcedeki “paradise:cennet” kelimesi bu 'firdevs' kelimesinden gelir. Sultan ile birlikte, büyük bir ordu ile Hindistan’i fethetmek üzere aceledeydiler. Sultanın zamanı yoktu.

    Fakat gizemli bir şey oldu ve durmak zorundaydı, bundan kaçınmanın hiç bir yolu yoktu. Bahçeden gelen şarkının sesi Sultan’ın dikkatini cezb etti. Müzik aşığıydı, fakat hiç böyle bir şey işitmemişti. Sarayında büyük müzisyenler, müthiş şarkıcılar ve dansçılar vardı, fakat hiç bir şey bununla kıyaslanamazdı. Şarkı sesi ve müzik ve raks , bunları sadece dışarıdan işitmişti fakat orduyu durdurmak için emretmek zorunda idi. Çok mest edici idi.

    Dansın ve müziğin bu hoş sesi ve terennüm hayal gördüren bir ilaç gibiydi, sanki içine şarap dökülüyormuş gibi: Sultan sarhoş oldu. Bu olgunun bu dünyadan olmadığı meydana çıkmıştı. İçindeki kesinlikle öteden gelen bir şeydi: gökyüzünden bir şey yeryüzüne ulaşmaya çalışıyor, gaybdan bir şey bilinen ile iletişim kurmaya çalışıyor gibiydi. Durmak ve onu dinlemek zorundaydı. Onda bir cezbe vardı –öyle tatlı ve bir o kadarda elem dolu ve kalp yırtıcı idi. Hareket etmek istedi, aceledeydi, Hindistan’a yakında ulaşmak zorundaydı, bu düşmanı fethetmek için doğru bir zaman idi.

    Fakat yolu yoktu. Bu seste öyle güçlü, tuhaf , dayanılmaz bir manyetiklik vardı ki kendi kendisine karşı gelerek, o bahçeye gitmek zorunda idi. O Lai-Hur idi, büyük bir Sufi üstadı, fakat toplumlar tarafından sadece sarhoş ve deli bir adam olarak bilinirdi. Lai-Hur, tüm dünya tarihinin en büyük isimlerinden birisidir. Onun hakkında çok fazla şey bilinmez, böyle insanlar geride çok ayak izi bırakmazlar. Bu hikayenin haricinde, geriye başka hiç bir şey kalmadı zaten. Fakat Lai-Hur Sufilerin hafızalarında çağlar boyu yaşadı.

    Sofilerin dünyasını büyülemeye devam etti, çünkü böyle bir adam bir daha asla görülmedi. Öyle içkiliydi ki insanlar onu sarhoş diye çağırdıkları için haksöz sayılmazlardı. Yirmi dört saat sarhoştu, ilahi aşk ile sarhoş idi. Bir sarhoş gibi yürüdü, bir sarhoş gibi dünyadan bihaber yaşadı. Ve ağzından çıkan laflar deliceydi. Bu kendinden geçmenin tepe noktasıdır ki , mistik kişinin ifadeleri sadece bir diğer mistik tarafından anlaşılabilir. Büyük kitlelere manasız abuk sabuk (cibberiş) görünürler.

    Bilseniz şaşırırsınız, bu İngilizce “cibberiş: abuk sabuk” kelimesi aslında sofi bir mistik olan Cebbar’ın isminden gelmektedir. Bu Cebbar’ın laflarından dolayı bu İngilizcedeki ‘cibberiş’ kelimesi ortaya çıktı. Fakat Cebbar bile Lai-Hur’a kıyasla hiç bir şeydi. Cahile göre onun sözleri rezil, din dışı, geleneğe karşıt ve din olarak anlaşılan ne varsa bütün resmiyetin, adab ve ahlak karşıtı sözlerdi. Fakat bilenlere, onlar saf altın gibiydi.

    O sadece bir kaç kişiye müsait idi çünkü sadece çok az insan onun yaşadığı öyle yüksek bir yere yükselebilirdi. O Everest’te - bulutların ötesinde bilinçliliğin Everest’inde yaşıyordu. Sadece yeterince nasibi olanlar ve dağa tırmanmaya yeterince cesareti olanlar onun ne söylediğini anlayabiliyorlardı. Genel kitleler için deli bir adam idi. Bilenler için o sadece Hakk’ın bir vasıtası(Hakk'tan geleni taşıyan bir taşıyıcı gibi) idi, ve ondan doğru gelenlerin hepsi saf hakikat idi: hakikat, ve yalnız Hakikat idi. Kendisini kasıtlı şekilde kötü tanıtmış idi.

    Bu onun kitlelere karşı görünmez olmasının bir yolu idi. Bunu Sufiler yaparlar, onların çok tuhaf bir görünmez olma metodu vardır. Görünür kalırlar-dünyada kalırlar, ondan kaçmazlar- fakat kasıtlı şekilde etraflarında belli bir muhit yaratırlar, öyle ki insanlar onlara gelmeyi kessinler. Kalabalıklar, meraklı insanlar, ahmak insanlar, basitçe ona gelmeyi keserler; onlar için Sofiler yoktur, onlar hakkında her şeyi unuturlar. Bu Sofilerin eski bir metodudur öyle ki kendi muridleri ile çalışabilsinler.

    Bunun burada nasıl olduğunu siz görebiliyorsunuz. Siz benim Sofilerimsiniz. Ben Poona’da yasan insanlara hemen hemen görünmezim. Ben buradayım ve burada değilim; onlar için ben burada değilim, ben sadece sizin için buradayım. Hatta komşulara bile burada görünmezim. Onlar görürler ve lakin görmezler, işitirler ve lakin işitmezler. Lai-Hur kendisini kasıtlı bir şekilde kötü olarak tanıtmış idi (dile düşürmüştü). Simdi, siz benden daha çok dile düşmüş birini bulabilirlisiniz ki? Ve öyle iyidir ki bu; ahmağımsı olanları uzakta tutar. O, şimdi sadece idrak edebilen kişilere görünür idi.

    Bir Ustad, eğer gerçekten çalışmak isterse, iş yapmak isterse, hakiki arayıcı olmayan kişilere karşı görünmez olmak zorundadır. Gurdijef’in yaptığı şeyde bu idi. Gurdijef Lai-Hur’dan bir kaç şey öğrenmiş olmalı. Gurdijef bir ustad olmadan evvel, çok yıllar Sofi ustaları ile birlikte yaşamıştı. Ben bu hikayeyi bitirdiğim zaman Gurdijef ve Lai-Hur arasında bir çok benzerlikler göreceksiniz.

    Lai-Hur şarap istedi ve “ Sultan Bahramsah’in körlüğünün şerefine” kadeh kaldırmayı teklif etti. Simdi, ilk önce büyük mistik şarap istedi. Dini insanların güya şarap içmemesi gerekir. Bir Müslüman için şarap içmek en büyük günahlardan birisidir; Kur’an’a zıt düşer, ve bir velinin nasıl olması gerektiği fikrine de aykırıdır. Lai-Hur şarap söyledi ve”Sultan Bahram şah’ın körlüğünün şerefine” diyerek kadeh kaldırmayı teklif etti.


    Devam edecek inşaallah...
    Selam ve sevgiler
    Gariban
    Share |

  3. #3
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ


    Sultan çıldırmış olmalıydı. Ona kör demek ha? Çok öfkelenmiş olmalıydı. Fakat o Lâi Hû ’un müthiş mest edici etkisi altında idi. Bu yüzden içerden kaynıyor olmasına rağmen, hiç bir şey söylemedi. Bu güzel sesler, müzik ve dans halen onu büyülemekteydi, onlar halen onun kalbinde idi. Bir başka dünyaya tasınmış dı. Fakat diğerleri, onun generalleri ve saray adamları hemen itiraz ettiler. İtirazlar yükselirken, Lâi Hû deli bir şekilde güldü ve Sultan’ın böyle ahmaksı bir seyahat üzerine hareket edişinin körlük olduğunu ve bunu hakettiği üzerinde ısrar etti.

    ” Dünyada neyi fethedebilirsin ki? Hepsi arda kalacak. Fethetmek fikri ahmakça, tamamen ahmakça. Nereye gidiyorsun? Sen körsün! Çünkü define sen de, “ dedi. “ Ve sen Hindistan’a gidiyorsun; boşa zaman harcıyorsun, diğer insanlarında zamanını harcıyorsun. Bir adama kör demek için başka ne sebebe ihtiyacınız var ki?”

    Lâi Hû ısrar etti: “Sultan kör. Kör değilse eğer, o zaman doğru evine geri dönsün ve bütün bu fetih isini unutsun. Oyun kartlarından ev yapma, kumdan kale yapma. Düşler ardından gitme, deli olma. Geri dön! İçeriye bak !” Gözleri olan kişi içeri bakar, kör kişi dışarı bakar. Gözleri olan kişi içerdeki defineyi araştırır. Kör olan kişi kaçırdığı bir şeyi bulmak umuduyla yalvararak, insanları soyarak, öldürerek, tüm dünyaya telaşla koşar.

    Boyle asla bulunmaz, çünkü onu dışarıda kaybetmedin ki. Onu kendi varlığında kaybettin sen: Oraya Nur getirilmek zorunda. Lâi Hû Sultan’ın kör olduğu üzerinde ısrar etti. “ Eğer değilse, o zaman bana delil gösterin: ordunun geri gitmesi için emredin. Bu fetih hakkında her şeyi unutun ve asla tekrar bu fetih yolculuğuna devam etmeyin. Hepsi saçmalık!”

    Sultan hayran kalmıştı, fakat geri gidemezdi. Daha önce büyük İskender’in Hindistan’ı fethetmek için giderken bir diğer mistik Diyojen’in ona gülüşü gibi, ayni duruma düşmüş olmalıydı. Ve (Diyojen) dedi ki , “Neden? Böyle uzun bir yolculuğa neden çıkıyorsun ki? Ve Hindistan’ı fethederek yahut tüm dünyayı fethederek ne kazanacaksın ki ?”

    Ve Iskender soyle dedi “ Tüm dünyayı fethetmek istiyorum , öyle ki sonunda uzanayım ve rahat edip sefasını sureyim.”

    Diyojen ona güldü ve dedi ki , “ Sen ahmak olmalısın- çünkü ben zaten su anda istirahat ediyorum!” Ve o küçük bir ırmağın kıyısında dinleniyor, rahatlıyordu. Sabahın erken saatleriydi ve kumda çıplak güneşleniyordu, dedi ki, “ Ben istirahat ediyorum ve SIMDI rahatliyorum, ve dünyayı feth etmedim. Dünyayı fethetmeyi dahi düşünmedim. Öyleyse sen sadece istirahat etmek ve rahatlamak için dünyayı fethetme ve galip olma çabası içindeysen, bu kesinlikle manasız , çünkü ben hiç bir şeyi feth etmeden zaten bunu yapıyorum. Bu irmagin kıyısı yeterince büyük, her ikimizi de yeter. Gel burada dinlen. Çıkar at elbiselerini ve güzelce bir güneslen ve bu fetih fikrini unut gitsin! Ve bana bak: Ben dünyayı fethetmeden fatihim. Ya sen , bir dilencisin.”

    Sultan Bahramşah ile de bu durumun aynisi olmuş olmalıydı , ve Lâi Hû da yine böyle ayni tipte bir adamdı. Bu dünyada iki tip insan vardır: bilenler, ve bilmeyenler. Ayni drama tekrar ve tekrar oynanır, ayni hikaye tekrar ve tekrar icra edilir. Bazen o kör kişiyi oynayan Büyük İskender’dir ve onu uyandırmaya çalışan Diyojen’dir. Bir diğer zaman Sultan Bahramşah’i uyandırmaya çalışan Lâi Hû ’dur.

    İskender dedi ki ,” Üzgünüm . Senin görüşünü anlıyorum, fakat geri gidemem. Dünyayı feth etmek zorundayım ; onu fethetmeksizin istirahat edemem. Affedersin. Ve sen doğrusun, bunu kabul etmek zorundayım.” Ve aynisi Bahramşah’a da olmuştu. Üzgündü , utanç içindeydi. Fakat dedi ki “ Affedersin, ben gitmek zorundayım, geri dönemem. Hindistan feth edilmek zorunda. Hindistan fethedilene kadar oturup sakince istirahat edemeyeceğim.”

    Sonra , “Hakim Senai’nin körlüğüne” diyerek bir kadeh kaldırıldı- çünkü Bahramşah’in yanındaki en önemli ikinci kişi o idi. O onun veziri, danışmanı, sairi idi. Divandaki en akilli adam idi, ve şöhreti diğer diyarlara da yayılmış idi. O zaten başarısı kanıtlanmış bir sair, iyi bilinen bir bilge kişiydi. “Hakim Senai’nin körlüğü şerefine” kadeh kaldırılmak istendi, öyle ki bu davranış büyük sairde kayda değer bir SALLantı yapmış olmalıydı. Simdi, Senai’nin mükemmel şöhretine , onun irfanına ve karakterine bakarak daha da güçlü itirazlar gelmişti.

    O bir çok dindar, çok erdemli bir ahlaklı bir kişi idi. Hiç kimse onun hayatında bir kusur bulamazdı. Çok çok bilinçli bir hayat yaşamış idi, en azından onun kendi gözünde. Vicdanlı bir adam idi. Daha da fazla itirazlar gelmişti. Çünkü belki Sultan kördu, aç gözlü idi, büyük şehvet sahibi idi, bir şeylere sahip olmak için büyük bir tutkusu vardı, fakat Hakim Senai hakkında bu söylenemezdi. O sultanin mahiyetinde saraylı olmasına rağmen, fakir bir adam hayati yaşamıştı. Bahramşah’in sarayında en saygı duyulan adam olmuş olmasına rağmen, o basit, tevazu dolu, büyük irfan ve ahlak sahibi fakir bir kişi gibi yaşamıştı.

    Fakat Lâi Hû onlardan daha da fazla üstüne basarak bu kadeh kaldırmanın çok daha isabetli bir karar olduğuna dair ısrar etti. Senai’nin , yaratılış amacından tamamen bilinçsiz göründüğünü ve kendisine yaratıcısının önüne getirildiğinde ve kendisi için ne yaptığını göstermesi istendiğinde, ömrünü kendisi gibi olumlu olan ahmak krallara sadece aptalca kasideler üretip dizerek geçirdiğini soyleceginden bahsetmekteydi. Lâi Hû dedi ki bu kadeh kaldırma fikrim hatta daha da isabetli çünkü Hakim Senai’den , Sultan Bahramşah’tan beklenilenden daha da fazlası bekleniyor. Büyük bir potansiyele sahip ve onu bosa harcıyor, ahmak krallar için saçma kasideler yaparak ömrünü boşa harcıyor.

    Rabbi ile yüzleşemeyecek; zorluk içinde olacak, kendisi için cevap veremeyecek. Bütün bu üretebildiği şey, bu kör adam Bahramsah gibi ahmak kralları övmek için yazılmış bu şiir olacaktır. O daha da kör, tamamen kör. Ve bu sözleri dinleyen ve bu deli adam, Lâi Hû’un gözlerinin içine bakarken, Hakim Senai’ye inanılmaz bir şey olmuştu: bir satori[*], ani bir aydınlanma deneyim etmişti. Onda bir şey derhal oldu. Ve başka bir şey, tamamen yeni bir şey doğmuştu.


    Bir AN içinde, dönüşüm olmuştu. O artik ayni adam değildi. Bu deli adam gerçekten onun nefsine işlemişti. Bu deli adam onu uyandırmayı başarmıştı. Sofi tarihinde, tek Satori olayı budur. Zen’de daha fazla durumlar vardır. Size bu durumlardan konuşuyordum. Fakat Sofizm dünyasında ani aydınlanma olan tek satori davası budur- metodolojik, yavaş yavaş değil bir sok ile olmuştu.

    Lâi Hû muazzam bir iç dünyaya sahip bir kişi olmalıydı. Hakim Senai eğildi, bu deli adamın ayaklarına dokundu ve sevinç gözyaşları doktu ki o evine varmıştı. Olmuş ve tekrar doğmuş idi. Satori bu dur iste; ölmek ve tekrar doğmak. Bir yeniden doğuş. Sultani bırakıp Mekke’ye Hacc’a gitti. Sultan bunu arzulamıyordu, onun gitmesine izin vermeye razı değildi. Onu engellemek için her yolu denedi: Tek kız kardeşini dahi kendisine evlilik için sunmuştu, ve krallığının yarısını Hakim Senai’ye vermek istemişti. Fakat simdi bütün bu, Hakim Senai için artik anlamsızdı. Hakim Senai basitçe güldü ve dedi ki “ Ben artik kor değilim. Teşekkürler, fakat benim isim artik bitti. Bu deli adam beni tek bir darbe ile bitirdi.”

    Ve o Mekke’ye Hacca gitti. Neden? Daha sonra, kendisine sorulduğunda, “Sadecebu deli adamın bana öyle ansızın verdiği bu seyi özümseyip sindirebilmek için. O çok fazla idi! Taşıyordu, gark edilmiş idim; onun sindirilmesi lazımdı. O, bana benim delerinden fazlasını vermişti.”

    Böylece Mekke’ye hacca , meditasyona, sessiz(sükunet) olmaya, hiç kimsenin tanımadığı bir herhangi biri bir hacı olmaya gitmişti. Bu şey olmuştu, fakat onun özümsenmesi lazımdı. Nur olmuştu, fakat kişi buna alışması lazım idi. Ve yeni bir gestalt’a[*], yeni bir görüşe alıştıgı zaman, Lâi Hû ’a geri geldi ve ona bu kitabi , “Hadikat-ul-Hakikat” i sundu. Mekke’nden geri dönerken iste bunu yazmıştı. Bütün deneyimini , satorisini bu kitaba döktü. Bu sözcükler satori ile doyurulmuştur.
    [*] Gestalt: Parça parça veya ayrı ayrı birimlerin birleşip anlamlı bir şekil kazanmasına Gestalt denir.

    İşte bu büyük kitab, bir çocuğun doğuşu gibi gizemli, bir tohumun filizlenişi gibi gizemli, bir kuşun yumurtadan çıkışı gibi gizemli bir şekilde doğmuştu. Bir goncanın sabah seher vaktinde açışı ve bir çiçek oluşu gibi, ve kokusu rüzgarlara yayılır. Evet, bu kitap yazılmadı. Bu kitap Allah’tan bir armağandır. Bu kitap Allah’tan bir armağan ve Hakim SENAi’den bu tuhaf deli adam Lâi Hû ’ya bir minnet ifadesidir.





    [*]Kelimeler

    satori: Zen dilinde satori ani bir aydınlanma demektir.
    Bahram:İbrahim
    Lâi Hû:Öküz yiyen
    Kaynak : “Unio Mystica, Cilt 1 “ Osho
    Share |

  4. #4
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ

    Bu Osho, Hintli bir zat. Hayat biyografisi hapisler, devrimler, 21 ülkeden sınır dışı edilme, Gandhi'yi eleştirme, cinselliğin serbest bırakılması gerektiği doğum kontrolün arttırılması gerektiğini söyleyen, 27'ye yakın Rolls Royce ile gezdiği söylenen, filozofi bitirmiş, bir ağaç altında bir gün aydınlandığını herşeyin rahmet ve sevgi olduğunu açıklayan, 600'e yakin kitabi olan, öğretilerinde Yunan filozofisi, Hristiyanlık, Janism, Hinduizm, Zen Budizmi, Taoizm ve diğer dinlerin bir karışımını kullanmış, Dinamik Meditasyon adını verdiği bir yeni meditasyon türü geliştirmiş, ömrünün kalan kısmını azizlerin, sufilerin ve benzeri hakikat insanlarının sözlerini derleyerek onlara yeni yorumlar yaparak geçiren, çevresindekileri etkileyici bir konuşma sanatına ve karizmaya sahip tuhaf bir kişi. Bazı söylediği sözler yutulur gibi değil, fakat kendini eleştirenlerin dahi yanına geldiğinde fikirlerinin değişip yumuşadıkları görülmekte. Hayattan anlam çıkarmayın anlamı yok tamamen bir şaka, hayatin kendisinden başka Tanrı yoktur, Hakikat içinizdedir dışarda aramayın, hayatta sakın yüzmeye çalışmayın suyun üzerinde kalın seyredin gibi meşhur sözleri vardır. Garip bir adamdır. Belkimde yazısında anlattığı gibi delilik kisvesi altında dolaşmayı seviyor. Hindistan'in kapitalizme ihtiyacı var, Gandhi fakirliği seviyor, Hindistan'in bilim, teknoloji ihtiyacı var dediğinden bahsedilir. Her gittiği yerde devrim yapmış ve bir şekilde çevresindeki enstitülerden sonunda atılmış. Dindarların ve dinlerin çok katı olduğunu, ise biraz espiri katılması gerektiğini söyleyip esprili yaklaşmayı sever, bu yüzden Nasreddin Hoca hayranıdır, onun bir ayna olduğuna herkesin kendi içindekileri yansıttığına inanır, bu yüzden kimi ağlar kimi güler der.

    Osho'nun bu yazısını çevirmemizin sebebi Hakim Senai'nin başından geçenleri hoş bir uslubla anlatışından dolayıdır. Esas konumuz Hakim Senai(K.S)'dir.

    Selam ve sevgiyle
    Gariban
    Share |

  5. #5
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ


    HADÎKATU’L –HAKÎKAT KİTABI 1.CİLT

    EBU’L-MECD HAKÎM SENÂÎ (k.s)

    Orijinal Kitap Dili: Farsça Çeviri

    yapılan kitap: Eski İngilizce

    İngilizce Çevirmen: J.Stephenson, 1910

    Türkçeye Çeviren: Barbaros Sert, Ekim 2009


    Çevirmenin Notu:

    Bismillahirrahmanirrahim,

    Sevgili Kardeşim,
    Bu çeviriyi Allah rızası için, tadımlık olarak, Farsça bilen çevirmenlerimizin kitaba dikkatini çekmek ve bu hususta belki yeni çevirilere yol açar diyerek yaptık.
    Hadikatu’l Hakikat kitabı 11500 beyt ve her beyti yarım mısra yani 2 satırdan oluşan yaklaşık 23000 satırlık bir kitap.
    J.Stephenson isimli yazar, Allah razı olsun bu kitap hakkında epey bir inceleme yapmış, Lahor, Bombay ve değişik uzak doğu kopyalarından ve Ingiliz Devlet kütüphanesinden ve oldukça uzun bir liste ile dökümünü yaptığı bir çok kaynaktan sadece bir cilt olarak bu Ingilizce kitabı hazırlamış, fakat bu bir cilt kitabın tamamı değil, sadece çevrilebilen kısmı.

    Bu kitap bize ulaşana kadar bazı düzeltmelerden geçmiş.
    Bu tarihçeyi buraya aktarmak yeni çeviriler gerektirmekte.
    Kitabın tarihçesi ile ilgili bir şemayı aşağıda vermek istedik özetle, kullanılan ana kopya Abdü’l Latif isimli bir Hakk Dostunun yorumlamalarından oluşan ve resimdeki kronolojide “L” harfi ile gösterilen kopyadır.




    Biz ise bu çevirinin çevirisini yapmaktayız ki bu oldukça güç, ve çeviride mana kayıplarına yol açan bir durum.
    Fakat bize lezzet versin ve başka çevirmenlere ön ayak olsun ve Türk toplumuna bu önemli kitabın kazandırılmasına yol açalım maksadıyla bunu yapmak istedik.
    Çeviride zorlandığım yahut manada terslik bulduğum yerleri kırmızı ile gösterdik. J.Stephenson’un çevirisini ingilizce olarak aşagıdaki linkten bulabilirsiniz:
    http://www.sacred-texts.com/isl/egt/index.htm

    Çeviri esnasında karşılaştığım güçlükler çevirmenin genelde orjinalinde bizim için çok önemli olan Arapça ve Farsça sözcükleri direkt olarak Ingilizce’ye çevirmesidir.
    Bu sebeple bazı cümlelerde sadece Ingilizce sözcükle hareket ettiğimizden ve bu sözcüklerinde en az 15 manası olduğundan, ve Ingilizce’de Islami kelimelerin tam karşılığı olmadığından, bir de üstüne Eski sanatsal ingilizce kalıbının kullanılması yüzünden çeviride oldukça zorlandık.
    Parantez içindeki Esma’ları tariflerinden tahmin ederek biz ekledik. Umarız bunu okurken anlayışla karşılarsınız.
    Allah C.C hatalarımızı affetsin.

    Barbaros Sert
    Selam Sevgi ve Muhammedi Kardeşlikle

    Türkçe Link: http://www.muhammedinur.com
    Ingilizce Link: http://www.muhammedinur.com/En


    "Ben yarı pişmişken kaynamayı bıraktım
    Tüm hesabı(izahı) Gazne'li Bilge'den işitin

    Attar Ruh idi, Senaî ise iki göz;
    Biz Senaî ve Attar'ın izinde yürüyoruz"
    Hz.Celaleddin-i Rumi (k.s)


    HADÎKATU’L –HAKÎKAT KÌTABI 1.CÌLT

    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
    Bismillahirrahmanirrahim

    Ey SEN ki aklı besleyen (eğiten), vücûdu donatan,
    Ey SEN ki irfan veren, akılsıza rahmet gösteren,
    Yerin (arzın) ve zamanın Hâlık'ı ve Rızık vereni,
    Mesken ve onda ikâmet edenin Koruyucusu ve Savunmacısı,
    Mesken ve ikâmet eden, hepsi SENin hilkatindir;
    Zaman ve mekân, hepsi SENin emrin altındadır;
    Ateş ve rüzgâr, su ve sâbit zemin, hepsi SEN'in kudretinin hükmündedir,
    Ey SEN ki târifsiz olan.
    SEN'in kursinden yere, hepsi SEN'in halkettigin şeyin sâdece bir zerresidir,
    Yaşayan Zekâ, SEN'in süratli (dakik, akıllı, çabuk, zeki, tez) elçindir.
    Ağızda hareket eden her dil SEN'i övmek maksadıyla hayat sahibidir,
    SEN'in yüce ve kutsal isimlerin, SEN'in kerem, ihsan ve rahmetinin birer delilidirler.
    Onların (isimlerin) her biri gök ve yer ve melekten daha büyüktür;
    Onlar binbir dir (1001), ve onlar doksandokuzdur,
    Onların her birisi insanların ihtiyaçlarından birine ilişkindir,
    Fakat SEN'in sırlarında olmayanlar onlardan mahrum bırakılmıştır.
    Yâ RABB, SEN'in rahmet ve şefkatin, bu kâlp ve canı, SEN'in İsminin müşâhedesine izin verdi.

    Küfür ve îman, her ikisi de Senin yolunda seyahat ederek “ O Tekdir, O’nun şerîki yoktur” diye haykırırlar. Yaratıcı (El-Hâlıku), Cömert (El-Kerîmu), Güçlü (El-Kaviyyu) O, Bir (El-Ahadu), Her şeye gücü yeten (El-Kadîru),--
    bize benzemeyen O, Diri olan (El-Hayyu), Ebedî ve Ezelî (El-Ebedu ve El-Kadîmu), Her şeyi bilen (El-'Alîmu), İktidarlı, Hilkati Besleyen ( Er-Rezzâku), Zabt edici (fethedici El Fettâhu, gâlib olan El Gâlibu) ve Bağışlayıcı (El-Kâhiru, El-'Azîz, ve El-Gafûr-El Gaffâru) . Harekete ve durmaya (dinginliğe) sebep O’dur; O tektir (El Ahadu-El Vâhidu), şerîki yoktur, her neye kalkar da öz (asl, hakîkî) bir varlık olma durumu isnâd edersen, O’nun şerîki olduğunu öne sürersin, bundan sakın!

    Bizim zayıflığımız O’nun mükemmelliğinin bir gösterimidir; O’nun her şeye gücü yeten kudreti, O’nun isimlerinin temsilcisidir. “Hayır” ve “O”, her ikisi de bu saadet konağından cebi ve cüzdanı boş olarak geri döndüler.
    ALLAH’ı bilen aklı hâricinde, tahayyül ve mantık (sebepleme, uslama, idrak fikir), ve algılama ve düşüncenin üzerinde ne var ki? ALLAH’ı bilen biri için, her nerede olursa, her ne halde bulunursa bulunsun, ALLAH’ın kursisi onun ayağının altındaki bir kilim gibidir. Gören nefs, hamdin Yaratıcıdan başkasına verilmesinin (atfedilmesinin) budalalık olduğunu bilir, O topraktan bedeni yaratabilir, ve rüzgârı söz sicili (kütüğü, kaydı) yapabilir, İdrak (mantık) verici olan, Kâlplerin İlhamcısı, nefsi uyandıran (ortaya çıkaran mânâsı da var), Sebeplerin Hâlık'ı,;--üretme (nesillendirmek) ve bozulma, hepsi O’nun işidir; O bütün hilkatin kaynağıdır, ve hepsinin döndüğü yer O’ndan gelir ve hepsi O’na döner; hayr ve şer hepsi O’na giderler. İyinin ve kötünün hür irâdesini O yaratır; O nefsin yazarı (müsebbibi), irfânın Yaratıcısıdır; O seni hiçbir şeyken yarattı bir şey yaptı; senin bir hesâbın yoktu, ve O seni yüceltti.
    O’nun varlık modunun idrâkine hiç bir akıl ulaşamaz, akıl ve nefs O’nun mükemmelliğini bilmiyor. Zekâ sâhibinin aklı O’nun ihtişamı (celâl, görkem) ile şaşkına döner, nefsin gözü O’nun mükemmelliği önünde körleşir. Küllî Zekâ O’nun Kendine özgü tabiatının bir ürünüdür.
    ALLAH ZÂTen El-'Alîm'dir (*). Hayâl gücü O’nun özünün görkemi karşısında duraklar (geri kalır); anlayış O’nun varlık modunun tabiatı karşısında hapsolmuş (sınırlanmış) olarak hareket eder (işlev gösterir). O’nun ateşi ki o kibirlilik içindedir, O onu O’nun kilimi yaptı, aklın kanadını yaktı; nefs O’nun alayında olan bir hizmetçidir, akıl O’nun okulunda bir çıraktır (talebedir). Akıl bu konuk evinde nedir? Sadece ALLAH’ın senaryosunun çarpık bir yazarıdır.
    Bu ıvır zıvır karıştırıcı zekâ nedir? Bu değişen kararsız doğa nedir? O, zekâya (O’nun)kendisine olan (giden) yolu gösterdiğinde bu, zekâ sadece o zaman uygun bir şekilde O’nu hamd edebilir. Zekâ halk edilenlerin ilki olduğundan, Zekâ bütün seçkin şeylerin üzerindedir; yine de Zekâ O’nun kaydından sadece bir kelimedir,
    Ruh ise O’nun kapısındaki piyâde askerlerinden birisi. Aşkı O karşılıklı bir sevgiden kemâle erdirdi (mükemmelleştirdi); fakat zekâyı O, hatta zekâ ile köstekledi. Zekâ, bizim gibi, O’nun tabiatına olan (özüne giden) yolda afallamıştır (şaşkına dönmüştür), bizim gibi şaşırmıştır. O; zekânın zekâsıdır ve nefsin nefsidir ve bunun üstünde ne varsa, bu O’dur. Aklın ve nefsin ve hislerin teşvikinden doğru bir kimse ALLAH’ı nasıl bilebilir ki? Fakat ALLAH ona yolu gösterdi, insan nasıl Ulûhiyet ile âşina olabilir ki?

    ALLAH’I BILMEK UZERINE:

    Kendinden başka hiç kimse bilemez O’nu;
    O’nun doğası sadece Kendisinden doğru bilinebilir.
    Akıl O’nun Hakîkatini aradı, --randıman veremedi; O’nun yolu üzerinde süratli bir iktidarsızlık hâsıl oldu ve O’nu biliyordu. Rahmeti , “Bil Beni” dedi; aksi takdirde akıl ve hissiyat ile O’nu kim bilebilirdi ki? Hislerin rehberliğiyle bu nasıl mümkün olabilir ki? Bir fındık, bir kubbenin zirvesinde nasıl sâbit bir şekilde durabilir ki? Akıl sana rehberlik edecektir, fakat sâdece kapıya kadar; seni O’na O’nun rahmeti götürmelidir. Aklın rehberliğiyle oraya seyr edemezsin, sapmış olan diğerleri gibi sende bu ahmakça hatâya düşme. Bize yolda rehberlik eden O’nun rahmetidir; O’nun işleri O’na rehber ve şâhittir. Ey sen, kendi doğasını kendisini bilmekten âciz olan, ALLAH’ı nasıl bileceksin? Kendini bilmekten yoksun olduğun halde, her şeye kâdir olana nasıl ârif olacaksın? O’nun bilgisine doğru ilk adımları dâhi bilmediğin halde, O’nu O olarak idrak edebileceğini nasıl düşünürsün?
    Hüccette (akıl yürütmede) O’nu tanımlarken, konuşmak bir kıyas ve sessizlik görevi ihmaldir. O’nun yolunda aklın en yüksek gelebileceği yer “hayret” tir, insanların sermâyesi O’na karşı duyulan şevk (azim) tir.
    Hayâl gücü (tahayyül) O’nun niteliklerine yetersiz kalır, anlamak onun güçlerini kibirle metheder; peygamberler bu söylemlerde alt üst olurlar, velîler bu niteliklerde sersemlerler. O arzulanandır, aklın ve nefsin RABB'idir, mûridin ve dindarın hedefidir. Akıl , O’nun varlığına bir rehberdir, bütün diğer varlıklar O’nun varlığının ayağı altındadır. O’nun hareketleri içeri ve dışarı diye sınırlandırılamaz; O’nun Zâtı ‘nasıl ‘ ve ‘neden’ den â'lâ’dır. Zekâ O’nun Zâtını kavramaya erişmedi; aklın nefs ve kalbi bu yol üzerinde tozdur; akıl, O’nunla dostluğun göz damlası olmaksızın O’nun ulûhiyet bilgisine sâhip değildir. Neden O’nu tartışmak için hayâl gücünü harekete geçiriyorsun? Ham bir genç Bâki olandan nasıl söz edecek ki?


    Akıl ve düşünce ve his ile yasayan hiç bir canlı ALLAH’ı idrak edemez. O’nun doğasının ihtişamı akla tecellî ettiği zaman, akıl ve nefsin ikisini de süpürür atar. Bırakalım akla emîn Cebrâil’in durduğu yerdeki rütbede bir mevki ihsan edilmiş olsun, O Majeste’nin önünde Cebrâil bile haşyetten ötürü bir serçeden daha küçüktür, oraya varan akıl başını secdeye koyar, oraya uçan can kanadını kapatır. Ham gençlik Kadim olanı sâdece yüzeysel (sığ) hislerin ve nefs-i emmâre’nin ışığında müzâkere eder,
    Senin, O’nun Zâtının görkem ve ihtişâmına doğru seyahat eden doğan(tabiatın), O’nun bilgisine erişebilecek mi?

    Share |

  6. #6
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ



    BİRLİK TEYİDİ ÜZERİNE

    O BİR(El-Ahad)’dir, ve sayının O’nda yeri yoktur;
    O TAM(Et-TÂMMÜ)’dır ve bağımlı olmaktan Sübhandır O;
    Aklın ve anlayışın bilebileceği bir BİR değildir,
    His ve tahayyül’ün tanıya bileceği bir TAMlık değildir.
    O ne çokluk ne de azlıktır; bir ile çarpılan bir bir kalır.
    İkilikte , sadece şer ver kusur(hata) vardır;
    Teklikte, asla kusur yoktur.

    Kalbinde çokluk ve karmaşa var iken,
    “BİR” de yahut “İKİ” de, ‘-- ne fark eder ki, ikisi de aynıdır.
    Sen, şeytanın otlağı, kesin (yakin) bil ne ve ne kadar, ve neden ve nasıl!
    Dikkat et! O’nun büyüklüğü çokluktan dolayı değildir;
    O’nun Zatı sayı ve niteliğin fevkindedir;
    Zayıf araştırmacı, O’na dair, ‘öylemi’ ya da ‘Kim” diye sormaya bilir.
    Hiç kimse, Yaratıcının, HU’nun niteliklerini,--miktar, nicelik, neden, yahut ne, kim, ve nerede diye ifade etmemiştir.

    O’nun eli kudrettir,
    O’nun vechi ebediyettir,
    ‘gelmek’ O’nun irfanıdır,
    ‘inmek, alçalmak’ O’nun ihsanıdır,
    O’nun iki ayağı intikam ve yücelik azametidir,
    O’nun iki parmağı O’nun etkin emir ve irade kudretidir.

    Bütün varlıklar O’nun sınırsız kudretine(her şeyi yapabilme) tabidir;
    Hepsi O’nda hazırdır, hepsi O’nu ararlar;
    Nurun hareketi Nura doğrudur, Nur nasıl Güneş’ten ayrı kalabilir ki?
    O’nun varlığına kıyasla ebediyet dünden evvelki gün başladı, şafakta geldi ama yine de geç geldi. O’nun iş yapması ebediyet ile nasıl sınırlandırılabilir(kayıtlandırılabilir) ki ? Başlangıçsız ebediyet onun fıtri kölesi dir; ve sonu olmayan ebediliğin daha ziyade olduğunu ne düşün ne de tahayyül et, zira son olmaksızın ebedilik başlangıç olmaksızın ebediliğe benzerdir.

    O, daha büyük ya da daha küçük bir ölçüde bir mekana nasıl sahip olabilir ki? Mekân desek onun kendisinin bir mekânı yok ki. Mekanın yaratıcısı için bir mekan, göğü yaratan için bir gök nasıl olabilir ki? Ne zaman ne de mekan O’na erişebilir, Ne anlatım ne de gözlem O’nun haberini verebilir. O’nun durumunun(kullanilan kelimenin konum,vaziyet, memleket, devlet mânâlarıda mevcut) sağlamlığı sütunlardan dolayı değildir. O’nun doğasının varlığı mekansızlık ta yer sahibidir.

    Ey şekle ve yazılı tarifle çizimlere bağımlı olan,
    ‘O arş üzerine istiva etti’[*] ye bağlı olan; Şekil(bicim) ihtimallerden ayrı olarak var olmaz(şekil ve biçimler sebebsel ihtimallere dayalı olarak varlık sürdürürler, Allah’ın varlığı bundan münezzeh hakiki varlıktır bu yüzden O’nun için şekil ve biçimden söz edilemez), ve Ebedi olan majesteleri ile bu bağdaşmaz. Madem ki O heykeltraş idi, o zaman O heykel değildi; ‘O istiva etti’ ne taht’a ne de arza. En içteki ruhundan, ‘O istiva etti’ demeye devam et, fakat O’nun Zat’ının boyutlar ile sınırlanmış olduğunu düşünme ;

    ‘O istiva etti’ ; Kur’an dan bir ayet olmasına karşın, ‘O mekândan münezzehtir’ demek imanın gereğidir(doğru olarak kabul edilmiş olandır). Arş bir kapının dışındaki bir halka gibidir; O uluhiyetin niteliklerini bilmez. Kitap’ta ‘konuşmak’ yazılıdır; fakat şekil ve ses ve biçim O’ndan ıraktır(Allah sesten ve biçimden münezzehtir), sünnette ‘Allah indi’ yazılıdır; fakat sen O’nun gelip gittigini zannetme; arş(taht) tan bahsedilmesinin sebebi yüceltmek(övgü) içindir, Ka’be’ye olan ilgi yüceltmek içindir. ‘O mekândan münezzehtir’ demek dinin ana esasıdır; başını salla, tam hamd için uygun bir fırsat. Hüseyin’i husumet ile takip ettiler çünkü Ali ‘O mekândan münezzehtir’ sözünü söyledi.

    O hilkati için yeryüzünü bu şekilde yarattı; bak O nasıl senin için bir barınak yaptı! Dün gök yoktu, bu gün var, tekrar yarın o olmayacak, --buna karşın baki olacak olan O’dur . Duman perdesini dürecek önünde:--‘


    Enbiya [21/104]:
    يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ
    Yevme natvis semae ke tayyis sicililli lil kutub, kema bede'na evvele halkin nuiduh, va'den aleyna inna kunna failîn:
    O gün ki Semâyı kitablar için defter dürer gibi düreceğiz evvel başladığımız gibi halkı iade edeceğiz, uhdemizde bir va'd, şübhe yok ki biz yaparız’ inleyen bir nefes ver sen . Allah’ı bilenler O’nda, Ebedi(El-Ebedu) olan’da yaşadıkları vakit, onlar ‘gözet/işte/bak/gör/selamla’ ve ‘O’ diye ortadan ikiye ayrılırlar.

    KURAN-I KERIM’DEN REFERANS:

    [*] ‘O arş üzerine istiva etti’ :

    Rad Suresi [13/2]:

    اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
    Allahüllezi rafeas semavati bi ğayri amedin teravneha sümmesteva alel arşi ve sehharaş şemse vel kamer yüdebbirul emra yüfassilül ayati lealleküm bi likai rabbiküm tukinun:
    Allah odur ki Semalara direksiz irtifa' verdi, onları görüyorsunuz, sonra Arş üzerine istivâ buyurdu ve Şems-ü Kameri teshır eyledi, her biri müsemmâ bir ecel için cereyan ediyor, emri tedbir, âyetleri tafsıl eyliyor ki sizler rabbınızın likasına yakîn hasıl edesiniz.

    İstiva ayetlerinden bazıları için bkz. Araf [7/54], Yunus [10/3], Taha [20/5], Furkan [25/59], Secde [32/4], Hadid [57/4].
    Share |

  7. #7
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ

    İLK SEBEP OLARAK ALLAH C.C ŰZERİNE

    Zaman’ın seyri (akışı, gidişatı, yörüngesi) kalıp değildir bu nedenle O’nun ebedi(sonsuz) süresi(devamlılığı) hasıl olur, ne de tabiat O’nun ihsanının sebebidir; O’nun sözü olmaksızın, zaman ve tabiat var olamazlar, ruh bedene O’nun lütfundan(onayından, tercihinden) ayrı olarak girmez. Bu ve şu(ötesi bötesi) her ikiside muhtaç ve değersiz; şu ve bu her ikiside ahmak ve aciz(iktidarsız). ‘Eski’ ve ‘yeni’ O’nun Zatına uymayan sözcüklerdir; ‘O’ denildiginde, ‘O’ Kendisinin haricinde herhangi başka varlıkları içermez. O’nun hükümranlığı sınırlarına kadar bilinemez, O’nun tabiatı hatta başlangıcına kadar tanımlanamaz., O’nun efalleri ve O’nun tabiatı araç ve yönün ötesindedir, O’nun varlığı ‘OL’(kün) un ve ‘HU’nun üzerindedir.

    Sen var olmadan evvel, senin yararına senden daha büyüğü, seni şekillendiren sebepleri bir araya getirdi, göklerin altında bir yerde Allah’ın emir ve hükmü ile dört tabiat(akort, mizac) hazırlandı; Ben onlarin bir araya gelmesinde O’nun kudretinin bir deliliyim; O’nun kudreti O’nun hikmetinin(ilminin) tasarımcısıdır( ressamı, çizeri). Senin planını kalemsiz olarak seren, onu renkler olmaksızın da tamamlayabilir; sendeki sarı, ve beyaz ve kırmızi ve siyah değil, Allah İşini resmetti ; ve sen olmaksızın kürreleri(gök kubbeleri, katmanları) tasarladı,

    Neyden ?—hava dan ve sudan ve ateşten ve topraktan. Gökler -- sarı ve siyah ve kırmızı ve beyaz renklerini daima sana bırakmıyacaklar, kürreler hediyelerini tekrar geri alırlar, fakat Allah’ın eseri(izi) ebedi kalır,
    senin ana hatlarını(taslağını) renkler olmaksızın çizen , senin ruhunu asla senden geri almayacaktır. Onun yaratıcı kudreti ile O seni bir yükümlülük altına getirdi, rahmeti ile seni O’nun kendisini ifade eden bir “Ben” aleti yaptı. ‘Ben saklı bir hazine idim; hilkat sen BENi bilesin diye yaratıldı’ , kaf ve nun dan dogru değerli bir inciye benzeyen bir göz YaSin ile dolu bir ağız yaptı.

    Kese dikme hiç ve peçeni(örtünü) yırtma; tabak yalama ve tatlı söz (kandırmak için söylenen) satın alma. Bütün şeyler zıtlardır, fakat Allah’ın emri ile , birlikte aynı yolda seyahat ederler, yokluk evinde hepsinin planı tüm ebediyet için Ebedi Olan(El-Ebedu)’ın emri ile serilir; dört öz , yedi yıldızın gayretinden doğru, planı vücuda getiren(zahire çıkaran) aletler(vasıtalar) olurlar.

    De ki, Hayır ve Şer alemi O’ndan ve O’na olmak haricinde devam edemez(meydana gelemez), yalnız , O’nun kendisi değildir. Bütün nesneler, onların son biçimi ile birlikte madde temelini, ana hatlarını(taslaklarını) ve suretlerini O’ndan alırlar, Unsur ve Madde(malzeme) esası, dört unsuru giydiren biçim(şekil) ve renkler,--sınırlı(kayıtlı) ve sonlu olarak bilinen bütün şeyler, senin Allah’a yükselmen için merdivenden başka bir şey değillerdir.
    Share |

  8. #8
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ



    KALBİN SAFLIĞI ŰZERİNE

    O halde, herhangi bir yerde arzu (tutku) olmadan, yayan olarak O’na seyr etmeyi nasıl amaçlıyabilirsin ? Ruhunun ve dualarının Allah’a seyr ettiği ana cadde kalp aynasının tecliyesine(cilalanmasına) bağlıdır. Kalp aynası; muhalefet ve husumet ile kâfirlik ve münafıklık pasından kurtulamaz; aynanın parlatıcısı senin sarsılmaz(sadık/istikrarlı) imanındır; tekrardan , o ne ki? O senin dininin tertemiz(lekesiz) saflığıdır.

    Kalbinde şaşkınlık olmayana ayna ve akseden suret aynı şey olarak belirmeyecektir; suret olarak aynada olmana rağmen aynada ki şey sen değilsin, -- sen bir, ayna da bir diğeri olduğundan dolayı. Ayna senin suretinden bi-haberdir; o ve senin suretin çok farklı şeylerdir; ayna görüntüyü ışık yardımı ile alır, ve ışık güneşten ayrılmamalıdır; --hata, o zaman, ayna da ve gözde dir.

    Her kim ki bir perde arkasında daima kalır, onun hali baykuş ile güneşin durumu gibidir. Baykuş, güneş tarafından aciz duruma düşüyorsa(görüşü kısıtlanıyorsa), bu onun kendi zayıflığından ötürüdür, güneşten ötürü değildir, güneşin nuru alem boyunca yayılır, felaket(bahtsızlık, afet, terslik) yarasanın gözünün zayıflığından gelir.

    Hayalgücü(heves) ve his haricinde görmüyorsun, daha sınırı(çizgiyi), yüzeyi ve noktayı dahi bilmediğinden dolayı, bu ilim yoluna rastlarsın(bu ilim yolu üzerinde tökezlersin, yanılırsın), aylar ve yıllar müzakerede oyalanma ile sürer; fakat bu durumda Allah’ın insanda Hayy oluşundan doğru O’nun tecellisini bilmeyen kişinin açığa vurduğu(dile getirdiği) sadece ahmaklık olur.

    Aynanın, yüzü yansıtmasını dilersen, onu eğrik tutma ve onu aydınlık tut; sis içerisinde görülen güneş, nurunu yaymada cimrilik etmemesine rağmen, sadece cam gibi görünür, ve bir melekten daha güzel olan Yusuf’ da hançer içinde şeytanın yüzüne sahip görünür. Senin hançerin hakkı batıldan ayırmayacaktır ; sana bir ayna olarak hizmet edemiyecektir.

    Kendi suretini kalbinin aynasında, balçığında gördüğünden daha iyi görürsün, kendisiyle kendini prangaladığın(aglellerinin) zincirini kır kurtul, --zira balçığından temizlendiğin zaman hür olacaksin; balçık karanlık ve kalp aydınlık olduğundan dolayı, senin balçığın bir çöp tenekesidir ve kalbin ise bir gül bahçesi. Kalbinin aydınlığını her ne arttırırsa seni Hakk’ın kendisinin tecellisine daha yakın kılar, Ebu Bekir’in kalbinin saflığı diğerlerinden daha fazla olduğundan dolayi, kendisine özel bir tecelliyle lütfedildi.
    Share |

  9. #9
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ



    KÖR ADAMLAR VE FİL MESELESİ ŰZERİNE.

    Gur ülkesinde büyük bir şehir vardı ki bu yerde bütün insanlar kör düler. Emin bir Sultan bu yerden geçti, ordusunu getirip düzlükte kamp kurdu. Onun, saltanatına hizmet için ve korku uyandırmak ve muharebede saldırı için büyük ve muhteşem bir fili vardı. İnsanlar arasında bu korkunç fili görme isteği doğmuştu, ve bir sayıda kör, ahmaklar gibi onu ziyaret ettiler, her biri onun biçim ve şeklini keşfetmek için acele ile koşuşuyorlardı.

    Geldiler, ve gözleri görmeksizin onu el yordamı ile yokladılar, onların her biri bir uzva dokunarak bir kısım hakkında bir sanı elde ettiler, her biri na-mümkün bir nesne(şey) fikrine sahip oldular, ve onun bu hayali hakikatine bütünüyle inandılar. Şehir halkına geri döndükleri zaman, diğerleri onların etrafını sardılar, hepsi umutla bekliyorlardı, öyle yanlışa yönlendirilmiş ve aldatılmışlardı onlar. Filin görünümü ve biçimi hakkında sordular, ve dediklerini hepsi dinlediler. Birisi eli filin kulağına denk gelene sordu; (eli filin kulağına değen) dedi ki :


    “Koskaca ve korkunç(yenmesi güç) bir şey, geniş ve kabaca ve kilim gibi yayılıyor”.

    Ve eli onun hortumuna denk gelen dedi ki:

    “Ben onu keşfettim(çözdüm bu işi); o düz ve boru gibi ortası boş, cok berbat dehşet bir şey ve yok edici bir alet.”

    Ve filin kalın ve sert bacaklarını hisseden dedi ki:

    “Aklımda tutabildiğim kadarıyla, onun şekli düz tıpkı düz bir sütun gibi. “

    Her biri onun bölümlerinden birisini görmüştü, ve hepsi de yanlış şekilde görmüştü. Bütünü hiç bir akıl bilmiyordu,--ilim aldanmış ahmaklara, zann la kurulmuş saçmalıklara inanan körlere asla kılavuz değildir.

    İnsanlar İlahi özü bilmiyor; bu konuya filozoflar giremezler...





    Gariban Not: Sevgili kardeşim bu hikaye benzer şekillerde binlerce yıldır Hindistan masallarında ve Budist hikayelerinde anlatılmaktadır. Rumi Hz.lerinin mesnevisindede benzeri vardır. 1800 yıllarında John Godfrey isimli bir Amerikalı yazarın Hindu kaynaklarından esinlenerek yazılan bir şiirinde fil etrafındaki körlerin sayısı 6 ve yokladıkları kısımlar özetle:



    1- Yan tarafına değen için “Duvar”
    2- Dişlerine değen için “Mızrak”
    3- Hortumuna değen için “Yılan”
    4- Dizine değen için “Ağaç”
    5- Kulağına değen için “Yelpaze”
    6- Kuyruğuna değen için “Urgan”

    Bu hikayenin Hakim Senai Hz.lerinin anlatışındaki güzellik konuyu ilahi öze getirişidir. Diğer yazıtlarda bu konu sadece bir bütünün farklı parçalarını yorumlayan ama bütünü göremeyenler manasıyla her alanda kullanılan hicv edici bir hikaye olarak kalmıştır…
    Share |

  10. #10
    Gariban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.03.2010
    Mesajlar
    145
    Teşekkür Et
    10
    8 Konusuna 11 Teşekkür Almış

    Hakİm senaİ

    YUKARIDAKİ MECAZ ŰZERİNE

    Birisi ‘ayak’tan bahsediyor, diğeri ‘el’den , aptalca sözlerin sınırlarını zorlarayarak bir diğeri ‘parmakları’ ve ‘mekan değişimi’ ve ‘inmesi’, ve O’nun bir vücut bularak gelmesi. Bir diğeri ise ilminde O’nun ‘kendisinin istivasını’ ve ‘arşı(taht)’ ve ‘kürsiyi’ dikkate alıyor, ve ahmak bir şekilde, ‘O oturdu’ ve ‘O arkasına yaslandı’, diye kendi saçma hayallerini boynuna çıngırak yapıp bağlıyor. Birisi ‘Onun vechi’ der, diğeri ‘Onun ayakları’ ve hiçkimse ona ,’Senin cismin nerde ?’ demez. Bütün bu konuşmadan münakaşa çıkar, ve durum kör adamlar ve fil vakasında olanlara döner.

    Tenzih O Subhana ki O, ‘ne’ ve ‘nasıl’ dan münezzehtir! Nebilerin ciğerleri kan oldu. Akıl bu deyişle sakatlanır ; bilgelerin ilimleri dürülür. Hepsi kendi acizliklerini teyid ettiler; yazıklar olsun o aptallıkta ısrar edene! De ki, O mecazi bir anlatım; ona dayanma, ve ahmak kavramlardan uzaklaş. Kur’an da
    “…«İnandık, hepsi Rabbimizdendir.»…” [*]

    [*]
    Ali İmran [3/7]:

    هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُوا الألْبَابِ

    Hüvellezi enzele aleykel kitabe minhü ayatüm muhkematün hünne ümmül kitabi ve üharu müteşabihat, fe emmellezine fi kulubihim zeyğun fe yettebiune ma teşabehe minhübtiğael fitneti vebtiğae te'vilih, ve ma ya'lemü te'vilehu illellah, ver rasihune fil ilmi yekulune amenna bihi küllüm min indi rabbina, ve ma yezzekkeru illa ülül elbab

    Odur indiren sana bu muazzam kitabı: bunun bir kısım âyatı vardır muhkemat: onlar «ümmülkitab» ana kitab, diğer bir takımları da müteşabihattır, amma kalblerinde bir yamıklık bulunanlar sade onun müteşabih olanlarının ardına düşerler: fitne aramak, te'vilini aramak için, halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir, ilimde rüsuhu olanlar da derler ki: amenna hepsi rabbımızdan, maamafih özü temiz olanlardan başkası düşünemez.
    Share |

+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var
1 2 3 SonuncuSonuncu

Bu konuyu okuyan üyeler toplam : 5

Hareketler : (Hepsi)

  1. acakir77
  2. Gariban
  3. Lâle
  4. nur-ye

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Review www.muhammedikul.com on alexa.com
SEO Stats powered by MyPagerank.Net
TOPlist